PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Zaman Tarikat Zamanı Mıdır?




Raid_IRON
18-02-2008, 03:30
qYDH-7s5Jf0




FeYeZaN
18-02-2008, 04:28
EMİRDAĞ LÂHİKASI’NIN, BEDİÜZZAMAN Said Nursî’nin talebeleriyle 1950’li yıllarda yaptığı yazışmaları içeren ikinci cildinde, nedense pek dikkatleri çekmemiş bir mektup vardır. “Mahkeme-i kübraya şekva ve müdafaatın bir haşiyesi olan parçanın hülasasıdır” başlıklı bahisten sonra gelen bu mektupta, Bediüzzaman, daha önceki bir dizi mektubunda dile getirdiği bir söze şerh koyar. Bu söz, ‘Risale-i Nur ve tarikat’ deyince akıllara gelen ilk söz olarak, “Bu zaman tarikat zamanı değil, imanı kurtarmak zamanıdır” sözüdür.

Bu söze getirilen şerh, şu şekildedir: “... Şimdiye kadar ben yalnız iman hakikatını düşünüp ‘Tarikat zamanı değil, bid’alar mani oluyor’ dedim. Fakat şimdi, sünnet-i Peygamberî dairesinde bütün on iki büyük tarikatın hülâsası olan ve tariklerin en büyük dairesi bulunan Risale-i Nur dairesi içine, her tarikat ehli kendi tarikatı dairesi gibi görüp girmek lâzım ve elzem olduğunu bu zaman gösterdi. Hem ehl-i tarikatın en günahkârı dahi çabuk dinsizliğe giremiyor; kalbi mağlup olamıyor...”

İlgili mektupta, bu cümlelerin önünde ve sonunda yer alan ve buraya aktarmadığımız cümleler de dikkat gerektiren unsurlar barındırır; ama aldığımız bu kısım, Bediüzzaman’ın ehl-i tarikat ile Risale-i Nur müntesipleri arasında bir soğukluk sebebi olagelmiş o sözündeki kasdı, o sözü söylediği zaman ve zemin dahilinde, yeterince açıklar durumdadır.

Bu sözden anlaşıldığı üzere, bir vakit Bediüzzaman’ın ‘tarikat zamanı değil’ demesine sebebiyet veren iki unsurdan ilki ‘yalnız iman hakikatini düşünmesi,’ ikincisi ise ‘bid’alar’dır. Ki, Sünnet-i Seniyye Risalesi’nde, yani “Onbirinci Söz”de Bediüzzaman’ın ‘bid’a’ tabirine getirdiği açıklamayı hatırlarsak; “ahkâm-ı ubudiyette yeni icadlar, bid’attır.” İşte, Bediüzzaman’ın ‘Zaman tarikat zamanı değil’ sözünü söylediği zaman, ‘ahkâm-ı ubudiyet’in en birincisi olarak tevhid ve risalete, dolayısıyla bir bütün olarak iman esaslarına; ve hepsi de kökünü iman esaslarında bulan ve ondan beslenen İslâmî esas ve ölçülere topyekün bir hücumun sözkonusu olduğu bir zamandır. Bu zamanın en etkili kişisince söylenen “Biz ilhamımızı gökten ve gaipten almıyoruz” gibi, “Filhakika insan tabiatın mahlukudur. Natür insanları türetti, onları kendine taptırdı” gibi sözler; bu sözler ekseninde oluşturulmuş devlet ve özellikle de eğitim politikaları; ve bu çizgide, ‘ahkâm-ı ubudiyette yeni icadlar’ın bu çizgide dayatılmak istenmesi; bu dayatma dahilinde, bırakın başka şeyleri, Kur’ân harflerine dahi tahammül edilmemesi... o sözün söylendiği dönemin keyfiyetini açıklamak için yeterlidir.

Böylesi bir zamanda, imanlar elden giderken, seyr-i sülûk içinde şahsî terakkî ve kemalat için çalışmak, Bediüzzaman’a zaid görünmüştür. Böyle bir zamanda, yapılması gereken, şahsî terakkiyatından feragat edip, umumun imanının selâmetine çalışmaktır. Nitekim, ilgili sözüyle, Bediüzzaman, bütün himmetin buna sarfedilmesi gereğine dikkat çekmektedir.

İşte böyle bir zamanda böyle bir keyfiyetle söylenen “Zaman tarikat zamanı değildir” sözünün hikmetini ve zeminini anlama noktasında dikkat etmemiz gereken ikinci bir husus, sözkonusu zamanda bu icraatları yürüten yönetim mekanizmasının en etkili üç isminden birinin, şahsen bir tarikata mensubiyeti olan bir kişi olmasıdır. Bediüzzaman’ın her üç lâhikasından bu vesileyle taradığım mektuplardan anladığım kadarıyla, ‘mareşal’ ünvanı taşıyan bu kişinin şahsen ‘tasavvuf mesleği’ne intisabı olmakla birlikte böylesi bir icraatın—’seyircisi’ bile değil—’icracısı’ olması; dahası başka bazı tasavvufî kümelenmelerin de bu icraata müdahil ve seyirci bir konumda bulunması, Bediüzzaman’ın ilgili sözü söylemesinde son derece müessirdir. Bediüzzaman, tasavvufun ‘bâtınî’ yorumlara müsait tarafının ve ehl-i tasavvufun ‘muhabbet,’ ‘müsamaha’ ve ‘itaat’ gibi cemalî vasıflarla mücehhez oluşunun hakim güçlerce suiistimal edileceği; ‘bid’aların’ bu yoldan ehl-i İslâm içine gireceği endişesi taşımaktadır. Mektuplarında geçen, “yirmi beş seneden beri ehl-i ilmi, ehl-i tarikatı ezen; ya kendilerine dalkavukluğa mecbur eden eski partinin müfrit ve mason ve komünist kısmı...” gibi, “seyr-i sülûk-ü kalbî ile tarikat mesleğinde bu bid’alar zamanında çok müşkilât bulunduğundan...” gibi ifadeler bu açıdan dikkat çekicidir. Nitekim, en başta zikrettiğimiz mektubunda da Bediüzzaman, vaktiyle niye öyle dediğini “Tarikat zamanı değil, bid’alar mani oluyor” ifadesiyle dile getirmektedir.

Yazımızın en başında dile getirdiğimiz bu mektup, diğer taraftan, şartlarını bir parça dile getirdiğimiz sözkonusu zeminde söylenmiş bu sözü yumuşatır bir mahiyettedir. Zira, bir kere, bu sözün söylendiği 1950’li yıllar, ‘tesadüf, şirk ve tabiatın âlem-i İslâm’dan nefiy ve ihracına Risale-i Nur’ca verilen kararın infaz edildiği’ yıllardır. Yani, bundan böyle, getirilen küfrî yorumlar ve üflenen şüpheler mü’min akıllarda bir cevap, mü’min kalblerde bir mukavemet bulacak; iç dünyalara hakim olamayacaktır. İkincisi, ‘bid’alar’ galebe edememiş; Kur’ân’ın ve sünnetin esaslarına karşı ‘ahkâm-ı ubudiyette yeni icadlar’ kendilerine bir zemin, bir menfez bulamamıştır. Üçüncüsü, bu zaman zarfında, ehl-i tarikatın kâhir ekseriyeti, bid’alara mağlup olmamıştır. Yaşanan tecrübe, Bediüzzaman’a, “Ehl-i tarikatın en günahkârı dahi çabuk dinsizliğe giremiyor; kalbi mağlup olamıyor” dedirten bir tecrübedir.

Buna binaen, Bediüzzaman, ilgili sözüne şerh düşerek, bu sözü belli bir zamanda belli şartlar dahilinde söylediğini dile getirmektedir. Bu sözle, ehl-i tarikat ve tasavvufa karşı bir husumet, bir düşmanlık ve rekabet kasdı olmadığını açıkça gösteren kelimelerle... Onun bu mektubunda kullandığı ‘sünnet-i Peygamberî dairesinde bütün on iki büyük tarikatın hülâsası olan ve tariklerin en büyük dairesi bulunan Risale-i Nur dairesi’ ifadesi son derece manidardır. Bu ifade, bid’alara müsait ve müsaadekâr olmayan; bilakis ‘sünnet-i Peygamberi dairesinde’ yer alan anaakım tasavvuf çizgisine Bediüzzaman’ın kalbinin ve ruhunun sonuna kadar açık olduğunun nişanesidir. Onun bu ifadenin devamında, Risâle-i Nur’u sünnet-i seniyye dairesi içindeki ‘bütün on iki büyük tarikatın hülâsası’ olarak tarif etmesi ise, Risale mesleği ile tasavvuf mesleğinin özü itibarıyla ‘yoldaş’ ve ‘kardeş’ olduğunu ima ve ihsas etmektedir. Rakipler ve hasımlar değil; yoldaşlar ve kardeşler...

Sözün kısası, Risale-i Nur ve tasavvuf, Bediüzzaman’ın düştüğü şerhin açıkça gösterdiği üzere, iki hasım ve iki rakip değildir; aynı yolun, komşu iki şerididir.

bi yanlış anlaşılmaya meydan vermemek için.. bu alıntıyı vermek gerekiyor..
selam ve dua ile

Raid_IRON
18-02-2008, 10:56
sünnet-i Peygamberî dairesinde bütün on iki büyük tarikatın hülâsası olan ve tariklerin en büyük dairesi bulunan Risale-i Nur dairesi içine

Risale-i Nur dairesi 12 tarikten daha mı üstünmüş?

Bugüne kadar ki birçok Veliyullah ve Allah Dostu Risale-i Nur dairesine girmediklerinden dolayı nakıs mı oluyor yani? En büyük daireye girmediklerinden dolayı?

Tarikat = Ehl-i Sünnet yolu demek değil mi? Risale-i Nur'un farkı ne?

Üstad; üzerinde bulunan tarikatçı kimliğinden ve baskıdan kurtulmak için böyle bir söz söylemiş olamaz mı?

Ayrıyetten ufak bir soru daha; Risale-i Nur neden türkçeye çevrilmiyor? Nerdeyse bütün dillere çevrilen Risale-i Nur bi türkçeye çevrilince mi tahrif olacak?

Not : Allah rızası için copy - paste olmazsa iyi olur.. Ya da şerhin şerhi olursa iyi olur.. Yukarıda alıntıda birçok bilmediğimiz kelime var.. Benden başka herkes anladıysa sorun bendedir..

FeYeZaN
18-02-2008, 13:31
Risale-i Nur dairesi 12 tarikten daha mı üstünmüş?
Bugüne kadar ki birçok Veliyullah ve Allah Dostu Risale-i Nur dairesine girmediklerinden dolayı nakıs mı oluyor yani? En büyük daireye girmediklerinden dolayı?
Tarikat = Ehl-i Sünnet yolu demek değil mi? Risale-i Nur'un farkı ne?bunda şaşırmanı anlayamadım.. bu ve buna benzer ifadeleri İmam-ı Rabbani söylemiyor mu...?

nahşi tarikatının üstünlüklerini sayarken bizim üstünlüğümüz başı sona getirmemiz sünnetiseniyeyi tamamen sonuna kadar yaşamamız diyerek uzunca ifade etmiyor mu?

bediüzzaman hazretleri bu ifadeyi yapaarken risalei nur hizmetinin hakikat meçrebi olduğunu ifade etmiyor mu... hakikat meşrebinin tarikat meşrebinden üstünlüğünü yine taarikat şeyhi imam-ı Rabbani anlaymıyor mu?

şaşılacak bişey yok bu ve bunaa benzer ifadeler şimdiye kadar hep olmuş..

nakıs demek eksik demek noksaniyet vermek olur.. dikkat edersen kimseyi kimseyi nakıs yada eksik diye bir ifade kullanılmamış ve kullanmadım..

gerek bdiüzzaman gerekse diger alimler kendi meşreblerinin üstünlüğünü ifade etmiş.. ihlas risalesiden yine bunun ifade tarzı beyan edilmiş kimse sadece benim meşrebim hak diyemez.. ama benim meşrebim diğerlerinkinen daha iyidir.. diyebilr.. şeklinde..

Üstad; üzerinde bulunan tarikatçı kimliğinden ve baskıdan kurtulmak için böyle bir söz söylemiş olamaz mı? ne ben nede sen üstada takiye yapmış diyemeyiz.. Hz Aliye takiye yaptı diyenlri nasıl elştirdiğini biliyoruz.. davası yüzünden nasıl cezalar cektiğini ama yinede takiyeye başvurmadığınıda.. ama bu kısım yorum kısmına girdiği için yorumlamaya girmeyede gerek yok...

Ayrıyetten ufak bir soru daha; Risale-i Nur neden türkçeye çevrilmiyor? Nerdeyse bütün dillere çevrilen Risale-i Nur bi türkçeye çevrilince mi tahrif olacak?

Not : Allah rızası için copy - paste olmazsa iyi olur.. Ya da şerhin şerhi olursa iyi olur.. Yukarıda alıntıda birçok bilmediğimiz kelime var.. Benden başka herkes anladıysa sorun bendedir.. hiç çevirme eser orjinal eserin yerini tutar mı.. çünkü alim kişi o dil ile o ifaadeler ile konuyu izah eder.. sadeleştirmeler.. anlama bakımından faydalı olabilir ama derinleşme bakımından fayda vermez..

(copy-paste) yani kopyala yapıştır demek istiyorsun.. ben işi daha iyi izah edenler varken kendi bozuk cümlelerimle konuya girmeyeyim dedim.. hem bu kopyala yapıştır yapılan konu genel bir ifade.. ayrıntıdan mana çıkarmak değil.. bi mahsuruda yok..

Raid_IRON
18-02-2008, 14:02
nahşi tarikatının üstünlüklerini sayarken bizim üstünlüğümüz başı sona getirmemiz sünnetiseniyeyi tamamen sonuna kadar yaşamamız diyerek uzunca ifade etmiyor mu?

Üstad tüm sünnetleri yerine getirmiş midir? Kişide ayak yok ise yarışmada birinci gel denmez ama; gayr-i müekked olan sünneti işlememiş üstad.. Evlilik sünneti..

Sakal sünneti?

Hâcelerimizin yolu "kaddesALLAHü teâlâ esrârehüm" kavuşduran yolların en kısasıdır. Başka yolların sonunda ele geçenler, bu yolun başında olanlara tatdırılmakdadır. Bunların (Nisbet)i, ya'nî kavuşdukları huzûr, başkalarının nisbetinin üstündedir. Bütün bu üstünlükler, bu yolda sünnete yapışmak ve bid'atden sakınmak bulunduğu içindir

131. Mektub.

Kardeşim! Bu yüksek yol, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkdan gelmekdedir "radıyALLAHü anh". Kendisi, Peygamberlerden sonra "aleyhimüssalevâtü vetteslîmât" bütün insanların en üstünüdür. Bunun içindir ki, bu yolun büyükleri, kitâblarında, (Bizim bağlantımız, bütün bağlantılardan üstündür) buyurmuşlardır.

221. Mektub.

nakıs demek eksik demek noksaniyet vermek olur.. dikkat edersen kimseyi kimseyi nakıs yada eksik diye bir ifade kullanılmamış ve kullanmadım..

Aşşağıdaki alıntıda; Risale dairesinin tarikatlardan üstün olduğunun gösterilmesini anlamayan var mı?

sünnet-i Peygamberî dairesinde bütün on iki büyük tarikatın hülâsası olan ve tariklerin en büyük dairesi bulunan Risale-i Nur dairesi içine


hakikat meşrebinin tarikat meşrebinden üstünlüğünü yine taarikat şeyhi imam-ı Rabbani anlaymıyor mu?

Hangi mektub?

ama benim meşrebim diğerlerinkinen daha iyidir.. diyebilr.. şeklinde..

Evrenesoğlu da aynını diyo diyecem, aynı mı tutuyon dicen.. Aynı tutmuyorum!

Benim meşrebim diğerlerinden iyi diyene bakılmaz mı? Ehl-i Sünnete uygunluğuna yani?

anlama bakımından faydalı olabilir ama derinleşme bakımından fayda vermez..

Anlama kısmı tamam.. Japon biri bu işde hiç bir zaman derinleşemeyecek demek değil mi bu? Derinleşemeyecekse, yani özünü anlamayacaksa, o zaman daha bilgi verici veya özü daha iyi anlatıcı bişeylerin peşinden gidilse daha iyi olmaz mı?

Konu içerisindeyken sorayım; sizce Üstad bazı konularda hata etmiş midir? Veya hata etmiş olabilir mi?

FeYeZaN
18-02-2008, 14:42
Üstad tüm sünnetleri yerine getirmiş midir? Kişide ayak yok ise yarışmada birinci gel denmez ama; gayr-i müekked olan sünneti işlememiş üstad.. Evlilik sünneti..
Raid Allah aşkına bana bunu senşn sormaman yada senin bana bu yönlerle bişeyler ifade etmemen gerekiyor..

maksan sünneti seniyenin hepsini uygulamakmıdır.. yoksa elinden geldiğince sonuna kadar uygulamakmıdır..?

senin bana gösterdiğin örneklerin izahınıda Bediüzzaman şöyle ifade eder: evlenemedim ve sakal bırakamadım çünkü bu davada uğraşmak.. evliliğe engel olmaktadır.. sürekli sürgünlerle geçen sürekli hareketli bir yaşam.. evliliğime angel olmuştur bu sürgünler içersindede sakal bıraksa idim keserlerdi.. bende dayanamazdım.. şeklinde cevaplamıştır..

Evrenesoğlu da aynını diyo diyecem, aynı mı tutuyon dicen.. Aynı tutmuyorum!

Benim meşrebim diğerlerinden iyi diyene bakılmaz mı? Ehl-i Sünnete uygunluğuna yani?

kardeşim ben bunu aksini mi söyledim benim yazdığımada iyice baksana..
ben dedimki alimler kendi meşreblerini kendi yolarının üstünlüğünü sürekli ifade etmişler.. bediüzzamanda kendi meşrebini bu şekilde nitelendirmiştir.. risale-i nuru okudun ise göreceksin ki asıl temalardan biri sürekli sünneti seniyedir.. PeygamberS.A.V uymaktır.. bunun aksini kimse söyleyemez.. yada Bediüzzamanın sünnetin aksini ifade ettiğini..

Anlama kısmı tamam.. Japon biri bu işde hiç bir zaman derinleşemeyecek demek değil mi bu? Derinleşemeyecekse, yani özünü anlamayacaksa, o zaman daha bilgi verici veya özü daha iyi anlatıcı bişeylerin peşinden gidilse daha iyi olmaz mı?

meşhur abdül kadir geylaninin bir sözü var der ki; tefsirden ilim öğrenilmez...
benim burada anlatmak istediğim de şu ki.. eğer bir eser konusunda derinleşmek isteyeceksen o eseri yazıldığı dil ile mutaala yapmöan gerekecektir.. yoksa alimin hangi yerde hangi duygularla neler anlatmak isstediğini anlayamazsın..
japon yada çin.. her kimse eğer bir jkitap üzerine derinleşmek istiyor ise o kitabın ana diline sonuna kadar hakim olmalı. ki yazan kişinin duygularına kadar ina bilsin..
Konu içerisindeyken sorayım; sizce Üstad bazı konularda hata etmiş midir? Veya hata etmiş olabilir mi?
ne ben nede sen bu sorunun cevabını verecek keyfiyette değiliz.. bana sorarsan bu sorunun cevabını verek keyfiyette şuan kimse göremiyorum..
malum eger bir yeri iyice izlemek istersen yükseklerden bakman gerekir.. biz alçakta olduğumuz halde yüksektekileri nasıl tenkid edelim..

Raid_IRON
18-02-2008, 15:00
senin bana gösterdiğin örneklerin izahınıda Bediüzzaman şöyle ifade eder: evlenemedim ve sakal bırakamadım çünkü bu davada uğraşmak.. evliliğe engel olmaktadır.. sürekli sürgünlerle geçen sürekli hareketli bir yaşam.. evliliğime angel olmuştur bu sürgünler içersindede sakal bıraksa idim keserlerdi.. bende dayanamazdım.. şeklinde cevaplamıştır..

1400 senedir evlenip bir iki ay evli kalıp daha sonra boşanan evliyaullah yanlış yaptı demek ki.. Terkine müsade olmayan sünnetten bahsediyoruz! :rolleyes: Garib..

malum eger bir yeri iyice izlemek istersen yükseklerden bakman gerekir.. biz alçakta olduğumuz halde yüksektekileri nasıl tenkid edelim..

Tenkid değildi..
Bundan sonra diyecek bişeyim kalmıyor zaten.. Allah razı olsun..

Raid Allah aşkına bana bunu senşn sormaman yada senin bana bu yönlerle bişeyler ifade etmemen gerekiyor..

Peki.. Allah razı olsun..

En iyisi zamana bırakmak..

Selametle..

FeYeZaN
18-02-2008, 15:09
1400 senedir evlenip bir iki ay evli kalıp daha sonra boşanan evliyaullah yanlış yaptı demek ki.. Terkine müsade olmayan sünnetten bahsediyoruz! :rolleyes: Garib..

onun yaptıklarıyla çelişen evliyaların olması Onun yanlış yaptığını yada evlenen evliyaların yanlış yaptığını göstermez.. burada ictihat devreye girmez mi?

bediüzzaman kendine göre gerekçesini söylemiş mi.. bize söz düşmez..

ictihata ve alimlerin evliyaların hal ve hareketlerine saygımız sonsuzdur.. böyle olmalı.. ben bilmiyorum ama onun bi bildiği vardır demeli.. çünkü zaruret durumunu yaşayan ifade etmiş.. yaşamayan nerden bilecek?

herneyse..

Allah senden de Razı Olsun kardeşim..

selametle..