PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Dargınlıktan hayır gelir mi?




@izci@
18-01-2007, 22:31
SUAL:
“Bir esnaf komşum var; benimle uğraşıyor. Fırsat buldukça benim aleyhimde çalışıyor, bana zarar vermek için elinden geleni ardına bırakmıyor. Allah’ın mahşer gününde buğz edeceği birçok sıfat kendisinde var. Yalan söyler, şeytanın emrine uyar, söz taşır, dostların arasını ayırır, kibirli, kinci. Böyle birisinin yüzünü görmemek, dargın durmak ve konuşmamak caiz olmaz mı? Zararından kendimizi korumak ve davranışlarının yanlış olduğunu tepkimizle ortaya koymak için konuşmamak uygun olmaz mı?”

CEVAP:
Hatalı, kusurlu, kabahatli ve günahkâr mü’minlere dargınlıkla ve konuşmamakla ceza vermemizi uygun bulan ne bir âyet, ne bir hadis mevcut değildir. Tam tersine suçu ve kabahati ne olursa olsun, dargın olmamak, küs durmamak ve dargınları barıştırmak, Kur’ân’ın “Mü’minler ancak kardeştirler. Öyle ise dargın kardeşlerinizin arasını düzeltin”1 emri gereğince bir sosyal ibadettir. Bilindiği gibi ibadetlerin belirli vakitleri vardır. “Mü’minlerle uhuvveti bozmamak ve barışı korumak” ibadetinin zamanı da bilhassa dargınlık ve kırgınlık zamanlarıdır. Bu sosyal ibadeti ihmal etmeyelim. Vaktinde, vakti girmiş bir namaz gibi, bir Allah emri olarak bu ibadeti de ifa edelim.

Mahşer gününde Cenâb-ı Hakkın buğz edeceği bir takım yanlış hareketlerini gördüğümüz ve hatta bize de zararı dokunan kimseler eğer mü’min iseler, yapmamız gereken şey, ıslâh olmaları ve yanlıştan kurtulmaları için duâ etmek, yanlışta devam edenlere acımak, onlarla selâmı sabahı kesmemek ve iyi iletişimimizi sürdürmektir. Onlarla konuşmayıp kin ve husûmet beslemekle, zaten var olan aramızdaki soğukluğu fırtınaya çevirmiş oluruz. Bu durum ise; 1- Bizim yararımıza olmaz, 2- Bizi onun zararından korumaz, 3- Allah katında makbul bir davranış olmaz, 4- Topluma esenlik getirmez, 5- Hasmımızı yanlış davranışından alıkoymaz. 6- Sadece şeytanı sevindirir.

Biz Müslümanlara karşı yargıçmışız gibi davranamayız. Zararlı kimselerin zararlarından kendimizi elbette koruyalım. Ama barışı bozarak değil. Ondan güler yüzümüzü sakınarak değil. Ona selâm vermeyi keserek değil. Onunla konuşmayıp dargın durarak değil. Sadece dikkatli ve tedbirli olarak. Yani “hüsn-ü zan; ama âdem-i itimadla” davranarak. Yani insanlara “iyi zan” besleyeceğiz; ama “güvenmeme” hakkımızı da kullanacağız. Her zaman gerekli zahirî tedbirleri alacağız.

Çoğu zaman dargın durmanın çok problemi çözeceği sanılır. Oysa dargınlık hiçbir problemi çözmez; aksine kör düğüm yapar. Çünkü dargın ortam, hasım tarafın düşmanlığı için daha uygun bir zemindir. Öyle ki, hazır siz kendisiyle konuşmazken; o belki verdiği zararı artırmak da isteyebilir. Siz ise onunla konuşmadığınızdan tedbir almanız mümkün olmaz.

Öte yandan, Kur’ân; suç, kabahat ve kusurlar ile barış ve affı kesin çizgilerle ayırmakta ve çok net biçimde barışın ve affın sağlanmasından yana tavır koymaktadır. İnsanları affedenleri, “lütuf sahibi ve âlicenap” olarak takdim eden Kur’ân, kabahatlileri affedenlerin doğru bir davranış içinde olduğunu bildirmek için de, “Affetsinler, aldırmasınlar, Allah’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Allah, Ğafur’dur, Rahîm’dir”2 buyurmaktadır.

Dipnotlar:

1- Hucurât Sûresi, 49/10

2- Nur Sûresi, 24/22




musacanbaz
21-01-2007, 03:27
Suali soran arkadaş size birkaç şey söylemek isterim.
"Bir esnaf komşum var; benimle uğraşıyor. Fırsat buldukça benim aleyhimde çalışıyor, bana zarar vermek için elinden geleni ardına bırakmıyor. Allah’ın mahşer gününde buğz edeceği birçok sıfat kendisinde var. Yalan söyler, şeytanın emrine uyar, söz taşır, dostların arasını ayırır, kibirli, kinci." demişsiniz.


Evet, tevhid-i imanî, elbette tevhid-i kulûbu ister. Ve vahdet-i itikad dahi, vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder. Evet, inkâr edemezsin ki, sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostâne bir rabıta anlarsın; ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan, arkadaşâne bir alâka telâkki edersin. Ve bir memlekette beraber bulunmakla, uhuvvetkârâne bir münasebet hissedersin. Halbuki, imanın verdiği nur ve şuurla ve sana gösterdiği ve bildirdiği esmâ-i İlâhiye adedince vahdet alâkaları ve ittifak rabıtaları ve uhuvvet münasebetleri var.

Meselâ, her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir-bir, bir, bine kadar bir, bir.

Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir-bir, bir, yüze kadar bir, bir.

Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir-ona kadar bir, bir.

Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak mânevî zincirler bulundukları halde, şikak ve nifâka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü'mine karşı hakikî adâvet etmek ve kin bağlamak, ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebât-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i'tisaf olduğunu, kalbin ölmemişse, aklın sönmemişse anlarsın.

Risale-i Nur 22.Mektuptan alıntıdır.