Safak
30-03-2008, 00:18
Çok üzülürsün. Hem de çok...
Sanki için dışın, irin kaplıdır. Sanki soluk aldırmaz bir acıyla yaşamaya çalışırsın.
Birkaç safhası vardır bu işin. Hangi işin diyorsunuz... Mesela ayrılığın, mesela terk edişin, mesela terk edilişin, bir şehirden ayrılmanın, birini kaybetmenin, bir savaşı yitirmenin... Önce garip bir hiçlikle boş adımlar atarsın sağa sola.
'Süperim, şahaneyim, yok canım ne olacak, olması gereken buydu zaten, iyiyim ben iyiyim' yalanları....
Sonra bir parça gözyaşı ve üzüntü.
Sonra giderek büyüyen bir öfke.
Her yanı kaplayan bir haksızlık duygusu.
Ardından herkese bu haksızlığı anlatma isteği.
Yutkunma güçlüğü.
Kabullenme.
Sabretme.
Bekleme.
Bütün irini dışarı atacak, hastalıklı hali sağaltacak tek çarenin dibine kadar üzülmek olduğunu anlamak. Ve üzülmek...
Yalın, süssüz, desensiz, sadece üzülmek. Sonra da o dipsiz kuyudan çıkmaya çalışmak.
Yukarıda gördüğün o yuvarlak aydınlığa ulaşabileceğinden emin olamazsın bazen. Gerçekten kuyunun taa içinde tırnaklarından ve duvardaki çıkıntılardan başka yardımcın yoktur. Bazen tutunduğun ufacık taş parçaları yerinden kopar, tırmandığın birkaç metreyi de kaybedersin. Bazen tutunduğun o sert kayalar tırnaklarını söker adeta. Kan revan içinde yaralı ellerinle devam etmeye çalışırsın... Tam vazgeçtiğin anda yukarıdan biri ip atar hiç umulmadık biri, bir yabancı...
Güvenip güvenemeyeceğini bilemeden tutunursun o ipe..
Seni yukarıya çekmek için mi atılmıştır peki?
Yukarıya çekiyor da olabilir evet... Ama sen yarı yoldayken bırakabilir de ipi... Bilinmez...
İclal AYDIN
Sanki için dışın, irin kaplıdır. Sanki soluk aldırmaz bir acıyla yaşamaya çalışırsın.
Birkaç safhası vardır bu işin. Hangi işin diyorsunuz... Mesela ayrılığın, mesela terk edişin, mesela terk edilişin, bir şehirden ayrılmanın, birini kaybetmenin, bir savaşı yitirmenin... Önce garip bir hiçlikle boş adımlar atarsın sağa sola.
'Süperim, şahaneyim, yok canım ne olacak, olması gereken buydu zaten, iyiyim ben iyiyim' yalanları....
Sonra bir parça gözyaşı ve üzüntü.
Sonra giderek büyüyen bir öfke.
Her yanı kaplayan bir haksızlık duygusu.
Ardından herkese bu haksızlığı anlatma isteği.
Yutkunma güçlüğü.
Kabullenme.
Sabretme.
Bekleme.
Bütün irini dışarı atacak, hastalıklı hali sağaltacak tek çarenin dibine kadar üzülmek olduğunu anlamak. Ve üzülmek...
Yalın, süssüz, desensiz, sadece üzülmek. Sonra da o dipsiz kuyudan çıkmaya çalışmak.
Yukarıda gördüğün o yuvarlak aydınlığa ulaşabileceğinden emin olamazsın bazen. Gerçekten kuyunun taa içinde tırnaklarından ve duvardaki çıkıntılardan başka yardımcın yoktur. Bazen tutunduğun ufacık taş parçaları yerinden kopar, tırmandığın birkaç metreyi de kaybedersin. Bazen tutunduğun o sert kayalar tırnaklarını söker adeta. Kan revan içinde yaralı ellerinle devam etmeye çalışırsın... Tam vazgeçtiğin anda yukarıdan biri ip atar hiç umulmadık biri, bir yabancı...
Güvenip güvenemeyeceğini bilemeden tutunursun o ipe..
Seni yukarıya çekmek için mi atılmıştır peki?
Yukarıya çekiyor da olabilir evet... Ama sen yarı yoldayken bırakabilir de ipi... Bilinmez...
İclal AYDIN