by_isyankar
19-04-2008, 00:44
Bir gün ansızın kendimi boşlukta hissettim. Beni ben yapan değerler elimden bir bir kayıp giderken hangi rüyalardaydım bilinmez. Bildiğim tek şey, uyandığımda vapurlar kaçmış, ufuklar çoktan kararmıştı.
Ömrüm boyunca ardıma bakmadan koştum hep. Beni yakalayan birilerinin olmaması ilkin cazip geldi; öyle ya, keşfedilmemiş yolların kaşifiydim ben, gidilmedik yerlere gider, her şeye akıl erdirir ve her şeyi bilirdim. Dostlarım da böyle bilirdi beni. Onlar bana ulaşamadıkça ben ulaşılmazlığın sınırlarını zorladığımı sandım ve didinmelerim hep daha ilerisi için oldu.
Bir gün bir yerlerde kendimi aradım, hayatımın öylesine bir anında, duruşumu, yerimi merak ettim, fakat o ulaşılmazlık perdesinin altındaki düştüğüm noktayı görebilmek için öyle çok eğilmem gerekiyordu ki… Aşağılara bakmaktan başım döndü. Sesim aşağıların en aşağısının dehlizlerinden kendime bile yabancı geliyordu. Şimdi bu ne dediği anlaşılmaz boğuk çığlıklar benim miydi? Ben çıktım zannederken basamakları, indiğimi fark etmemiştim. Düşen ardına bakar mı hiç? Ardıma bakmadan koştuğum yollar beni aşağılara, benlik-bencillik kuyularına itelemişti…
İşte o an kendimi boşlukta hissettim. Beni ben yapan gerçek değerler yerli yerinde duruyordu. Ben onları bir tek gün bile askılarından indirip ruhuma giydirmedim. Başkalarının eskileriyle yaşamak ne kadar acı oysa. Giyindiğim ödünç urbalar sırtımda bir bir paralandı. Çıplak diz kapaklarımla nice oyun bahçelerinden, nice meydanlardan kovuldum. Bayram yerleri güzel elbise giyinenlerin karıdır. Bu kirlenmişlikle ancak gölge olabilirdim güzelliklere. Kara ruhumla aydınlık ufuklara ayna olamazdım ya…
Bir şeyler değişmeli dediğim de oldu ara sıra. Hiç sara nöbetindeyken söz verilir mi? Uykulardan ara sıra silkelenişlerdi bunlar sadece. Uyanınca her şey değişti. Ayıldığımda o tövbeleri eden ben değildim sanki. Kendimle barışı olmam neye yarardı ki? O’nunla küs olduktan sonra… Ölüyü silkelemek ne demekse oydu benim kendi kendime verdiğim sözler… Söz ağızdan çıkar çıkmaz boşluğa savrulup gidiyordu. Ve ben, tutmadığım sözlerim için oturup hesap yapmak bir gün bile aklıma gelmedi.
Ta ki kendimi boşlukta hissediverene kadar… Hiçbir şey ansızın oluvermedi elbette. Volkanik dağların ansızın patlayıveren o lavları kimbilir kaç yüzyılın birikimidir? Ben de ruhumda esen deli rüzgarların uğultularını epeydir duyuyor, ama başka gürültülerle bastırıyordum. O kadar haykırış vardı ki etrafımda, hangisi ruhumun feryatları hangisi kuru gürültü, fark etmem için içimin ıssız kıyılarına çekildiğim oldu birkaç kez. Ama gönül kıyılarımı, ölü hayallerimle, yıkılmış umutlarım ve kaybedilmiş sevdalarımla öylesine kirletilmiş buldum ki… ‘Bir insan bunu kendine nasıl yapar?’ dedim başımı soğuk sulara savurarak… Irmaklar beni alsın gitsin istedim birçok kez… Rüzgarlarda günahkar gövdem dalgalansın… Yok olayım, kaybolayım boşlukta, hiç doğmamış olayım… Kahır ve isyan haykırışlarım günlerimi geceye çevirdi. Yaşamamı bana rağmen isteyen, beni ayakta tutmak için kendi yerlerde kıvranan ve bana hayat solukları üfürebilmek için soluğu tıkanan dek koşanlar, beni bitmişliğin kıyılarında bulup ellerimden tutana dek…
Bir vakitler peşinden koştuğum yalancı güneşler şimdi gerilerde kaldı. Boyası ne kadar da adi, ışıltısı yalanmış. Hiçbir şey için geç kalmamış, fırsatı elden kaçmadan yakalamış şanslılardan olduğumu zannetmek için henüz erken mi bilemiyorum. Henüz insan olduğumu hissetme ve yaşayışımla insanlığımı ispat etme çabasındayım. Güvendiği O, sığındığı O, dayandığı O olan; varılamaz denene talip, gidilemez denene kaç kez varıp dönmüş ötelere sevdalı yürekler hep yanımda oldukça, umarım nefesim tükenmez.
Kalbime eğildikçe, O’nu hayatıma taşıdıkça, bakışıma O rengini verdikçe ışıklı bir yol uzanacak önümde. Eşyanın, varlığın, bütün bir hayatın üzerindeki sis perdesi aralanacak. Aydınlanacak her şey. Kötü gördüklerimin, aslında güzel olduğunu görebileceğim; ya bizzat, ya netice itibarıyla…
Biliyorum O esastır. O olunca her şey ‘var’ olacak bende. Kendimi O’nsuz bıraktığımda ise, sadece ‘yok’ kalacaktır elimde.
Ömrüm boyunca ardıma bakmadan koştum hep. Beni yakalayan birilerinin olmaması ilkin cazip geldi; öyle ya, keşfedilmemiş yolların kaşifiydim ben, gidilmedik yerlere gider, her şeye akıl erdirir ve her şeyi bilirdim. Dostlarım da böyle bilirdi beni. Onlar bana ulaşamadıkça ben ulaşılmazlığın sınırlarını zorladığımı sandım ve didinmelerim hep daha ilerisi için oldu.
Bir gün bir yerlerde kendimi aradım, hayatımın öylesine bir anında, duruşumu, yerimi merak ettim, fakat o ulaşılmazlık perdesinin altındaki düştüğüm noktayı görebilmek için öyle çok eğilmem gerekiyordu ki… Aşağılara bakmaktan başım döndü. Sesim aşağıların en aşağısının dehlizlerinden kendime bile yabancı geliyordu. Şimdi bu ne dediği anlaşılmaz boğuk çığlıklar benim miydi? Ben çıktım zannederken basamakları, indiğimi fark etmemiştim. Düşen ardına bakar mı hiç? Ardıma bakmadan koştuğum yollar beni aşağılara, benlik-bencillik kuyularına itelemişti…
İşte o an kendimi boşlukta hissettim. Beni ben yapan gerçek değerler yerli yerinde duruyordu. Ben onları bir tek gün bile askılarından indirip ruhuma giydirmedim. Başkalarının eskileriyle yaşamak ne kadar acı oysa. Giyindiğim ödünç urbalar sırtımda bir bir paralandı. Çıplak diz kapaklarımla nice oyun bahçelerinden, nice meydanlardan kovuldum. Bayram yerleri güzel elbise giyinenlerin karıdır. Bu kirlenmişlikle ancak gölge olabilirdim güzelliklere. Kara ruhumla aydınlık ufuklara ayna olamazdım ya…
Bir şeyler değişmeli dediğim de oldu ara sıra. Hiç sara nöbetindeyken söz verilir mi? Uykulardan ara sıra silkelenişlerdi bunlar sadece. Uyanınca her şey değişti. Ayıldığımda o tövbeleri eden ben değildim sanki. Kendimle barışı olmam neye yarardı ki? O’nunla küs olduktan sonra… Ölüyü silkelemek ne demekse oydu benim kendi kendime verdiğim sözler… Söz ağızdan çıkar çıkmaz boşluğa savrulup gidiyordu. Ve ben, tutmadığım sözlerim için oturup hesap yapmak bir gün bile aklıma gelmedi.
Ta ki kendimi boşlukta hissediverene kadar… Hiçbir şey ansızın oluvermedi elbette. Volkanik dağların ansızın patlayıveren o lavları kimbilir kaç yüzyılın birikimidir? Ben de ruhumda esen deli rüzgarların uğultularını epeydir duyuyor, ama başka gürültülerle bastırıyordum. O kadar haykırış vardı ki etrafımda, hangisi ruhumun feryatları hangisi kuru gürültü, fark etmem için içimin ıssız kıyılarına çekildiğim oldu birkaç kez. Ama gönül kıyılarımı, ölü hayallerimle, yıkılmış umutlarım ve kaybedilmiş sevdalarımla öylesine kirletilmiş buldum ki… ‘Bir insan bunu kendine nasıl yapar?’ dedim başımı soğuk sulara savurarak… Irmaklar beni alsın gitsin istedim birçok kez… Rüzgarlarda günahkar gövdem dalgalansın… Yok olayım, kaybolayım boşlukta, hiç doğmamış olayım… Kahır ve isyan haykırışlarım günlerimi geceye çevirdi. Yaşamamı bana rağmen isteyen, beni ayakta tutmak için kendi yerlerde kıvranan ve bana hayat solukları üfürebilmek için soluğu tıkanan dek koşanlar, beni bitmişliğin kıyılarında bulup ellerimden tutana dek…
Bir vakitler peşinden koştuğum yalancı güneşler şimdi gerilerde kaldı. Boyası ne kadar da adi, ışıltısı yalanmış. Hiçbir şey için geç kalmamış, fırsatı elden kaçmadan yakalamış şanslılardan olduğumu zannetmek için henüz erken mi bilemiyorum. Henüz insan olduğumu hissetme ve yaşayışımla insanlığımı ispat etme çabasındayım. Güvendiği O, sığındığı O, dayandığı O olan; varılamaz denene talip, gidilemez denene kaç kez varıp dönmüş ötelere sevdalı yürekler hep yanımda oldukça, umarım nefesim tükenmez.
Kalbime eğildikçe, O’nu hayatıma taşıdıkça, bakışıma O rengini verdikçe ışıklı bir yol uzanacak önümde. Eşyanın, varlığın, bütün bir hayatın üzerindeki sis perdesi aralanacak. Aydınlanacak her şey. Kötü gördüklerimin, aslında güzel olduğunu görebileceğim; ya bizzat, ya netice itibarıyla…
Biliyorum O esastır. O olunca her şey ‘var’ olacak bende. Kendimi O’nsuz bıraktığımda ise, sadece ‘yok’ kalacaktır elimde.