PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Büyük Osmanlı 700 Fan Club'ı




Krã£
11-02-2007, 04:48
http://www.enfal.de/os-arma.gif
http://osmanliyiz.biz/1.jpg


KURULUŞ Osman Gazi, siyasi ve askeri faaliyetlerine Bizans toprakları üzerinde başladı. 1281 yılında Kayı Boyu'nun Beyi olduğunda, ilk iş olarak birçok Türkmen boyunu etrafında topladı. Osmanlı tarihinin ilk savaşı, Bursa'nın İnegöl kazasına 10 km uzaklıkta bulunan Hamzabey köyünde gerçekleşen Ermeni-Beli savaşıdır (1284). Bu savaşta Osman Gazi'nin yeğeni Baykoca şehit düştü. Osmanlı tarihindeki ilk kale fethi olan Kulaca Hisar'ın fethi ise 1285 yılında gerçekleşti.

Bu sıralarda Selçuklu Sultanı Üçüncü Alaüddin Keykubad, Eskişehir ve İnönü taraflarını Osman Gazi'ye verdi. Osman Gazi 1291 yılında İnegöl Tekfuru ile savaşıp Karacahisar'ı aldı. Sakarya taraflarına akınlar düzenledi. Amcası Dündar Bey Bizans Tekfurları ile ilişki kurduğu için 1298 yılında öldürüldü. Osman Gazi'nin yoğun siyasi ve sosyal faaliyetlerinin devam ettiği bu yıllarda, İlhanlılar Anadolu Selçuklu Sultanı Üçüncü Alaüddin Keykubat'ı sürgüne göndermişler ve Selçuklu Devleti tahtsız kalmıştı. Osmanlı başkentinin Bilecik'e taşındığı, Selçuklu tahtının boş kaldığı 1299 yılında Osmanlı Devleti'nin kurulduğu kabul edilmektedir. (Bazı kaynaklarda Osmanlı Devleti'nin kuruluş tarihi 27 Temmuz 1301 olarak geçmektedir. Bu tarihte Osmanlı kuvvetleri Bizans ordusunu Bafeus Savaşı'nda yenilgiye uğratmış ve bağımsızlığını kazanmıştır). 1300'de fethedilen Yenişehir kalesi, bir yıl sonra Osmanlı Devleti'nin başkenti yapılacaktır.

Osman Gazi, eski Türk geleneklerine bağlı kalarak, elde edilmiş olan yerleri kardeşine, oğluna ve silah arkadaşlarına dirlik olarak bölüştürdü. Kardeşi Gündüz Bey'e Eskişehir'i, oğlu Orhan Gazi'ye Karacahisar'ı, Hasan Alp'e Yarhisar'ı, Turgut Alp'e İnegöl bölgesini verdi. Buralar Osmanlı'nın uç bölgeleriydi. Böylece sınırların genişletilmesi düşünüldü. Osman Gazi'in silah arkadaşlarından Abdurrahman Gazi, Akçakoca, Samsa Çavuş, Konuralp, Aykutalp gibi komutanların yeni yerlerin fethedilmesinde çok büyük hizmetleri oldu.
1302'de Bizans İmparatorluğu Ordusu'na karşı Koyunhisar'da yapılan savaştan Osmanlılar galip çıktı. 1303'de İznik kuşatıldı, Marmaracık kalesi fethedildi. Osmanlıların irili ufaklı fetihleri devam ediyordu. 1306'da yapılan Dinboz Savaşı sonunda Kestel, Kete ve Ulubad kaleleri fethedildi ve Osmanlı Tarihi'nin ilk askeri antlaşması imzalandı. 1308 yılında ise Karahisar fethedilip, bölgenin önemli ticari ve sosyal merkezlerinden olan İznik sıkıştırılmaya başlandı. Osman Gazi'nin siyasi dehasını gösteren önemli bir olay da, Bizans'ın ticari yollarına hakim olarak, Bizans'ı zor durumda bırakmasıydı. Zaman zaman Bizans halkından ve tekfurlarından müslüman olanlar vardı. Harmankaya tekfuru Köse Mihal de bunlardan biriydi. Müslüman olup, kalesiyle Osmanlılara katıldı. Lefke, Mekece ve Akhisar dolayları onun gayretleriyle ele geçirildi. Osman Gazi padişahlığı döneminde Bursa'yı da kuşattı (1315), Karatekin, Ebesuyu, Tuzpazarı, Kapucuk ve Keresteci kalelerini fethettip, Akçakoca ve Kocaeli diyarını Osmanlı topraklarına kattı (1317).
Osman Gazi yaşlanıp hastalandığı için 1320 yılından sonraki faaliyetlere katılmadı. Yerine vekil olarak bıraktığı oğlu Orhan Gazi; 1321'de Mudanya ve Gemlik, 1323'de Akyazı ve Ayanköy, 1324'de Karamürsel ve Karacabey, 1325'de de Orhaneli'yi Osmanlı topraklarına dahil etti. Osman Gazi babası Ertuğrul Gazi'den 4800 km.kare olarak devraldığı toprakları oğluna 16000 km.kare olarak devretti.
Osman Gazi fetihlerle meşgul olmaya devam ettiği sıralarda, fethedilen yerlerin idareleri ve İslamlaştırılmaları için gerekli teşkilatları da kuruyordu. Osman Gazi ihtiyaçlara göre kanun mahiyetinde birtakım emirler veriyor, bu konuda Selçuklu kanunlarından da yararlanıyordu. İlk vergi Osman Gazi zamanında alındı. Pazara getirilen, toptan kabul edilen "yük" cinsinden mallar "Bac" denilen vergiye tabi tutulmuştu. Köylünün satmaya getirdiği bir iki tavuk, uç beş kilo yağ gibi mallardan Bac alınmazdı. Selçuklular zamanında geçerli olan tımar usulü Osman Gazi zamanından itibaren sürdürüldü. Kendisine Tımar verilen sipahi, bulunduğu köyün vergisini toplar, buna mukabil de savaş zamanı atı, zırhı ve yardımcısı ile birlikte sefere giderdi.


http://static.flickr.com/30/119315624_6ddfe58c12_o.jpg
Osmanlı döneminden bazı önemli isimler:

Fatih Sultan Mehmet (1432 - 1481) (http://www.2de1.net/kim.kimdir/834-fatih.sultan.mehmet.%281432.-.1481%29.html)
Birinci Selim Han (Yavuz) (http://www.2de1.net/kim.kimdir/15736-birinci.selim.han.%28yavuz%29.html)
Yıldırım BEYAZID (http://www.2de1.net/kim.kimdir/1664-yildirim.beyazid.html)
İkinci Bayezid Han (http://www.2de1.net/kim.kimdir/15735-ikinci.bayezid.han.html)
Birinci Murad Han (http://www.2de1.net/kim.kimdir/15701-birinci.murad.han.html)
Birinci Mustafa Han (http://www.2de1.net/kim.kimdir/15742-birinci.mustafa.han.html)
Birinci Ahmed Han (http://www.2de1.net/kim.kimdir/15741-birinci.ahmed.han.html)
Üçüncü Mehmed Han (http://www.2de1.net/kim.kimdir/15740-ucuncu.mehmed.han.html)
Üçüncü Murad Han (http://www.2de1.net/kim.kimdir/15739-ucuncu.murad.han.html)
İkinci Selim Han (http://www.2de1.net/kim.kimdir/15738-ikinci.selim.han.html)
Birinci Süleyman Han (Kanuni) (http://www.2de1.net/kim.kimdir/15737-birinci.suleyman.han.%28kanuni%29.html)
İkinci Murad Han (http://www.2de1.net/kim.kimdir/15703-ikinci.murad.han.html)
Çelebi Mehmed Han (Birinci Mehmed Han) (http://www.2de1.net/kim.kimdir/15702-celebi.mehmed.han.%28birinci.mehmed.han%29.html)
Orhan Gazi (http://www.2de1.net/kim.kimdir/4255-orhan.gazi.html)
Osman Gazi (http://www.2de1.net/kim.kimdir/4254-osman.gazi.html)
Mirim Çelebi ( .... - 1525) (http://www.2de1.net/kim.kimdir/14457-mirim.celebi.%28.-.1525%29.html)




Krã£
11-02-2007, 04:53
Club a üye olmak için alttaki kodu imzanıza yerleştirip konuya mesaj yazmanız yeterlidir.

Ayrıca konu hakkında paylaşım da yapabilirsiniz..

İmzanıza eklemek için kod:


Osmanlı Fan Club, 700 Yıllık Saltanat.. (http://www.2de1.net/fan.club.senligi/43423-buyuk.osmanli.700.fan.clubi.html)-Üyeler:bilgin:
KraL (http://www.2de1.net/../member.php?u=2)
KaLpsiz (http://www.2de1.net/../member.php?u=3)
Mr.CoWbOy (http://www.2de1.net/../member.php?u=18)
Sümbüle (http://www.2de1.net/../member.php?u=1318)
CeSaR (http://www.2de1.net/member.php?u=634)
RoSe_Lu (http://www.2de1.net/member.php?u=147)
Gecem (http://www.2de1.net/member.php?u=28)
ErGeNeKoN_ (http://www.2de1.net/member.php?u=83)
fuzuli (http://www.2de1.net/member.php?u=1404)
_piki_ (http://www.2de1.net/member.php?u=6297)
aSi MeLeq (http://www.2de1.net/member.php?u=7)
HeArtLesS-GirL (http://www.2de1.net/member.php?u=55)
^^DELİKIZ^^ (http://www.2de1.net/member.php?u=4748)
Law (http://www.2de1.net/member.php?u=8)
sweet_ (http://www.2de1.net/member.php?u=895)
^^CeM^^ (http://www.2de1.net/member.php?u=69)
_dAiSy_ (http://www.2de1.net/member.php?u=1389)
RéŃkŁy (http://www.2de1.net/member.php?u=36)
CadIcIk (http://www.2de1.net/member.php?u=625)
GuRuGaFa (http://www.2de1.net/member.php?u=50)
zuzu (http://www.2de1.net/../member.php?u=156)
merveli (http://www.2de1.net/../member.php?u=107)
küstah (http://www.2de1.net/../member.php?u=300)
CoCoStar (http://www.2de1.net/member.php?u=1196)
DiLrUbA (http://www.2de1.net/../member.php?u=16)
azerhan (http://www.2de1.net/../member.php?u=189)
68.PeNCüDü.68 (http://www.2de1.net/../member.php?u=6915)
firtina_cocuk (http://www.2de1.net/../member.php?u=5758)
Argion (http://www.2de1.net/../member.php?u=799)
GamzeLim (http://www.2de1.net/../member.php?u=1684)
by_^^HİS^^ (http://www.2de1.net/../member.php?u=786)
M¢_KhaN (http://www.2de1.net/../member.php?u=562)
Burcu55 (http://www.2de1.net/member.php?u=1139)
noyfa (http://www.2de1.net/member.php?u=7436)
IsyankaR (http://www.2de1.net/../member.php?find=lastposter&t=50680)
MaSa£_p€r!s! (http://www.2de1.net/../member.php?u=8184)
goldengirl (http://www.2de1.net/../member.php?u=52)
blue_storm (http://www.2de1.net/../member.php?u=37128)
mavixanka (http://www.2de1.net/../member.php?u=11030)
azizuzu (http://www.2de1.net/../member.php?u=3855)
aemermer (http://www.2de1.net/../member.php?u=4663)
LivingLegend (http://www.2de1.net/../member.php?u=49392)
karakorsan (http://www.2de1.net/../member.php?u=12943)
KaaN (http://www.2de1.net/../member.php?u=14437)
LaubaeLe (http://www.2de1.net/../member.php?u=64455)

CeSaR
11-02-2007, 13:26
Osmanlı olurda yüze çevirmek olur mu..en azından vatana nankörlük olur..tarihe nankörlük olur ..bende varım...Helal olsun KraL...

RoSe_Lu
11-02-2007, 18:58
Bende burdayım :)
Tşkler KraL

Gecem
11-02-2007, 19:14
Osmanlı Döneminde Bir İmparatorluk Dili Olarak Türkçe

Gy. HAZAİ


Anadolu'da 13. yüzyılda ilk yazılı ürünlerini vermeye başlayan Türk dilinin sonraki yüzyıllar boyunca görülen gelişmesinin çeşitli cepheleri hakkında şimdilik elimizde ne kadar bilimsel incelemenin var olduğunu huzurunuzda hatırlatmak gereksizdir sanırım. Bu değerli eserlerin, kitapların ve makalelerin sayesinde Batı-Oğuz kökenli bu dilin gelişmesi, yani geniş bir sahaya yayılması, bir yazı dili ve edebi dil olarak gösterdiği dönüşümünün çeşitli safhaları, yapısında görülen değişiklikler, tarih boyunca ortaya çıktığı ağızlarının özellikleri hakkında bir çok şeyler biliyoruz. Aynı zamanda bu dilde yüzyıllar boyunca ortaya çıkan yazılı ürün ve edebi eserlerin malzemesinin aklı şaşırtacak ölçüdeki zenginliğini göze alırsak, sonraki kuşakların şimdiki bilgimizi kolaylıkla genişletebileceği hakkında şüphemiz olamaz.

Bu durum bu Kongreye katılan değerli araştırıcılara bir yenilik sunmak amacı ile bildiri okumak isteyen bir dilcinin durumunu bir hayli güçleştirir Konu seçmek sorunu beni, samimiyetle söyleyeyim, çok düşündürdü.

En nihayet Türkçe'nin bir imparatorluk dili olarak oynadığı rolünü ve bu fonksiyondan çıkan etkisini incelemeğe karar verdim. Bu konu tarih boyunca Akdeniz bölgesinde ortaya çıkan diğer imparatorluklardaki dil durumunu da karşılaştırıcı bir temel üzerinde incelemeği de akla getirmektedir Böyle bir yaklaşım belirli noktalarda faydalı sonuçlara varmak ümidini verir Bu karşılaştırmanın temelini oluşturan diğer dillerin tarihine ait etütlerin zenginliğini ve ortaya çıkarılan görüş açılarının çeşitliliğini özellikle Vurgulamak gerekir. Bu yüzden mütevazı bildirimi bu konuyu incelemekte bir ilk yaklaşım, ileri süreceklerimi tartışılması gereken düşünceler olarak kabul etmenizi rica ederim.

Sorunlara geçmeden önce kullanmak istediğim terimleri açıklamama ve yapmak istediğim karşılaştırmanın tarihi boyutunu çizmeme izin veriniz.

İmparatorluk benim için geniş bir sahaya yayılan ve bir hükümdar (kağan, padişah, İmparator vb.) tarafından yönetilen, ne de olsa bunun rolü ile sembolize edilebilen siyası hakimiyetin geniş bir sahaya yayılmış olması, söz konusu bölgede imparatorluğun kurulmasından önce mevcut siyasi birliklerin (krallıkların, beyliklerin vb .) yıkılıp yeni siyasi hakimiyetin çerçevesi içine entegre edilmesi demektir.

Bir imparatorluğun kurulmasıyla söz konusu hakimiyet sahasında yaşayan, kültürü, dini ve dili farklı olan çeşitli halklar bağımsızlıklarını kaybedip bir siyası merkeze bağlanıyorlar.

İmparatorlukta yeni hakimiyet merkezi kuranların dili kendiliğinden anlaşıldığı gibi bir resmi dil haline gelip hayatın her sahasında belirli bir ağırlık kazanır. Bu dilin bu yeni rol ve fonksiyonundan dolayı bu dil ve imparatorluğa entegre edilen halkların dilleri arasında bir karşılıklı alışveriş kurulmasına yol açılır. Tarihin bize öğrettiği gibi bu alışveriş çeşitli imparatorluklarda pek farklı bir model gösterebilir .

Osmanlı İmparatorluğunun kurulmasından önce, aynı coğrafi sahalarda, yani Akdeniz bölgesinde dört defa imparatorluk niteliğini taşıyan siyası hakimiyet ortaya çıktı. Büyük İskender'in kurduğu imparatorluğun ağırlık merkezi Doğu Akdeniz bölgesi idi. Roma İmparatorluğu bütün Akdeniz bölgesini hakimiyeti altında birleştirebildi. Doğu Roma-Bizans İmparatorluğunun ağırlık merkezi, pek kısa bir dönemi gözardı edersek, Kuzey-Doğu Akdeniz bölgesi idi. Arapların fütühatı Batı Akdeniz bölgesine de başarılı bir şekilde yayılmasına rağmen halifeliğin ilk yüzyıllarındaki ağırlık merkezi Güney-Doğu Akdeniz bölgesine bağlı kaldı.

Herkesçe bilinen bu gerçekleri hatırlattıktan sonra bu imparatorlukların yarattığı, etkisi bugüne kadar uzanan dil durumuna bir göz atalım. Vaktiyle geniş sahaya yayılan ve Roma İmparatorluğu zamanında bir çok bakımdan Latin dilinin rakibi olan Yunan dili eski rolünü kaybedip konuşulduğu sahalardan geri çekilip Kuzey-Batı Akdeniz bölgesinde bilinen hudutları içinde yaşamaktadır. Roma İmparatorluğunun resmi dili olan Latince merkezin ağırlığı yüzünden vaktiyle bütün vilayetlerde, yani bütün Akdeniz bölgesinde ve ona bitişik sahalarda kök salabilmiştir .Fakat Latin dili sonralarında Doğuda ve Kuzey Afrika'daki pozisyonunu tamamen kaybetmiştir. Öte yandan imparatorluğun Batı ve Güney ­Doğu vilayetlerindeki Romanizasyonun sonucunda Latincenin halef dilleri sayılan Yeni Romen dilleri (İtalyanca, Fransızca, İspanca, Portekizce, Romence, Retoromence, Arumence) ortaya çıktı. Arap fütühatının sonucunda ise Yakın Doğu ve Kuzey Afrika bölgesinin dil haritası tamamen değişti. Arap dili hakim bir duruma gelmiştir .

Bugünkü bu tablo pek tabii yüzyıllar boyunca süren ve pek farklı cepheler gösteren bir gelişmenin sonucunda vücuda geldi. Ne yazık ki bugün bunun ancak bazı ayrıntıları üzerinde durmakla yetinmemiz gerekir.

Bütün bu gerçekler bize faydalı bir karşılaştırma yapmak geleneğini yaratır. Bu karşılaştırmada temel model olarak sadece Latin dilinin verdiği örnekleri alacağız.

Roma İmparatorluğunun bilinen yayılımı sonucunda Akdeniz bölgesi, Yakın Doğunun belirli bölgeleri, Batı ve Orta Avrupa'nın en büyük kısmı ve Balkanlar tek bir siyasi kuvvetin hakimiyeti altına girdi. Bu aşağı yukarı 500 yıl süren fütühat dönemine paralel olarak bu bölgelerin ''romanizasyonu'' başladı. Bu terim hakkında bugün her ne kadar tartışma varsa da bu sürecin, ki futuhat döneminden çok daha uzun sürdü, Avrupa'nın dil haritasında yaptığı muazzam değişiklikleri herkes bir gerçek olarak kabul etmek zorundadır. Romalıların dili, yani Latince ilkin İtalya'daki ''kardeş dillerin 11 yerini, sonra ise İmparatorluğun Batı vilayetlerinde konuşulan dillerin -Baskça hariç -yerlerini almış ve Balkanlarda da kök salmıştır. Muazzam sahalara yayılan bu dil sürecinin özüne bakarsak şu özellik göze çarpmaktadır. Eski dillerin kayboluşu ve yeni dillerin ortaya çıkışı, yani dil haritasında oluşan ''romanizasyon'' temelinde büyük halk kitlelerin hareketleri sonucunda değil, tersine sadece diller arasındaki temas ve alışverişlerin sonucunda gerçekleşmiştir. İmparatorluğun tarihinde pek tabii farklı olaylar , örneğin kölelerin başka yerlere sürüklenmesi vb da bilinmektedir .Fakat böyle olaylar , söz konusu olan dil değişikliklerinin tümüne bakarsak, bu süreçte şüphesiz ki istisnai bir rol oynamıştır .

Böylece Romalıların işgal ettiği vilayetlerin ahalisinin hayatı aynı bölgelerde devam etmiştir. Aynı zamanda şüphesiz ki bu ahali imparatorluğun merkezinden veya diğer vilayetlerinden gelenlere nazaran bir çoğunluk durumunda idi Gene de yeni düzen dolayısıyla bu vilayetlere gelen asker, memur, tüccar vb. elemanların konuştuğu Latince, yerli ahali tarafından günlük ihtiyaçlar , öte yandan da bu dil tarafından temsil edilen kültürün prestiji yüzünden gittikçe benimsenmeğe başlandı. Yüzyıllar boyunca süregelen bu süreçte böylece en önemli rolü barış içinde yan yana yaşamak, günlük temaslar ve alışverişler oynamıştır

Devlet ve onu temsil eden asker ve memurlar tarafından bir müdahale olmamıştır , ne de olsa kaynaklarımız böyle olaylara tanık değildir. Avrupa'da bu süreçte en önemli etken olarak Roma'nın o dönemde bilinen kültür üstünlüğünü kabul edersek, Latin dilinin Y akın Doğudaki başarısızlığını da daha kolayca anlayabiliriz. Bu bölgelerde ''rakip bir dil'' olarak bilinen Yunanca bu bölgelerin ihtiyaçlarını hem lingua franca, hem de kültür dili olarak Romalıların fütühatından önceki yüzyıllardan başlayarak uzun zaman boyunca başarılı bir şekilde doyurmuştur. Yani Latince Batıda oynadığı rolü bu bölgelerde oynayamadı.

Türk dilinin Anadolu Selçukluları, sonraları ise Osmanlıların dönemindeki yayılıp gelişmesi ve diğer dillerle yanyana yaşamasını incelerken önümüze demin incelediğimiz örneğe nazaran tamamen başka bir tablo seriliyor.

Osmanlı İmparatorluğunun her bakımdan kalbi sayılabilen Anadolu ve Rumeli bölgelerinin Türkleşmesinden bahs ederken bu terimin iki anlamlı olmasına özel dikkat vermemiz lazım. Türkleşme bir taraftan Türklerin, belirli siyasi kuvvetlerin, yani ister Selçuk devlet ve beyliklerinin, ister Osmanlı devletinin fetihleri sonucunda bu bölgelere yerleşip yaşamağa başlaması demektir Öte yandan Türkleşme, terim olarak, belirli bir bölgedeki ahalinin Türk dilini gittikçe benimsemesi ve bu sürecin sonucunda eski dilini unutması anlamına gelir.

Fakat tarihin bize sergilediği örneklere bakarsak temelinde Türkleşmenin ancak birinci modeline, yani Türklerin yarattığı yeni siyasi çerçeve içinde ya kendi inisiyatifi, ya da devletin İskan politikası sonucunda belirli bölgelere yerleşmesine rastlıyoruz. Yerli ahalinin Türk dilini kabul edip eski dilini terk etmesine ait elimizde örnek varsa da, böyle haller sürecin tümü bakımından bir İstisna niteliğini taşıyor. Başka bir deyişle. Selçuk ve Osmanlı fetihleri sonucunda Anadolu ve Rumeli'de yerleşen Türkler eski yerli ahaliyle yanyana yaşamağa başlar Bu süreç pek tabii çeşitli diller ve Türkçe arasında çok taraflı temas ve alışverişlere yol açar , fakat eski yerli dillerin kaybolmasına yol açmaz.

Somut örneklere bakalım. Balkanların İslamlaştırılmış bölgelerinde bile yerli ahali, örneğin Doğu Rodoslarda Pomaklar, Batı Rumeli'de ise Boşnaklarla Arnavutlar İslam dinini kabul ettikten sonra kendi dillerini korumuşlardır.

Anadolu'da Hıristiyan Ermeni ve Rumların, ayrıca Müslüman Kürtlerin yüzyıllar boyunca görülen dil bağımsızlığı benzer bir örnek sergiliyor .

Bu hallerin tersine Karamanlıların örneği gösterilebilir. Fakat bu halk gurubunun menşeini, hele onlardaki dil durumunun nasıl ortaya çıktığını hala bilmiyoruz.


Sözün kısası, Osmanlı İmparatorluğunun merkezi sahalarında çeşitli dillerin yüzyıllar boyunca yanyana yaşadığını görmekteyiz. Bu sürecin sonucunda İmparatorluğun bir çok bölgesinde ahalinin iki veya çok dilliliği ortaya çıkmıştır . Bu hal ise diller arasındaki temas, alışveriş ve karşılıklı etkilemeleri daha da kuvvetlendirmiştir. Bugün söz konusu olan bütün bu dillerde bu olayları ispatlayan bir sürü veriye sahibiz.

Balkan dillerindeki Türkçe alıntıların bu dillerin söz hazinesindeki genişliği bu sahalardaki kuvvetli iki dilliliğin sonucunda ortaya çıkması şüphesizdir. Aynı zamanda Türkçeden gelen bu alıntılar o dönemde Türkçe bilmeyenler için Türklerle anlaşmada bir basit lingua franca temelini sağlamıştır.

Çeşitli dillerin Türkçe ile ''yapıcı bir şekilde" yanyana yaşamak durumunda gelişmesine ait elimizde bir çok önemli kanıtlarımız da var. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğunda yaşayan bazı halkların Türk dilini yüksek bir seviyede benimseyip, aynı zamanda kendileri tarafından kullanılan Türkçe için kendi yazılarını uyguladığı herkesçe bilinen bir şeydir.

İmparatorluk dili rolüne ve fonksiyonuna giren Türkçenin imparatorluktaki yayılması ve orada önceden kullanılan dillerle tarihi bağlantısının tablosu Roma İmparatorluğunun tarihinde tanık olabildiğimiz tablodan farklı olduğu bellidir. Batı Avrupa'daki eski yerli diller belirli bir ''barışçı asimilasyon'' sürecinde kaybolup yerlerini Latincenin halef dillerine verkmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğunda böyle bir asimilasyon dillerin gelişmesinde temel model değildi, tam tersine diller bağımsızlıklarını korumuşlardır .

Bu gelişmenin nedenlerini ileride etraflıca incelemek her halde faydalı olur .İlk akla gelen izah imparatorluğun bilinen millet sisteminin ortaya çıkışında belirlenen prensiplerin dil konusundaki uygulallil1ası olabilir. Bu sistemde temin edilen ''din ve kültür bağımsızlığı'' böylece pek tabii ''dil bağımsızlığı'' hattını kuvvetlendirmiştir .

Aynı zamanda imparatorluğun hudutları içerisinde konuşulan diller arasında yüzyıllar boyunca pek derin temas ve alışverişlerin oluşması görülmektedir. Yanyana yaşayan dillerin birbirlerini ne kadar etkilediği hakkında yalnız kelime hazineleri değil, fonetik, morfolojik ve sentaks sistemleri de bilgi veriyor. Burada bu gayet iyi bilinen ve hakkında sayısız inceleme yapılan olaylara ait örnekler sıralamak gereksizdir sanırım.

Sadece bir tanesini anmakla yetineyim. Türkiye Türkçesinin fonetik sisteminin diğer Türk dillerinin fonetik sistemine nazaran -basit bir terim kullanayım -''daha yumuşak'' oluşu, yani bazı seslerin boğumlama yerlerinin öne kayması da bu olaylardan biri olarak sayılabilir .İlk defa 19-uncu yüzyılda A. Vambery tarafından farkına varılan bu olay üzerinde duran meslektaşımız, Profesör K. H. Menges bunun anahtarını Türkçe ile Hindi-Avrupai diller arasında uzun yüzyıllar boyunca süregelen temaslarda görmektedir .

İncelediğimiz konunun son noktasına gelirken bir imparatorluk dili haline gelen Türkçenin bir edebi dil olarak gelişmesine bir göz atalım. Bu rolün coğrafi ve siyasi şartları Türk edebi dilinin gelişmesini etkilediler mi, etkilediler ise, bu etki ne şekilde ifadesini bulmuştur sorusuna cevap aramağa çalışalım. Bu konuyu incelemek bakımından Anadolu'da ortaya çıkan ve Osmanlıların bilinen tarihi rolü sonucunda Rumeli'de de kök salan Türk yazı dilinin gelişmesini Orta Asya'daki Türk yazı dilleriyle karşılaştırmak bir fayda sağlar sanırım.

Bilindiği gibi Orta Asya'da yüzyıllar boyunca ortaya çıkan yazı dilleri bir tek siyasi ve kültür merkezine bağlı değillerdi. Tam tersine bu yazı dillerinin ­tarihi şartların gerektirdiği gibi -dönemden döneme başka bir merkeze bağlı olduğu, ve böylece arkasındaki lehçe temelinde de belirli bir değişikliğin ortaya çıktığı görülmektedir. Bu gelişmenin nedeni bellidir: Orta Asya'daki Türk halklarının tarihinde yüzyıllar boyunca daha üstün bir siyasi ve kültür merkezi ortaya çıkmamıştır .Arka arkaya kurulan, bazıları gerçekten imparatorluk niteliğini taşıyan siyasi formasyonların merkezleri başka başka bölgelere bağlı idi.

Anadolu'ya gelen Türklerin hayatı tamamen başka şartlar içinde gelişmiştir. Bu gelişmede en önemli etken rolünü kuşkusuz ki tarihi miras oynamıştır. Osmanlıların kısa bir zaman içinde dünya tarihinde pek önemli rol oynayan Anadolu ve Rumeli sahalarına, sonra ise Asya ve Avrupa arasında gerçekten köprü rolünü oynayan İstanbul'a sahip olmaları önceki imparatorlukların payitahtı olan bir iktisadi, siyasi ve kültürel merkeze sahip olmak demekti. Bu tarihi miras ise Osmanlılar için bir çok şeylerin, böylece yazı dilinin gelişme şart ve yollarını da önceden saptamıştır. Roma ve Bizans imparatorluklarından sonra Balkanların tekrar tek bir hakimiyet altına gelmesiyle bu bölgeler Osmanlıların Batıya yönelik ilgi ve siyaseti yüzünden imparatorluğun hayatında diğer bölgelere nazaran daha önemli bir rol kazanmışlardır. Yüzyıllar boyunca bu bölgelere, özellikle Doğu Rumeli'ye yerleşen Türklerin dili yerli ağızların verdiği bilgiye göre imparatorluğun payitahtı ve etrafı ağızlarına paralel olarak gelişmiştir. İstanbul ve Doğu Rumeli Türkçesin de görülen bu koşutluk dilin yapısında oluşan en önemli değişikliklerde açık bir şekilde göze çarpmaktadır Böylece bugünkü Türk yazı dilinin yapısını bu bölgenin Türkçesine bağlamalıyız.

Eski Anadolu Türkçesi Osmanlılar sayesinde bir yandan Rumeliye de yayılmış, öte yandan da bir imparatorluk dilinin rolü ve fonksiyonunu da kazanmıştır .

Söz konusu olan tarihi olaylar sonucunda ortaya çıkan yeni siyası durum ve onların arkasında saklanan -ve tarihte defalarca görüldüğü gibi -sonraki gelişmeyi de etkileyen tarihi miras Türkçenin gelişmesi için yepyeni şartlar yaratmış ve hayat yolunu büyük bir çapta önceden saptamıştır .

Bu gelişmenin sonucunda ortaya çıkan dil ve dil durumu belirli bir açıdan Osmanlı İmparatorluğunun yerini alan Türkiye Cumhuriyeti için de bir tarihi miras oldu. Fakat bu sorunları incelemek bugünkü konumuzun dışında kalır.

burdayım;)

ErGeNeKoN_
11-02-2007, 19:39
bu clup a üye olmazsak şimdi ayıp olar bende burdayım :)

heyyyt fırtanalar yaratan bir ecdadın torunlarıyız...

fuzuli
11-02-2007, 21:58
evet ben de burdayım keyifle;)

_piki_
11-02-2007, 22:05
Tarihimiz bizim gururumuz üye oLmak istemez miyim hic :)

_piki_
11-02-2007, 22:13
ekleyemedim kodu yer yokmu§ :confused:

aSi MeLeq
11-02-2007, 22:35
Piki'ye katılıyorum, tarihimiz bizim gururumuz..
Tabiki bende varım ;)

Krã£
11-02-2007, 23:16
Herkese ilgisinden dolayı teşekkür ederim. Konuya olan alâkanız bir kucak dolusu sevgi ve 2000 rep ile karşılandı..
Ve aynı tempoyla devam ediyor..

not: imzasına ekleyemeyenlere kodu ekledim ;)

_piki_
12-02-2007, 00:15
KraL biLiyorum bugün ben biraz sinir ettim de,§ey benim imzamda ki siyah olabilir mii :cicek:

(tamam §imdi banLicak:dayak:)

Osmanlıkızı
12-02-2007, 01:50
Bensiz hic oLmaz :p :p tabiki Pende buradayimm ....

Krã£
12-02-2007, 02:01
KraL biLiyorum bugün ben biraz sinir ettim de,§ey benim imzamda ki siyah olabilir mii :cicek:

(tamam §imdi banLicak:dayak:)

Farketmezz ;)


Bensiz hic oLmaz :p :p tabiki Pende buradayimm ....

Hoşgeldin :cicek: ;)

Osmanlıkızı
12-02-2007, 02:34
Farketmezz ;)




Hoşgeldin :cicek: ;)



Hos buldum :D :D

KaLpsiz
12-02-2007, 06:19
Bunları Biliyormusunuz ?


Kendinizi Türklere Emanet Edin


16. yüzyılda Osmanlı Devleti'nin gelişme yolu üzerinde direnmiş ve Türk orduları ile savaşa tutuşmuş olmasından dolay Katolik Avrupa tarafından kendisine "Hıristiyanlığın şövalyesi" ünvanı verilen Boğdan Beyi Büyük Stefan'ın ölüm döşeğin de, evlatlarına gayet ibretli bir şekilde:

"Belki de yakında himayeye muhtaç olacaksınız Asla Rus'a yanaşmayın. Haindir, sizi yok eder. Fakat kendinizi Türklere emanet edin. Adil ve merhametlidirler" diyerek nasihat ettiğini...


Ecdadımızın Silinmez İzleri


1976 yılında Suudi Arabistan’ın Cidde şehrinde, deniz suyunu tatlı suya çeviren bir tesisin açılışından sonra meslektaşları ile sohbete girişen dönemin Türkiye Büyükelçisi Necdet Özmen'in bir ara söze: "Bu Suudi Arabistan'ın ilk tuzdan arıtma tesisidir" diye başlaması üzerine

Fransız Büyükelçisinin hayretler içinde kalarak:"No... Sör... Bu Suudi Arabistan'ın ilk tuzdan arıtma tesisi değildir. İlki Osmanlılar'ın 1800'lü yılların sonunda yaptığıdır" diyerek ecdadımızın eşsiz mirasından habersiz yaşayan elçimizi mahcup ettiğini...


Bitmeyen Osmanlı Sevgisi


Balkanlar'dan Orta Doğu'ya kadar büyük bir coğrafyanın 1. Cihan Savaşından sonra elimizden çıkmasına rağmen, o topraklarda yaşayan halkın hala büyük bir hasretle "Osmanlı Osmanlı" diye sayıkladığını ..

Budapeşte'den gelen bir yazarımıza bir Boşnak,ın "Madem ki İstanbul'a gidiyorsun Allah aşkına o şehrin toprağını benim için öp Allah benim canımı İstanbul'u görmeden almasın!" dediğini Trablusgarp'daki ihtiyar Cezayirlilerin, boyunlarına muska diye Osmanlı parası taktıklarını...

Biliyor muydunuz?


Avrupa'da Akıncı Korkusu


1534 yılında Viyana'daki St. Stephen Katedrali'nde Osmanlı akıncılarının yaklaştığını görüp çan çalarak haber vermekle vazifeli bir memuriyetin ihdas edildiğini ve bu memuriyetin ancak 1956 yılında, Viyana Belediye Meclisince Artık bir Osmanlı tehlikesi kalmadığından, bu vazifenin lüzumu yoktur" diye bir karar alınarak iptal edildiğini...


Cennette Yer


Osmanlı Devleti'nin zirvelerde şahlandığı, akıncılarının Avrupa içlerinde at oynattığı bir dönemde kilisede bir papazın vaaz verirken "Dünya hakimiyetinin Türklere fakat Cennet'in de kendilerine ait olduğunu... " söylemesi üzerine. bu taksime aklı yatmayan cemaatten bazılarının büyük bir ümitsizlik içinde: "Dünyada bizi yurtlarımızdan çıkaran Türkler hiç Cennet'te yer bırakırlar mı?" dediklerini...


Ağaca Asılan Zekat Parası


Fatih Sultan Mehmet Han devrinde bir Müslüman'ın günlerce dolaşıp yıllık zekatını verebileceği fakir birini arayıp bulamadığını

Bunun üzerine zekatının tutarı olan parayı bir keseye koyarak Cağaloğlu'ndaki bir ağaca asıp, üzerine de:

"Müslüman kardeşim, bütün aramalarıma rağmen memleketimizde zekatımı verecek kimse bulamadım. Eğer muhtaç isen hiç tereddüt etmeden bunu al" diye yazdığını..

Ve bu kesenin üç ay kadar o ağaçta asılı kaldığını...


Pasaport Farkı



Şanlı Osmanlı Devleti'nin yıkılmasından sonra, son derece üzgün ihtiyar bir Ürdünlünün, elindeki yeni Ürdün pasaportuyla İsviçre sefaretine giderek: "Herkes bu pasaportla alay ediyor Eskiden Osmanlı pasaportum varken selam dururlardı. Ben Osmanlı teb'asıyım ne olur bunu değiştirin" diye sefaret yetkililerine yalvardığını...


İçi Yivli Toplar ve Ecdadımızın Sızlayan Kemikleri


Yavuz Sultan Selim Han'ın Ridaniye Savaşı'nda, ileri görüşlü babası Sultan II Bayezid'in icadı olan "içi yivli topları kullanarak büyük başarılar elde ettiğini...

Bugün ise bizlerin hala II Bayezid'in bu büyük icadını tarih kitaplarımızda: "Yivli top 1868 de Almanlar tarafından icad edildi" diye okutma gafletini göstererek ecdadımızın kemiklerini sızlattığımızı...


Hayal Müessesesi


Teb'asını "Emanetullah" olarak gören Osmanlı Devleti'nde, akıl hastalarına bimarhanelerde son derece şefkatle muamele edilip ceviz karyolalarda, ipekli çamaşır ve çarşaflarda yatırılıp musiki ile tedavi edildiğini,

Aynı dönemde Avrupa'da ise, akıl hastalarının ruhuna şeytan girmiş denilerek diri diri yakıldığını,

İstanbul'daki bimarhaneleri giren Mongeri Pere'nin: "Burası Avrupa'nın asırlar sonra tahayyül edeceği bir hayal müessesidir" dediğini ve Osmanlı'nın uyguladığı bu musiki ile tedavi metodunun ABD'de ancak 1956 yılında uygulamaya geçebildiğini...


Osmanlılarda Ağaç


Osmanlı Devleti'nde ağaçlara çok kıymet verilip koruma altına alındığını...

Sultan ll. Abdülhamid devrinde, Belgrad ormanlarına zarar verip ormanı tahrip ettikleri için bir köyün kitle halinde sürgün edildiğini...


Ecdad Nesline Hürmet


Merhum Adnan Menderes'in, İstanbul'un imarı faaliyetlerinin başlatıldığı l950'li yılların birinde, gece yarısı cennetmekan Sultan Abdülhamid Han'ın muhterem kerimeleri Ayşe Osmanoğlu ile annesi Müşfika Kadınefendi'nin kaldığı evin kapısını çalarak gizlice içeri girip her ikisinin de ellerini öptükten sonra :

"Siz bize veli nimetlerimizin emanetlerisiniz. Fakat maalesef sizlerle bugüne kadar alakadar olamadım. Çok özür dilerim Çevremiz böyle tavırları hazmedemeyecek insanlarla dolu!..." dediğini... Daha sonra da, Osmanlı'nın bu aziz analarına, kimseye muhtaç olmamaları için, içinde 10.000 lira bulunan bir zarf bırakıp ayrıca tahsisat-ı mestureden (örtülü ödenek) maaş bağladığını ve 27 Mayıs'da bu paranın kesildiğini...

^^DELİKIZ^^
12-02-2007, 11:58
arkadaslar verdıgınız bilgiler icin tşkr ederım:)
benı de sayın ben de varım:)

Law
12-02-2007, 14:53
iştE faN cLub'ın haSı bU bE :cool:

bU ListedE oLmaktaN oNuR duyaRım kRaLım :cicek:

RoSe_Lu
12-02-2007, 17:04
BU BİR OSMANLI SAVAŞ FERMANIDIR

Yıl 1912, İngilizler Hindistan'ı işgal eder, Hindistan Kralı Osmanlı'dan yardım ister. Yıllardır savaş içinde olan Osmanlı bu yardımı karşılıksız bırakmamakla birlikte 350 kişilik bir askeri birliği gemiyle Hindistan'a gönderir.
350 kişilik birlikten 20 kadarı hastalıktan yolda şehit olur, kalan 330 Osmanlı askeri Hindistan'a çıkarlar ve İngilizlerle savaşmaya başlarlar.
Mühimmat açısından kısıtlı olan Osmanlı askerleri bir kaç günlük mücadeleden
sonra teknolojik donanıma sahip İngiliz askerleri karşısında yenik düşerler ve 40 kadarı esir alınır, diğerleri de savaşta şehit olurlar. Savaş bittikten sonra bu 40 Osmanlı esir askerini, İngilizler gemilerde çalıştırmaya başlarlar. Bir İngiliz gemisi Avustralya'ya geldiğinde, esir iki Osmanlı askeri gemiden bir yolunu bulup kaçarlar.

Bir süre sonra, adı Karadeniz diyarından Menteşoğlu Abdullah olan, baba
mesleği dondurmacılığa, Karahisar diyarından Tarakçıoğlu Mehmet de baba
mesleği kasaplığa başlar.
1918'de Avustralya Çanakkale’ye asker çıkarır ve bizim iki Osmanlı askeri
olayı duyarlar ve hemen buluşur, durum değerlendirmesi yaparlar.

Biz Osmanlı askeriyiz ve Avustralya'da yaşıyoruz. Avustralya devleti
Osmanlıya savaş açmış ve bizim ülkemizi işgale gitmiş, bundan dolayı biz de
Avustralya devletine savaş açarım derler. Alırlar kağıdı, kalemi ve
yazarlar:

--------------------
Sayın Avustralya BaşkanI, Ekselans Hazretleri,

Biz iki Osmanlı askeri, ülkenizde bulunuyoruz. Duyduk ki, devletimiz
Osmanlıya Avustralya devleti olarak savaş açmış ve Çanakkale’ye asker
göndermişsiniz. Bundan dolayı iki Osmanlı askeri olarak biz de Avustralya
devletine savaş açmış bulunmaktayız.

Bu bir "Osmanlı Savaş Fermanı”dır. Ekselanslarının bilgilerine duyurulur.

Kara hisar diyarından Tarakçıoğlu Mehmet,
Karadeniz diyarından Menteşoğlu Abdullah

İki Osmanlı askeri, Sidney' in 250 km uzarında Karlıdağlar denilen bölgede
önce virajlarda tren raylarını sökerek 3 tren devirirler. Üçüncü trende
askeri mühimmat bularak silahlanırlar. Aynı bölgede 8 karakol basar ve
karakollardaki askerlerin tamamını vururlar.

Ne olduğunu bir türlü çözemeyen Avustralya devletinin sonunda iki Osmanlı
askerinin yazmış olduğu mektup akıllarına gelir ve bölgeye 250 kadar asker
gönderirler ve iki Osmanlı askeri araştırılmaya başlanır. Birkaç günlük
araştırmadan sonra sıcak çatışma olur
Ve iki Osmanlı askeri bu karlı dağlarda şehit edilir.

İki askerin şu an mezarı Sidney'e 250 km uzakta Karlıdağlar'da ve
mezarlarında fotoğraf çekmek yasak. Avustralyalılar iki Osmanlı askeriyle
savaştık demek zorlarına gittiği için bu askerlerimize Hindistan asıllı
diyorlar. Oysa Hindistan'da ne Karahisar diyarı, ne de Karadeniz diyarı diye
bir bölge yok.

Bu bilgi Hindistan büyükelçiliğinin açıklamasından çıkarılmıştır.

Krã£
12-02-2007, 18:54
http://www.yorukturkmen.com/images/stories/osmanliarmasi.jpg
Osmanlı armasının anlamı nedir?
Arma kimliği anlatan, tanıtan bir işarettir. Resimler, harfler ve şekillerden oluşur. Bir devleti, hanedanı ya da şehri anlatır. Devletlerin insanları tarafından benimsenen armaları vardır.
Osmanlı armasının üzerindeki sembolleri en tepeden başlayarak şöyle sıralayabiliriz:
En tepede bir güneş şekli ve onu çevreleyen güneş ışıkları var. Güneş şeklinin ortasında armanın ait olduğu dönemin hükümdarının tuğrası yer almakta. Onun altındaki yukarıya açık hilalin üzerinde Arapça “Osmanlı devletinin hükümdarı olan … han, Allah’ın muvaffak kılması ve yardımına dayanır ve öylece hüküm sürer.” anlamına gelen bir söz yazılı.
Onun altında, armanın tam göbeğine gelecek şekilde aynalıklı kalkan motifi var. Bu kalkanın çevresinde yıldızlar bulunuyor. Bu yıldızların sayısı çok zaman 12 adet ile sınırlandırılmış olup 12 burcu temsil eder. Böylece Osmanlı, kainatın merkezine yerleştirilmiş olur.
Kalkanın hemen üzerinde de devletin kurucusu Osman Gazi’yi temsil eden bir sorguç vardır ki Osmanlıların köklerine ne kadar bağlı olduğunu anlatır.
Kalkanın sağ yanında Osmanlı sancağı yer alır. Renkli armalarda kırmızı ile gösterilir. Onun karşısında ise hilafet sancağı bulunur. Hilafet sancağının rengi aslında siyah iken, arma üzerinde hemen daima yeşil renkte gösterilmiş ve bazen üzerinde üç hilal kondurulmuştur.
Merkezdeki kalkandan Osmanlı sancağı yönüne doğru uzanan şekiller ise şöyle sıralanmaktadır:
Sancağın üzerinde bir ok var. Sancak alemini altında baltacılar ocağının kullandığı tek taraflı bir çift yüzlü teberler (balta) bulunur. Sonra mızrak ve altında el siperlikli tören kılıcı vardır. Sonra ağızdan dolma bir top ve altında savaş kılıcı yer alır. Hemen altında bozdoğan (gürz) görülür. Top ile bozdoğanı sancaktan ayıran boynuzdan yapılan boru ise savaş ilanını ve sonra da mehterhaneyi temsil eder.
Armanın sol yanında, yani hilafet sancağı yönünde uzanan semboller biraz da modern olma isteğinin etkisiyle burada bulunurlar ve yine yukarıdan aşağıya şöyle sıralanırlar:
Sancak aleminin altında süngü takılmış bir tüfek, altında tek yüzlü teber (balta), sonra toplu tabanca ve topuz başlı asa mevcuttur. Asanın şeşper (savaş araçlarından altı dilimli topuz) topuzu kenarına asılı olan terazi adaleti temsil eder. Terazinin kitap şekilleri üzerine oturtulmuş olup bu kitaplardan üstteki Kuran-ı Kerim, alttaki ise diğer hukuk metinleri yerine geçen kanun kitabıdır.
Hilafet sancağının altındaki çiçek şekilleri Osmanlı’nın estetik yönünü gösterir. Buket arasındaki güller hilafet sancağı üzerinde manevi ilhamlar sebebiyle bulundurulur. Buketin hemen altında bir çapa (gemi demiri) yer alır ki denizciliğin sembolüdür.
Arma göbeğindeki kalkanın hemen alt yanında dik duran bir borazan mızıka takımını; onun altında çaprazlama duran tirkeş (ok kuburu, sadak) ile meş’ale de gece donanmalarını ve ok müsabakalarını hatırlatır.
Armanın alt tarafını boydan boy süsleyen inci defne yaprakları, çiçek motifleri arasından beş tane madalya sarkar. Bu madalyaların isimleri şöyledir: İmtiyaz nişanı, Mecidi nişanı, iftihar nişanı, Osmanlı Nişan ve şefkat nişanı.
(Bu yazıdaki bilgiler, İskender Pala’nın Kahve Molası isimli kitabından alınmıştır.)

sweet_
12-02-2007, 22:53
Te$ekkürler.. ;)

^^CeM^^
12-02-2007, 23:12
Hepimiz Osmanlı torunlarıyız bende varım :)

_dAiSy_
12-02-2007, 23:37
bende burdayım ;)

RéŃkŁy
13-02-2007, 00:00
bendee iStiOm O $heyden :D
tSkkürLEr smdiden (:

CadIcIk
13-02-2007, 01:11
bnide unutmaiin bnde warim :)

^^SuLuBoYa^^
13-02-2007, 01:55
Listenin başında yer almak istiyordum, kısmet değilmiş.. :p

Ama artık ben de üyeyim.. ;) Değil mi KraL (http://www.2de1.net/../member.php?u=2) :rolleyes:

Krã£
13-02-2007, 09:34
Hoşgeldiniz arkadaşlar, imzasına ekleyemeyenlere ufak bi yardım yaptım. Club'ın duyurusunda en önemli etken olduğu için ;) Ayrıca repleri gönderdim. Tekrar teşekkür ediyorum desteğiniz için.

Erhan (http://www.2de1.net/../member.php?u=50) ha sonu ha başı :p

^^DELİKIZ^^
13-02-2007, 12:42
kral tşkr ederim ben ekleyememiştim imzama:D

RoSe_Lu
13-02-2007, 12:53
Fatih Sultan Mehmet’in Yargılanması


İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet, cami inşasında kullanılacak iki mermer sütunu Sinan Atik isimli Rum mimara teslim eder. Mimar, sütunları 3’er arşın kesip kısaltır. Fatih de buna sinirlenerek mimarın elini kestirir.



Mimar, padişah aleyhine dava açar. Fakat ne Galata ne de Eyüp kadılığı padişahı yargılamayı göze alamaz. Şikâyeti Üsküdar Kadısı Hızır Bey kabul eder ve davayı açar. Mahkemede celb edilen büyük padişah, baş köşeye geçmek istediyse de davacıyla birlikte mahkeme huzurunda ayakta bekletilir. Yargılama sonunda padişah suçlu bulunur. Ceza olarak mimara yapılan haksızlığın aynısının tatbik edilmesine, yani padişahın elinin kesilmesine karar verilir. Rum mimar, mahkemenin verdiği bu büyük karar karşısında şaşkına döner ve davasından feragat eder.


Mimar, kısası istemediği için Fatih, günde 10 altın tazminata mahkûm olur ve tazminatı kendiliğinden 20 altına çıkarır. Böylece padişahın eli kesilmekten kurtulur. Evliya Çelebi’nin aktardığına göre, karardan sonra Fatih, çıkardığı demir sopayı kadıya göstererek;


“Eğer sen Allah’ın hükmünü uygulamayıp, elimi kesmeye beni mahkum etmeseydin bununla başını paramparça ederdim.” der.



Kadı Hızır Bey de sakladığı kamayı çıkararak cevap verir:


“Sen de benim hükmümü kabul etmeseydin, ben de bununla seni delik deşik ederdim.”






Tarihin Yargıladığı Davalar
Adil Giray Çelik

KaLpsiz
13-02-2007, 14:57
RoSe_Lu (http://www.2de1.net/../member.php?u=147) Çok teşekkürler daha öncede okumuştum ama tekrar okuması bile çok güzel.. Böyle bir milletin torunları olmak çok onurlu..

RoSe_Lu
13-02-2007, 14:59
Kalpsiz rica ederim ;)

Bu türden çok kıssa var ama okunması için yawaş yawaş atıcam..
Bide arkadaşlardan ricam üye olup gitmemeleri burayla ilgilenmelerii :)

^^DELİKIZ^^
13-02-2007, 16:43
Osmanlı ünvanları

ADLİ
: "Adil". II. Bayezid, III. Mehmed ve II. Mahmud'a verilmiştir.
AĞA
: "Komutan". Ordudaki kıdemli görevlilere, Yeniçeri ağası ve Kızlar ağası gibi saray korumalarına verilmiştir.
AHRETLİK
: "Manevi evlat". Dürrüşehvar'a verilmiştir.
AK BAŞLI
: "Ak başlıklı". Aktimur'a verilmiştir.
ALP
: "Kahraman asker". Daha çok ilk dönemde kullanılmakla beraber kabilevi yapılanma sona erdiği dönemde de kullanılmaya devam edilmiştir.
AMCAZADE
: Amca çocuğu.
ARSLAN
: "Arslan veya Arslan yürekli".
AVCI
: IV. Mehmed'e verilmiştir. Hayatındaki en önde gelen uğraşısı idi. Edirne civarında kendisini bu iptilaya kaptırmıştı.
BAHİR
: "Denizci"
BAHTİ: "Talihli". I. Ahmed'e verilmiş ve onun tarafından şiirlerinde maslah olarak kullanılmıştır.
BAŞ
:"Lider", "Başkan". Baş-Çuhadar" veya "Kapıcı-başı" gibi genellikle diğer ünvanlarla beraber kullanılmıştır.
BEDROS
: "Kurnaz". Genel bir Ermeni adıdır ve güya II. Abdülhamid'in yüz hatları itibariyle Ermeniler'e benzediğini ima için ona verilmiştir. Wittlin'in anlattığı bir hikayeye göre, Abdülhamid'in babası I. Abdülmecid değil, Abdülhamid'in annesiyle gizli aşk hayatı yaşamayı başaran bir Ermeni'dir. Abdülhamid'in annesi Trimüjgan'ın muhtemelen Ermeni olması daha kolay anlaşılır bir açıklamadır.
BEY
: "Efendi", "Şehzade". Zamanla bu ünvan değerini kaybetti ve daha ziyade İngilizce'deki esquire gibi nezaket ünvanı haline geldi.
BEYCEĞİZ
: "Küçük Şehzade"
BEYLERBEYİ
: "Bölge Valisi". Büyük eyaletlerin idarecisine verilmiştir.
BEYZADE
: "Şehzade oğlu". Padişahların kızlarının oğullarına verilen ünvandır. İlk dönemlerdeki "Sultanzade" ünvanının yerini almıştır.
BIYIKLI
: "Sakallı"
BOŞNAK
: "Bosnalı"
CEDDÜ'L OSMAN
"Osmanlıların Babası".Süleyman Şah'a verilmiştir.
CEMCA
: "Cemşid gibi güçlü". Sultan için Doğu dillerinde kullanılan bir ünvan.
CİHANDAR
: "Dünyanın Efendisi". III. Selim'e verilmiştir.
CİVAN
: "Genç". 2138/ Mehmed'e verilmiştir.
ÇAKIRCI
: "Şahinci"
ÇAVUŞ
: "Rütbeli Er", "Haberci"
ÇELEBİ
: "Beyefendi". "Kibar Efendi", "Genç Efendi". II. Mehmed dönemine kadar padişah oğullarına verilen ünvandır. Ayrıca I. Mehmed'e de özellikle verilmiştir.
ÇELEBİ SULTAN
: "Kibar-Şehzade". 1594 yılına kadar sancak valisi olan padişah oğullarına verilmiş olan ünvandır.
ÇUHADAR
: "Kahya".
DAMAD-I ŞEHRİYARI
: "Padişah Damadı". Padişahların kızlarıyla evlenenlere verilen ünvandır. Ancak bu sadece babasının saltanatı döneminde evlenen kızların kocalarına uygulanmıştır. Ayrıca aynı isimlerdeki birkaç veziri seçmek için de bu ünvan kullanılmıştır.
DAYE
: "Süt Anne"
DEFTERDAR
: "Hazineci"
DELİ: I. Mustafa ve İbrahim'e verilmiştir.
DİVİTDAR
"Yazma kutusunu taşıyan"
DOĞANCI
: "Doğan yakalayıcısı"
DÜZME(CE)
: "Sahte". Kendi adına çıkan isyan döneminde ve aslı konusundaki şüpheye ifade etmek üzere Mustafa'ya verilmiş ünvandır.
EBU'L FETH
: "Fethin babası". II. Mehmed'e verilmiştir.
EFENDİ: I. Abdülmecid döneminden itibaren padişah oğullarına verilen ünvandır. Ayrıca tarikat üyeleri arasında da bir dereceyi gösteren tabirdir.
EĞRİ: "Eğri-büğrü". Topal olan Cihangir'e verilmiştir.
EĞRİ FATİHİ: III. Mehmed'e verilmiştir.
EMİR
: "İdareci", "Şehzade". Yarı bağımsız idareciler için kullanılmıştır. Ayrıca Selçıklulara bağımlı olduğu süre zarfında I. Osman için kullanılmıştır. 1402-1413 arasındaki Fetret Devri esnasında I. Bayezid'in oğullarından birinin açık şekilde üstün idareci olmadığını göstermek için yeniden kullanılmıştır.
EMİRÜ'L MÜ'MİNİN
: "Müslümanların İdarecisi". Halifeye verilen isimlerden biri olup I. Selim'in Mısır seferinden sonra Osmanlı padişahlarına da verilmiştir.
ENİŞTE
: "Kızkardeşin kocası"
FAHREDDİN
: "Dinin öğüncü". I. Osman'a verilmiştir.
FATİH
: İstanbul'u fethinden dolayı II. Mehmed'e verilmiştir.
FATİH-İ BAĞDAT
: "Bağdat'ı fetheden" IV. Murad'a verilmiştir.
FRENK
: Frank. Başlangıçta Fransa'dan gelenler için kullanılmışken oldukça genişletilerek herhangi bir Avrupa ülkesi için de kullanılmıştır.
GAZİ
: Daru'l Harbde savaşan kişilere ve Hristiyanlara karşı alınmış zaferlerdeki askerlere verilen ünvandır. Özellikle de O. Osman, Orhan, I. Murad, I. Bayezid, II. Mehmet ve IV. Murad için kullanılmıştır.
GENÇ: II. Osman'a verilen isimdir.
GÖZDE
: Padişahın cariyeleri için kullanılmıştır.
GÜLEÇ: "Neşeli"
GÜREŞÇİ: Güçlü olduğu için I. Mehmed'e verilmiştir. "Güreşçi" mi "Kürüşçü" mü olduğu şeklinde bir şüphe var ise de, doğru şekli "Güreşçi" şeklindeki Padişah için kullanımıdır.
GÜVEY
: "Damad"
GÜZELCE
: "Yakışıklı"
HACE, HACİ
: "Hacı". Hace kadınlar için, Hacı erkekler için kullanılna formudur. Mekke'de Hac görevini tamamlayan kişiye verilen ünvandır.
HADİMU'L HARAMEYNİ'Ş ŞERİFEYN
: "İki mübarek şehir olan Mekke ve Medine'nin koruyucusu". I. Selim'e 1517'de Mekke Şerifi tarafından bu şehirlerin anahtarı gönderilmek suretiyle verilmiş bir ünvandır.
HAFIZ
: "Koruyucu". Genişletilmek suretiyle Kur'an'ı ezbere bilen kişiye denilmiştir.
HAKANİ
: "Emperyal"
HAKANÜ'L BERREYN
VE'L BAHREYN
: "Karaların ve Denizlerin Hakanı". Padişahın gücünün ihtişamını ifade eden ünvanlardan biridir.
HALİFE
: Son Abbasi Halifesinin 1538'de ölümüne kadar halifeliği elinde tuttuğu şeklindeki birtakım düşüncelere rağmen, 1517 yılında Halifeliğin I. Selim'e ve onun mirasçılarına geçmesi, İslam'da önemli ölçüde sert tartışmalara neden olmamıştır. Cam. Mod. Hist., 91'de: "Hilafet İslam'ın temel prensiplerinden biridir ve bütün Müslümanlar tek bir imam tarafından idare edileceklerdir. Ayrıca İmam'da Hz. Peygamber'in kabilesi olan Kureyş'ten olacaktır. 1517 yılında İmamlık, Haşimoğullarından Mehmed Ebu Cafer'in güçsüz ellerindeydi ve halifeliği Kahire Sarayı'nda sembolik olarak devam ettiriyordu. Abbasilerin en son halifesi olarak Sultan Selim lehine halifelikten feragat etti. Bu biçimsel geçiş, Kureyş kabilesine mensup olmamakla birlikte Türk sultanlarının Müslümanların idarecisi veya İmamı olmalarının temeli oldu. Halifeliğin Osmanlılara geçişi, Mekke Şerifi'nin Kabe'nin anahtarlarını Selim'e göndermesi, böylece Selim'in Mukaddes Beldeler'in koruyucusu olmasıyla halifeliğin tanınması onaylanmış oldu" der. S. Lane Po
HAN
: Kırım idarecileri için kullanılmıştır. II. Selim tarafından torunu İbrahim'e verilmiştir.
HANÇERLİ: "Hançer taşıyan"
HANIM SULTAN
: "Prenses Hanım". Padişahların kadın tarafından kız torunlarına verilen ünvan.
HANTAL
: "Beceriksiz"
HASEKİ SULTAN
: "Gözde Prenses". Erkek evlat doğurmuş olan padişah gözdelerine verilen ünvan. Genellikle ilk dört veya altı anne ile sınırlanmıştır.
HASEKİ KADIN
: "Gözde Kadın". Padişah kızlarının annelerine verilmiştir.
HATUN
: "Hanım". İlk dönemlerde, son dönemlerdeki Valide Sultan yerine padişahın nikahlı eşlerine verilen ünvandır.
HEZARPARE
: "Bin parça". Ölümünden sonra kendisine yapılan suikasde işaret etmek için Ahmed'e verilen ünvandır.
HÜMAYUN
: "Padişaha ait". -Devlet kuşu, saadet anlamına gelen- "Hümay"dan alınmıştır.
HÜNKAR
: "Hükümdar" I. Murad ve II. Mehmed'e verilen ünvan.
HÜDAVENDİGAR
"Hükümdar", "Bey". I. Murad'a verilmiş ve daha sonra da Bursa Sancağı içinde kullanılmıştır. Yine Orhan ve II. Murad için de kullanılmıştır.
İKBAL
: "Talih". Haremde il rütbe ilerlemesi.
İLHAMİ: "İlham alan". III. Selim'e verilen ünvandır.
KALAYLIKÖZ
: "Beyaz Fındık"
KANBUR
: I. Mahmud'a verilmiştir.
KANLI
: Politikasını ima için II. Abdülhamid'e verilmiştir.
KANUNUİ
: "Adil". II. Mehmed'e ve özellikle de I. Süleyman'a verilmiştir.
KAPUDAN PAŞA
: "Amiral". Osmanlı donanmasının başındaki kimseye verilmiştir.
KARA
: I. Osman ve birçok kişiye verilmiştir.
KEHLE-İ İKBAL
: "Talih bitti"
KETHÜDA
: "Kahya".
KIZIL
: "Kırmızı"
KOCA
: "Büyük".
KOZHEYCİ
:"Fındık satıcısı"
KÖSE
: "Sakalsız"
KRAL
: Sırp ünvanı.
KUL
: "Köle".
KULOĞLU
: "Köleoğlu"
KÜRÜŞÇÜ
: "Yay gerdiren". Bir sanatta pir kabul edildiği için I. Mehmed'e verilmiştir.
LALA
: "Terbiyeci". Özellikle hem sarayda, hem de tayin edildikleri sancak valiliklerinde genç şehzadeleri yetiştirenlere verilen ünvandır.
Lİ/LI/LU
: "den,dan" Yer isimlerine bağlanır. Kişinin doğum yerini işaret için kullanılmıştır.
MAKBUL
: "Gözde"
MAKTUL
: "Öldürülmüş"
[SALTANAT
: "Büyük saltanat beşiği". Diğer bir ismi de Valide Sultan'dır.
MEKRİ
: "Kurnaz"
MEST
: "Sarhoş". II. Selim'e verilmiştir.
MEYVEİ: "Meyve satan"
MIRAHOR
: "Ahırların muhafızı". "Emir-i Ahur"dan gelmedir.
MİRZA
: "Şehzade". İran ünvanıdır.
MUHASSIL
: "Vergi tahsildarı"
MUHSİN
: "Bağışlayıcı"
MUHTEŞEM
: Avrupalılar tarafından I. Süleyman'a verilen ünvandır. Türkler kullanmazlar.
MUID
: "Okulda düzeni sağlayan"
MUSAHİP
: "(Padişah'a hususi işlerinde) Yardım eden" ve daha geniş ifadesiyle "Gözde".
MÜVERRİH
: "Tarihçi"
NEBİL / NEBİLE
: "Prens/Prenses". Mısır ünvanıdır.
NAİB
: "Vekil".
NAKKAŞ: "Dekoratör"
NAMZET
: "Aday". Henüz tam olarak evlenmemiş, nişanlı olan padişah kızlarına verilen ünvandır.
NİŞANCI
: "Saltanat mührünün muhafızı".
NİŞANCI OĞLU
: "Saltanat mührü muhafızının oğlu".
OĞUZ
: "Temiz" veya "Genç erkek"
OSMANCIK
: "Küçük Osman". I. Osman için kullanılmıştır.
PADİŞAH
: "Hükümdar". İran kaynaklı bir ünvandır. Sultanların çok fazla arzu ettikleri en yüksek makamdır. Herhangi bir kimse tarafından sultanla eş anlamlı olarak da kullanılabilir. Son döenmlerde Fransız Kralları için de kullanılmıştır.
PALABIYIK
: "Kavisli uzun bıyıklı".
PARE
: ""Parça". "Hezarpare" ve "Şekerpare"de olduğı gibi.
PEHLİVAN
: "Şampiyon", "Güreşçi". I. Mehmed'e verilmiştir.
REİSÜ'L-KÜTTAB
: "Katiplerin Reisi".
RUM
: "Rumeli". Temelde Roma ve Roma İmparatorluğu içinde kalan yerleri ifade eder. Böylece Anadolu Selçukluları, İran Selçuklularından ayrılmışlardır. Ayrıca "Rum Beylerbeyi" altında Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa eyaletlerini de temsil eder.
SAHİB-KIRAN
: "Her zaman başarılı Hükümdar". I. Süleyman ve IV. Murad'a verilen ünvandır.
SAİBÜ'L-AŞERETİ'L - KAMİLET
: "On numarayı tamamlayan". Onuncu sultan olduğu için I. Süleyman'a verilmiştir.
SANCAK
: "Büyük Bayrak". "Eyalet".
SANCAK BEYİ: "Eyalet İdarecisi".
SARHOŞ: II. Selim'e verilmiştir.
SARI
: "Sarı", "Soluk". II. Selim'e verilmiştir.
SARIKÇI
: "Sarık yapan"
SEDEF-İ DÜRR-İ HİLAFET
: "Hilafet incisinin sedefi". Bir diğer ünvanı da "Valide Sultan"dır.
SERASKER
: "Ordu komutanı".
SEYYİD
: "Peygamber soyundan gelen"
SİLAHDAR
: "Silahları muhafaza eden memur". Sultanın hususi görevlilerinden biri.
SİPAHİ
: "Atlı asker"
SIĞIR
: II. Selim'e verilmiştir.
SOFU
: II. Bayezid'e verilen ünvandır.
SULTAN
: "Prens". En az üç farklı kullanımı vardır. En geçerlisi, 'devletin başı" olarak kullanımıdır. "Sultan Han Murad"da olduğu gibi "Han" ile birlikte "Şehzade"lik ifadesi anlamında da kullanılmıştır. Bu şekli genellikle padişah oğulları içindir ve özellikle de II. Mehmed döneminden sonradır. bununla beraber eğer isimden sonra kullnaılmışsa o ismin "Prenses" olduğunu ifade eder: Fatma Sultan'da olduğu gibi. Yine "Haseki" ve "Valide" kelimleri ile de birleştirilerek kullanılmıştır.
SULTANÜ'L-GUZAT
: "Gaziler sultanı". İlk dönem ünvanıdır. I. Murad ve diğerlerine verilmiştir.
SULTANZADE
: "Prenses oğlu". Padişah kızlarının oğullarına veya erkek torunlarına verilen ünvandır.
ŞAH-I ALEM-PENAH
: "İmparator", "Dünyanın barınağı". Padişahın üstünlük ünvanlarından biridir. İran menşe'lidir.
ŞAHİN
Sokullu Mehmed Paşa'ya verilmiştir.
ŞAHZADE/ŞEHZADE
: "Padişahın oğlu". I. Mehmed ile başlayarak padişahların oğullarına verilmiştir.
ŞEHİD
: Savaşta dini uğruna ölen kişi. I. Murad ve II. Osman'a verilmiştir.
ŞEHRİ
: "Şehirli"
ŞEYH
: Edebali'ye verilmiştir.
ŞEYHÜLİSLAM
: "Müfti". Halifenin altında olup İslam'ın başkanıdır.
ŞÜCAEDDİN
: "Dinin kahramanı". Orhan'a verilen ünvandır.
TAVAŞİ: "Hadım"
TAVİL
: "Uzun". Sokullu Mehmed Paşa'ya verilmiştir.
TEKFUR
: "Kral". Ermenice "Tagavor"dan alınmıştır.
TIRNAKÇI
: "Dolandırıcı"
TİRYAKİ: Genellikle uyuşturucu veya sigara tiryakiliği için kullanılır.
UĞURLU
: "Şanslı"
VALİDE
: "Anne".
VALİDE SULTAN
: "Prenses Anne". Saltanatları döneminde padişahların annelerine verilen ünvandır. XVI. yüzyılda girmiştir.
VELİ
: II. Bayezid'e verilen ünvandır.
VELİAHT
: "Tahta geçecek şehzade". Tahta geçecek kişi için son dönemde kullanılmıştır. Ancak 1876 Anayasası tahta çıkacak şehzadenin "en yaşlı erkek evlat" olmasını belirleyinceye ve diğer şehzadeleri reddedinceye dek uygulanamamıştır. Hatta VI. Mehmed'e "Veliahd-ı Sani" (Tahtın ikinci varisi) ünvanı verilmişti. Benzer bir makam, Kırım Hanlarından Nureddin'e de verilmiştir.
VEZİR
: "Bakan". "Ağır sorumluluk yüklenen".
VEZİR-İ AZAM
: "Başbakan", "Baş vezir". Bir diğer formu da "Sadr-ı Azam"dır.
VOYNUK
: "Bulgar savaşçısı"
VOYVODA
: "İdareci". Moldavya ve Lehistan prensliklerinden birinin yöneticisine verilen ünvandır.
YAĞLIKÇI
: "Yağlık satan"
YAVUZ
: "Yiğit". I. Selim'e verilmiştir.
YENİÇERİ
: "Yeni askerler." Meşhur Yeniçeri Ocağı mensupları.
YILDIRIM
: I. Bayezid'e verilmiştir.
ZADE
: "-oğlu". Genellikle "ın soyu" anlamında genişletilmiştir.

zuzu
14-02-2007, 14:44
ellerine sağlık bende varım :)

^^DELİKIZ^^
14-02-2007, 17:03
OSMAN GAZİ'NİN OĞLU ORHAN GAZİ'YE VASİYETİ

"Ey oğul! Her işten önce din işlerine dikkat et. Zira farizaya (farzlara) dikkat, din ve devletin güçlenmesine sebeptir. Din işlerini; dikkatli olmayan, itikadı bozuk ve doğru yoldan ayrılmaya yönelen, büyük günahlardan kaçınmayan, helala-harama dikkat etmeyen sefihlere ve ayrıca tecrübesiz kişilere bırakma, devlet idaresinde bu gibi kişilere iş verme!.. Zira yaratandan korkmayan, yaratılandan hiç korkmaz. Büyük günah işleyen ve bunu devam ettiren kimsede sadakat olmaz. Böyle kişilerin sadakati olsa ümmeti olduğu Peygamber-i Zişan'ın sadık tebligatı üzere hareket eder de şer'i şerifin dışına çıkmazdı. Zulümden, bid'atten sakın. Zulme ve bid'ate teşvik edenleri devletinden uzaklaştır. Çünkü böyleleri seni zevale uğratmış olurlar.

Daima cihad ile devletini genişletmeye çalış. Çünkü uzun zaman sefer olunmazsa askerin secaatine; reislerin ve kumandanların bilgi, tedbir ve malumatına ağırlık ve noksanlık gelir. Böyle sefer işlerini bilenler ölür gider de yerine tecrübesiz kimseler gelir, bu yüzden de bir çok hatalar meydana gelir ki, bundan da devlet büyük zararlar görür. Beytü'l-mali koru! Devletin servetini çoğaltmaya çalış!.. Şer'i şerifin ölçüsüne göre sana ait olana kanaatle, ihtiyaçlarından ve gerekli olanlardan başka lüzumsuz yere telef etme, israftan kaçın. Askerinle, malınla gururlanma. Zira onlar Allah yolunda cihad için milletin işlerinin yerli yerinde görülmesi ve cihana adalet ve fazileti yayman için vasıtadırlar.

Sadakatle Allah rızası için çalışan devlet erkanını koru!.. Vefatlarından sonra böyle kimselerin çoluk-çocuğuna bak, ihtiyaçlarını karşıla.!..Halkından hiç kimsenin malına tecavüz etme!.. Hak edenlere yardım ile iltifat elini uzat, böylelerinin yakınlarını sıkıntıdan kurtar. Askeri erkanı iyi koru!.. Alimler, fazıllar, sanatkarlar, edipler; devletin bedeninin gücüdür. Bunlara iltifat ve ikramda bulun. Bir kemal sahibi işitince onunla yakınlık kur, dirlikler ver ve ihsan eyle!.. Hükümetinde ulema, fazıl kimseler, erbab-ı maarif çoğalsın, siyaset ve din işleri nizam bulsun!..

Benden ibret al ki, bu diyarlara zayıf bir bey olarak gelip haketmediğim halde bunca inayet-i celile-i Rabbaniye'ye mazhar oldum. Sen de benim yolumdan git ve bu Din-i Muhammedi'yi ve ashabını, başka sana tabi olanları koru. Allah'ın (c.c) hakkını ve kulların hukukunu gözet!.. Ve senden sonrakilere böyle nasihat etmekten geri durma. Ve adalet ve insafa riayet ile zulmü kaldırmaya devam ile her bir işe teşebbüs de Allah'ın yardımına güven. Halkını düşman istilasından ve zulme uğratılmaktan koru!.. Haksız yere hiç bir ferde layık olmayan muamelede bulunma!.. Halkı taltif et, hepsinin rızasını kazan".

RoSe_Lu
15-02-2007, 17:13
http://img160.imageshack.us/img160/1513/carlobossolikapalicarsi9qn.jpg

"Kapalıçarşı”,

http://img240.imageshack.us/img240/600/iiiseliminbayramtoreni4eu.jpg

“III.Selim’in Bayram Töreni”

http://img240.imageshack.us/img240/6383/martinusrorbyearzuhalci2pq.jpg

"Tophanede Kılıç Ali Paşa Camisinin Önünde ki Arzuhalci"

http://img240.imageshack.us/img240/4867/ordununsaraydancikisi8er.jpg

"Ordunun Saraydan Çıkşı"

http://img91.imageshack.us/img91/442/robertoraimondituccar2vn.jpg

"Tüccar"

http://img91.imageshack.us/img91/6850/suleymaniyecamii4ts.jpg

"Serasker Kulesinden Süleymaniye Camii ve Türbesi”

http://img91.imageshack.us/img91/1923/tophanedekahvehane3ge.jpg

"Tophanede Kahvehane"

http://img130.imageshack.us/img130/8671/15ea.jpg
http://img460.imageshack.us/img460/145/29nl.jpg
http://img131.imageshack.us/img131/2200/33zt.jpg

RoSe_Lu
15-02-2007, 17:26
Dördüncü Murad, Üçüncü Selim ve İkinci Mahmud Osmanlı döneminin iz bırakan Padişahları arasındadırlar. Dördüncü Murad, iç isyanları bastırma konusunda gösterdiği kararlıkla ve Bağdat'ı fethetmesiyle, Üçüncü Selim ve İkinci Mahmud da daha çok yenilikleriyle ön plana çıkmışlardır. Ama biz burada onları bir başka yönleriyle tanımak istiyoruz.

Mesela, Dördüncü Murad'ın iyi bir sporcu olduğunu biliyor muydunuz..?
İyi kılıç kullanan, iyi ok ve mızrak atan Dördüncü Murad bunu çok çalışmasına ve düzenli olarak spor yapmasına borçluydu. Ağırlık kaldırmada üstüne yoktu ve 260 kiloya yakın gürzlerle idman yapardı. Böyle olunca da pazuları ve kasları oldukça gelişmişti. İri yarı, güçlü kuvvetli bir adam olan Silahdarlık görevinde bulunan Musa Paşa'yı kuşağından kavradığı gibi havaya kaldırıp dolaştırdığı ve hiç yorgunluk duymadığı biliniyor.

Zamanın Hind elçisi bir gün Dördüncü Murad'a gergedan derisinden yapılma bir kalkan getirir ve bu kalkana kurşun ve ok işlemediğini söyler. Dördüncü Murad bunu denemek ister ve kalkanı uygun bir yere koydurduktan sonra "harbe" adı verilen kısa mızrağı fırlatır. Harbe bu kalkanı deler geçer. Hemen ardından yayıyla gerdiği okunu fırlatır ve kalkanı yine deler. Hind elçisinin mahçubiyetini düşünebiliyor musunuz?

Derler ki, Dördüncü Murad'ın fırlattığı ok, tüfek mermisinden daha hızlı giderdi. Nitekim Okmeydanı'nda fırlattığı ok 706.5 metre uzağa gitmiş, oraya Dördüncü Murad adına bir nişan taşı dikilmiştir.

Peki ya Üçüncü Selim ile İkinci Mahmud?
Dördüncü Murad döneminde belki okçulukta "dünya rekoru" sözü edilmiyordu ama, Üçüncü Selim bu konuda dünya rekortmeni olarak adını tarihe yazdırmayı başardı. 1798 yılında ve Üçüncü Selim 37 yaşında iken yayını ayağı ile gerdirdikten sonra oku fırlatıyor ve bu ok tam 888 metre 86 santim uzağa düşüyor. Bu, "dünya rekoru" olarak tescil ediliyor. Aradan 161 yıl geçiyor ve Amerikalı Don Lauvre Üçüncü Selim'in bu rekorunu kırmak istiyor. Büyük iddialarla herkesi başına topluyor; ayağıyla yayı geriyor, geriyor ve okunu fırlatıyor ama bu ok ancak 856 metre 91 santim uzağa düşüyor. Yani Üçüncü Selim'in fırlattığı mesafeden yaklaşık 32 metre daha az!

Don Lauvre bir de ayakta atış yapıyor ve bu atışta ok 777 metre 85 santim uzağa düşüyor. Oysa, 1808 yılında Osmanlı tahtına çıkan İkinci Mahmud Amerikan elçisinin de bulunduğu bir törende oku 792 metreye fırlatmıştı.
Demek ki, oturarak ve ayakta gerdirilen yayla ok atışında dünya rekoru Üçüncü Selim'e, ayakta yapılan atışta da İkinci Mahmud'a ait.
Sözün başında "Cihan Padişahı dediğin böyle olur" demiştik... Gerçi "Cihan Padişahlığı" dönemi yavaş yavaş sonra eriyordu ama, "devletin ölümü" bile farklıydı ve işte böyle, dosta -düşmana parmak ısırtan güzellikler de yaşanıyordu

merveli
17-02-2007, 01:03
şeref duyarız bnde varım bndee
saol KraL

Mr.CoWbOy
17-02-2007, 16:57
Yettim gari :)

Ahmet sen zahmet etme ben listeye adımı ekLErim :D

CeSaR
17-02-2007, 17:39
Ne İdik, Ne Olduk

Faziletliydik: Kimsenin malına, mülküne göz dikmezdik. Kimsenin namusuna yan bakmazdık. Hırsızlık nedir bilmez, dilenciliği meslek edinmez, kimseyi de küçümsemezdik.

Dürüsttük: Bir zamanlar, Londra Ticaret Odası'nın en görünür yerinde şu mealde bir tavsiye levhası asılıydı: "Türklerle alışveriş et, yanılmazsın."

İtibarlıydık: Bir zamanlar, Hollanda Ticaret Odası'nın toplantılarında oylar eşit çıkınca, Osmanlılarla alışverişi olan tüccarın oyu iki sayılır, onun dediği olurdu.

Temizdik: Yere bile tükürmezdik. Hatta, Osmanlı askeri teşkilatını Avrupa'ya tanıtmasıyla meşhur Comte de Marsigil, yere tükürmedikleri için atalarımızı şöyle eleştiriyor: "Türkler hiçbir zaman yere tükürmezler. Daima yutkunurlar. Bunun için de saçlarında sakallarında bir hararet olur ve zamanla saçları, kaşları, sakalları dökülür."

Çevreciydik: Kurak günlerde ücretle adamlar tutup sokaktaki ulu ağaçları sulatır, göçmen kuşların yorgunluk atması için, saçak altlarına kuş sarayları yapardık. Bunlara öyle çok örnek var ki, saymakla bitmez.

Harama el sürmezdik: Fransız müellif Motray, 1700'lerdeki halimizi şöyle anlatıyor: "Türk dükkânlarında hiçbir zaman tek meteliğim kaybolmamıştır. Ne zaman bir şey unutsam, hiç tanımadığım dükkâncılar, arkamdan adam koşturmuşlar, hatta birkaç kere Beyoğlu'ndaki ikametgâhıma kadar gelmişlerdir."

Medeni idik: İngiliz sefiri Sir James Porter ise, 1740'ların Türkiye'si için şunları söylüyor: "Gerek İstanbul'da, gerekse imparatorluğun diğer şehirlerinde hüküm süren emniyet ve asayiş, hiçbir tereddüde imkân bırakmayacak şekilde ispat etmektedir ki, Türkler çok medeni insanlardır."

Dosdoğruyduk: Fransız generallerden Comte de Bonneval ise, şu hükmü veriyor: "Haksızlık, murabahacılık [aşırı kâr koyma, tefecilik], inhisarcılık [tekelcilik] ve hırsızlık gibi suçlar, Türkler arasında meçhuldür... Öyle bir dürüstlük gösterirler ki, insan, çok defa Türklerin doğruluklarına hayran kalır."

Hırsızlık nedir bilmezdik: Fransız müellif Dr. Brayer, 1830'ların İstanbul'unu getiriyor önümüze: "Evlerin kapısının şöyle böyle kapatıldığı ve dükkânların çoğunlukla umumî ahlâka itimaden açık bırakıldığı İstanbul'da her sene azami beş-altı hırsızlık vakası görülür."

Ubicini, Dr. Brayer'i şöyle doğruluyor: "Bu muazzam payitahtta dükkâncılar, namaz saatlerinde dükkânlarını açık bırakıp camiye gittikleri ve geceleri evlerin kapısı basit bir mandalla kapatıldığı halde, senede dört hırsızlık vakası bile olmaz. Ahalisi sırf Hıristiyan olan Galata ile Beyoğlu'nda ise hırsızlık ve cinayet vakaları olmadan gün geçmez."

Naziktik: Edmondo de Amicis isimli İtalyan gezgini, yine 1880'lerin "biz"ini anlatıyor bize: "İstanbul Türk halkı Avrupa'nın en nazik ve en kibar insanlarıdır. Sokakta kavga enderdir. Kahkaha sesi, nadirattan işitilir. O kadar müsamahakârdırlar ki; ibadet saatlerinde bile camilerini gezebilir, bizim kiliselerde gördüğünüz kolaylığın çok fazlasını görürsünüz."

Cihana örnektik: Türkiye Seyahatnâmesi'yle meşhur Du Loir'un 1650'lerdeki hükmü şöyle: "Hiç şüphesiz ki, ahlâk bakımından Türk siyasetiyle medeni hayatı bütün cihana örnek olabilecek vaziyettedir."

Şefkatimiz yalnızca insana yönelik değildi, hayvanları, hatta bitkileri bile kapsıyordu.

Hayata karşı saygılıydık: Bu konuda dilerseniz Elisee Recus'u dinleyelim, bize 1880'lerdeki halimizi anlatsın:

"Türklerdeki iyilik duygusu, hayvanları dahi kucaklamıştır. Birçok köyde eşekler haftada iki gün izinli sayılır... Türklerle Rumların karışık olarak yaşadığı köylerde ise, bir evin hangi tarafa ait olduğunu kolaylıkla anlayabilirsiniz. Eğer evin bacasında leylekler yuva yapmışsa, bilin ki o ev bir Türk evidir." (Küçük Asya, c. 9)

Hayırseverdik: Comte de Marsigli'yi tekrar dinleyelim: "Yazın İstanbul'dan Sofya'ya giderken dağlardan anayol üzerine inmiş köylülerin, yolculara, bedava ayran dağıttıklarına şahit oldum."

Aynı müellif, ceddimizin hayırseverlikte fazla ileri gittikleri kanaatindedir. Şöyle diyor: "Fakat şunu da ifade etmeliyim ki, bu dindarâne hareketlerinde biraz fazla ileri gitmektedirler. İyiliklerini yalnız insan cinsine hasretmekle kalmayıp, hayvanlara ve hatta bitkilere bile teşmil ederler."

Bu tespiti, İslâm ve Türk düşmanı Avukat Guer misallendiriyor: "Türk şefkati, hayvanlara bile şamildir" dedikten sonra şu örneği zikrediyor: "Hayvanları beslemek için vakıflar ve ücretli adamları vardır. Bu adamlar, sokak başlarında sahipsiz köpeklere ve kedilere et dağıtırlar... Sokaktaki ağaçların kuraklıktan kurumasını önlemek için bir fakire para verip sulatacak kadar kaçık Müslümanlara bile rastlamak mümkündür..."

"Kaçık"lığın kaynağını da veriyor adam: "Birçokları da sırf azad etmek için kuşbazlardan kuş satın alırlar. Bunu yapan bir Türk'e, bir gün, yaptığı işin neye yaradığını sordum. Küçümseyerek baktı ve şu cevabı verdi: 'Allah'ın rızasını tahsile [kazanmaya] yarar.'"
ALINTIDIR.



Ne dersiniz? Galiba, geçmişimizden uzaklaşmak, bize çok pahalıya patladı.

İşte sorulmaya değer ve cevaplanması gereken soru:

"Bizde, o zaman var olup da bugün olmayan nedir? Nasıl kaybettik? Nasıl buluruz?"

CeSaR
17-02-2007, 17:47
Sultan IV. Murad Han
http://img246.imageshack.us/img246/3127/17oi0.jpg
Babası: Sultan 1. Ahmed
Annesi: Kösem Sultan (Mahpeyker)
Doğum Tarihi: 27 Temmuz 1612
Tahta Çıkışı: 10 Eylül 1623
Ölümü: 19 Şubat 1640 gecesi

I. Ahmed’in Mah-peyker (Kösem) Sultân adlı hanımından 28 Cemaziyülevvel 1021 (27 Temmuz 1612) tarihinde İstanbul’da dünyaya gelmiş oğludur. 1032/1623 tarihinde Veliahd Şehzâde Murad, Dördüncü Murad ünvanıyla 11 yaşını 1 ay 15 gün geçe tahta çıkmıştır. Bunun en önemli sebebi, Sultân Mustafa’nın şuurdan mahrum bulunması ve Devletin de Erzurum Valisi Abaza Mehmed Paşa’nın isyanı ve benzeri olaylar sebebiyle müthiş bir zaafa maruz kalmış olmasıydı. Tecrübeli devlet adamı Sadrazam Kemankeş Ali Paşa, Şeyhülislâm Yahya Efendi ve Kazaskerlerle de meşveret ederek, çocuk yaşta olmasına rağmen Sultân Ahmed’in en büyük ve erşed şehzâdesi Murad’ın Padişah olmasını zaruri görmüşlerdi. Mecnûnun yani akıl hastasının imâmeti yani Halife olması caiz görülmediğinden Padişah’ın hal‘i gerektiğini ve oğluna dokunulmayıp Saray’daki odasında göz hapsine alınacağını Vâlidesine ilettiler ve 9 Eylül 1623 sabahı Sultân Murad’ı halife ve hükümdâr ilan ettiler.Sultân Murad, Ebâ Eyyub’ül-Ensârî türbesinde, asrın maneviyat reislerinden Aziz Mahmûd Hüdâyî’nin eliyle kılıç kuşanmıştır.

IV. Murad’ın saltanat devresini iki ana bölüme ayırmak icab etmektedir:

Birinci Safha: IV. Murad’ın ismen Padişah olduğu, ancak devleti annesi Kösem Sultân ile Sadrazamlarının ve Şeyhülislâm ve benzeri devlet adamlarının yönettiği devredir (1032/1623-1041/1632). Bu devre, 8 küsur sene devam etti.

Sultân Murad işbaşına geldiğinde, Yeniçeriler çok fazla şımarmışlardı. Padişahın huzuruna kadar giren yeniçeri ağaları ve ocak çorbacıları, Padişahın adamlarını katletmeye kadar işi vardırmışlardı. Memlekette rüşvet ve yolsuzluk aşırı derecelere ulaşmıştı. Dış ve iç hazineler bomboş olduğundan ocaklara cülûs bahşişi bile verilememekteydi. Hatta Enderun’daki altın ve gümüş eşya Darphâneye gönderilerek cülûs bahşişi verilmeye çalışılmıştı.

Devletin itibarı ve siyasi durumu da iyi değildi. Erzurum Valisi Abaza Mehmed Paşa isyan etmiş ve eline geçirdiği yeniçerileri katletmeye başlamıştı. Sultân Osman’ın kanını isterim diyerek Genç Osman olayını bahane edip Devlete kan kusturmaktaydı. Diğer tarafdan fırsatı ganimet bilen İran da Bağdad’da isyan çıkartmış ve hatta Bağdad’ı ele geçirmişti. Kısaca içeride celâlî denilen zorbalar ve dışarıda da İranlılar Osmanlı Devleti’ni sarsmaktaydı.

Böyle bir durumda IV. Murad’ın tahta geçmesine vesile olan Sadrazam Kemankeş Ali Paşa da gururlanmış ve suiistimallere başlamıştır. Bunu fark eden ve hakkı söylemekten çekinmeyen Şeyhülislâm Yahya Efendi, 1032/1623 Ramazan Bayramında vâki olan ziyâretinde Sadrazamın rüşvet ve zorbalıklara göz yumduğunu Padişah’a iş‘âr edince, durumu öğrenen Sadrazam hemen onun da aleyhine geçmiş ve dürüst Şeyhülislâm’ı bir kısım yalan ve iftiralarla görevinden aldırarak yerine biraz da sâkin tabî’atlı olan Es’ad Efendi’yi tayin ettirmiştir. Bu da devlet için büyük bir problemdir.

Böylesine sıkıntılarla Padişah olan IV. Murad, bizzat hükmedemiyordu. Hâkim devlet ricâli ve annesi idi. Şeyhülislâm Yahya Efendi’yi görevden aldıran ve suiistimallere adı karışan Kemankeş Ali Paşa’nın Padişah’tan Bağdad’ın düşmesini yalan söyleyerek saklaması, bardağı taşıran son damla oldu. Verilen idam kararıyla hayatına son verilen Sadrazamın yerine tecrübeli devlet adamı ve Kubbealtı veziri Çerkes Mehmed Paşa getirildi. Abaza Mehmed Paşa’yı takip için Doğu Anadolu’ya kadar gelmişti; ancak yolda vefât etti ve yerine Diyarbekir Beylerbeyisi Hâfız Ahmed Paşa tayin edildi. Kösem Sultân’ın büyük kızı Ayşe Sultân ile evlenip Damad sıfatını da alan Hâfız Ahmed Paşa, Abaza Mehmed Paşa’nın affedilip Erzurum Valiliğinde ibkası üzerine, Bağdad’da Bekir Subaşı’nın çıkardığı isyanı bastırmak üzere Bağdad tarafına serdar-ı ekrem ve sadrazam olarak hareket etti. İyi bir komutan olmadığından muvaffak olamadı ve 1626 yılında azledildi. İran Şahı Şah Abbas Bağdad isyânını körüklüyor ve hatta gönderdiği askerlerle onları destekliyordu. Bağdad Valiliği Bekir Subaşı’ya verilerek mesele halledilmek istendi.

Yerine Damad Halil Paşa ikinci defa sadrazam oldu ve yeniden patlak veren Abaza isyânını bastırmak üzere Erzurum’a gönderildi. Ancak bu da başarılı olamadı ve 1628 yılında görevden alındı. Bunun yerine muhteris, otoriter ve becerikli bir komutan olan Dâmâd Hüsrev Paşa Sadrazamlığa getirdi. Önünde Abaza isyanını bastırmak meselesi vardı. Büyük bir mahâretle bu problemi, 1628 yılının 9. ayında çözdü ve Abaza’nın askerleri terhis olundu ve kendisi de İstanbul’a getirildi. Sultân Murad, ağabeyi Osman’ın kanı için mücadele eden bu komutanı Bosna Beylerbeyi yaparak taltif etti. Mesele de halledilmiş oldu.

Ancak bu sırada İran Şahı Bağdad’da ikinci isyanı çıkarmış ve Bağdad üzerine yürüyerek burayı işgal etmişti. Bu İran’la savaş yapılacak demekti. Yeniçeriye dayanan ve emniyet ve âsayişi temin ediyorum diyerek epeyce zulümler icra eden Hüsrev Paşa, bizzat Bağdad üzerine yürüdü. Ancak Bağdad’ı alamadı ve 1631 yılının onuncu ayında bu görevden azledildi. Yerine de yine Dâmâd Hâfız Ahmed Paşa getirildi.

Hâfız Ahmed Paşa’nın işi zordu. Zira hem Tokat’taki ma’zul sadrazam ve onun işbirlikçisi olan Damad Receb Paşa ile uğraşmak zorundaydı ve hem de İran Devletine karşı olan savaşı yönetecekti. Gerçekten ikincisine sıra gelmeden hayatı sona erdi. Zira IV. Murad’ın zorba başı dediği Damad Receb Paşa yeniçeriyi ve kapıkulu sipahilerini isyana teşvik etti. Maalesef bütün bu isyan tahriklerinde Nâibe-i Saltanat Kösem Sultân’ın da müdahalesi vardı ve isyancıları destekliyordu. Bütün arzuları kukla bir padişahla devleti idare etmekti. 19 Receb isyanı diye bilinen bu isyan neticesinde Hâfız Ahmed Paşa, Padişah’ın gözü önünde isyancılar tarafından öldürüldü ve Zorbacı başı Receb Paşa 1632 yılının bu zorlu günlerinde Sadrazamlığa getirildi.

Sultân Murad, zorbacı başı Receb Paşa’nın entrikalarının ardında mâzul Sadrazam Hüsrev Paşa’nın bulunduğunu biliyordu. Ayrıca isyan eden zorbalar, sadece Ahmed Paşa’nın öldürülmesiyle yetinmiyorlardı. Es’ad Efendi’den sonra yeniden Şeyhülislâm olan Yahya Efendi’nin de bu görevden alınmasını istiyorlardı. Nitekim alındı ve yerine Ahizâde Hüseyin Efendi Şeyhülislâmlığa getirildi. İsteklerinin sonu gelmiyordu. Sultân Murad evvela, Murtaza Paşa’yı tavzif ederek Tokat’taki Hüsrev Paşa’nın ele geçirilmesini istedi; teslim olmadı ve sonra da öldürülüp halka cesedi teşhir edildi. Bunun üzerine Receb Paşa yeniden kapıkulu askerlerini tahrik ederek 20 Şaban ihtilali diye bilinen ikinci isyanı çıkarttı. Veliahd Şehzâde Bâyezid Padişah yapılmak istendi; ancak muvaffak olunamadı. IV. Sultân Murad, ipleri ele almaya başlamıştı ve hemen devleti tehlikeye sokan Recep Paşa’yı 18 Mayıs 1632 tarihinde idam ettirdi.

Bunun üzerine Sultânahmed Meydanına toplanan isyancı askerler yeniden anarşi çıkarmak istediler. Ancak Sultân Murad zeki davrandı ve açık bir divan yaparak âlimler, devlet ricâli ve askerlerin huzurunda, halkın da duyabileceği şekilde tarihî bir nutkunu îrâd eyledi. Anarşinin devletin temellerine girdiğini, ordunun savaşamaz hale geldiğini, askerin siyâset ile uğraşmaktan işini yapamadığını, devleti bir avuç zorba ve hırsıza yedirmeyeceğini, şerî’ata, kendisine ve kanuna itaat etmeyen kim olursa olsun hakkından geleceğini bildirdi. Padişah, “Allah’a, O’nun Peygamberine ve sizden olan ülü’l-emre itaat ediniz” mealindeki âyeti okudu ve tefsir etti. Arkasından “Habeşli bir köle dahi olsa başınızdaki âmirlere itaat ediniz” manasını taşıyan hadisi zikredip şerh etti. Ve şununla bağladı: “Sizin sadakatiniz şu vakit doğrudur ki, aranızda tefrikaya mahal vermeyesiniz. Aranızdaki müfsidleri barındırmayasınız. Allah’ın emrine ve Resûlüllah’ın hadisine aykırı hareket edenleri desteklemeyesiniz. Ben ki, halifeyim, bana itaat etmeyip celâliler ve haricîler mesabesindeki eşkıyaları desteklerseniz, memleketin hali ne olur?”.

Bu fevkalade ikna edici konuşmayı dinleyen halk ve devlet ricali, Padişah lehine çok büyük tezâhürât yaptılar ve IV. Murad’ın asıl saltanat yılları başlamış oldu.

İkinci Safha: IV. Murad’ın ikinci ve asıl saltanat safhasıdır ki, Receb Paşa’nın katledilip zorbaların tasfiye edildiği 1041/1632 yılından başlar ve vefâtına yani 1640 yılına kadar devam eder. Son sekiz yıl Sultân Murad’ın asıl saltanat yıllarıdır.

IV. Murad 21 yaşına gelmiş ve çocukluk devresini bitirerek devleti idare edecek tecrübeye sahip olmuştu. Devletin idaresini ele alır almaz, Tabanı Yassı Mehmed Paşa’yı sadrazamlığa getirdi. Evvela devlet toprakları üzerindeki emniyet ve âsâyişi temin etmeye başladı; sonra da Devleti tehdit eden başta İran olmak üzere dış tehlikelere yöneldi. Şimdi bunları da çok kısa olarak özetleyelim:

1) IV. Murad’ın ilk yaptığı icraat, Ağabeyi Genç Osman’ın ölümüne yol açan ve memlekette huzuru bozan zorbacıların elebaşılarını teker teker temizlemek oldu. Gerçekten Saka Mehmed, Gürcü Rıdvan, Cadı Osman ve benzeri eşkıya reisleri hemen idam edildi. Bunlardan Beyşehri, Seydişehri ve çevresini kasıp kavuran Deli İlâhî, İstanbul’a getirilerek katl olundu. Balıkesir çevresinde Solakoğlu diye bilinen İlyas Paşa, Küçük Ahmed Paşa’nın gayretleriyle ele geçirildi ve ortadan kaldırıldı. Yine Lübnan ve Suriye taraflarında zulüm rüzgarları estiren Dürzi lider Maanoğlu Fahreddin ve oğlu Mes’ud da İstanbul’a celb olunduktan sonra 1635 yılında idam edildiler.

2) İstanbul’da 1043/1633 yılında çıkan ve İstanbul’un yaklaşık beşte birini yakıp yıkan büyük yangın üzerine, bunu da bahane eden IV. Murad, zamanın Şeyhülislâmı Ahi-zâde Hüseyin Efendi’den de fetvâ alarak, tütün ekmeyi ve tütün içmeyi yasaklamıştır. Ancak Şeyhülislâmdan aldığı fetvâyla bununla kalmamış ve çıkarılan yasağa uymayanları, devlete isyan etmiş kabul edip katl etmeye başlamıştır. Solakzâde, tütün yüzünden katle şer‘î cevaz veren Şeyhülislâm sonradan idam edilince, kendisi hakkında “Cezây-ı sezâsını buldu” ifadesini kullanmıştır. IV. Murad, tütün yasağı ile yetinmemiş ve o devirde zorbaların, işsizlerin ve de eşkıyanın toplantı yerleri haline gelen kahvehâneleri de hem kapatmış ve hem de yasağa rağmen içki içip sarhoş olanları gerekli cezalarla cezalandırmıştır. Her iki hadiseyi de, memlekette kaybolan huzuru yeniden tesis etmek gayesiyle ve de eşkıyanın gözünü korkutmak için yaptığı ifade edilen Sultân Murad, bazı tarihçilere göre, bütün Osmanlı arazilerinde yaklaşık 20.000 eşkıyayı ortadan kaldırmıştır. Elbette ki bütün tasfiyeler sırasında bazı mazlumlar da zulme maruz kalmış olabilir.

3) Sultân Murad’ın eski Osmanlı Padişahlarından farklı olarak yaptığı bir icraat da, o zamana kadar “Görevden azl olunur ve nefy olunabilir; ancak katl olunmaz” diye bilinen kuralı çiğneyerek, ulemâ sınıfından bazı insanları da idam ettirmesidir. 1043/1633 yılında İzmit, İznik ve Bursa taraflarına doğru düzenlediği teftiş seyahatinde, rüşvet iddiaları ve yolsuzluk ithamları yüzünden İznik Kadısını idam ettirmiştir. Bu durumu, teessüfle Vâlide Sultân’a bir tezkire ile duyuran ve tezkiresinde “Kendülerini bedduadan sakınırız. Umulur ki, siz kendilere nasihat buyurub âlimler zümresinin hayır duasını aldırasınız; ecdadının hürmet gösterdiği bu zümreye Padişah da hürmet göstere” ifadelerini kullanan Şeyhülislâm Ahi-zâde Hüseyin Efendi, Vâlide Sulân tarafından hemen menfi ithamlarla Padişah’a ihbar edilmiştir. Maalesef Sultân Murad, Şeyhülislâmı Padişaha isyan hazırlığı suçundan idam ettirmiştir. Bu Şeyhülislâm, kardeş katline de karşı çıkan ve bunu bizzat Sultân Murad’a hatırlatan cesur bir ilim adamıdır.

4) Osmanlı Devleti’nin iç ahvâlindeki bu karışıklıktan istifade eden İran Şah’ı, yeniden Bağdad’a saldırmış ve Bağdad’ı ele geçirmiştir. Padişah, sadrazamları tarafından yapılan harekâtlar netice vermeyince, bizzat kendisi İran üzerine iki ayrı sefer düzenlemiştir. Birinci İran Seferi, Revan Seferi diye meşhurdur. 1635 yılında yapılan bu sefer neticesinde, Revan (Erivan) alınarak Tebriz taraflarına da akın yapılmıştır. On ay sürmüştür. İkinci İran seferi ise, Bağdad Seferi diye bilinmektedir. İranlıların Revan’ı yeniden ele geçirmeleri üzerine 1638 yılında Padişah Bağdad’a yürümüştür. Uzun süren bir muhasaradan sonra 1639 yılında Bağdad yeniden Osmanlı Ülkesine katılmıştır. Bu savaşta Osmanlı Sadrazamı Tayyar Mehmed Paşa şehid olmuştur. Daha sonra Kemankeş Kara Mustafa Paşa’nın başkanlığında yürütülen sulh müzâkereleri neticesinde İranlılarla Kasr-ı Şirin Andlaşması yapılmış ve savaşlara son verilmiştir. Bu antlaşma ile Erivan ve Azerbaycan İran’da; Bağdad ve havalisi ise Osmanlı Devleti’nde kalmıştır. Artık, IV. Murad, Fâtih-i Bağdad ünvanını kazanmıştır.

Sultân Murad, büyük bir karşılama ile İstanbul’a döndü. Ancak nikris hastalığına müptelâ idi. Nihâyet tedâviler netice vermeyince, Ramazan Bayramının 2. günü yatağa düşen Sultân, 8.2.1640 tarihinde vefât eyledi. Cenaze merâsiminde gazalarda bindiği üç atının eğerleri ters takılarak cenazenin önünde yürütülmesi, İslâmiyet’te yok ise de, İslâma kesin aykırı bir âdet de değildir .

10.09.1623 Sultan Mustafa’nın tahttan indirilmesi.Sultan IV. Murad’ın tahta çıkarılması.
11.01.1624 Bağdad’ın Safavilerin eline geçmesi.
03.04.1624 Veziriazam Kemankeş Kara Ali Paşa’nın idamı, yerine Çerkes Mehmed Paşa’nın sadareti.
28.05.1624 Abaza Paşa isyanının bastırmak için ordunun Veziriazam kumandasında harekete geçmesi.
07.1624 Kırım isyanı.
05.09.1624 Kayseri çevresinde Abaza Paşa’nın etkisiz kılınması.
12.1624 Cennetoğlu isyanı.
28.01.1625 Çerkez Mehmed Paşa’nın ölümü.
08.02.1625 Diyarbakır Beylerbeyi Hafız Ahmet Paşa’nın sadareti.
05.10.1625 Karadenizde Kara-Harman zaferi.
11.11.1625 OrdununBağdad’a ulaşması.
13.11.1625 Bağdad Kuşatması.
29.04.1626 Osmanlı-Safavi görüşmeleri.
03.07.1626 Bağdad kuşatmasının kaldırılması.
01.12.1626 Hafız Ahmet Paşa’nın azli; yerine Halil Paşa’nın sadareti.
04.12.1626 Yeni Sadrazamın Abaza Paşa isyanını bastırmak için hareketi.
03.1627 Ordunun Erzurum’a gelişi.Erzurum kuşatması.
25.09.1627 Kuşatmanın başarısız kalışı.
20.12.1627 Ordu’nun Tokat’a ulaşması.
06.04.1628 Halil Paşa’nın azli; yerine Ekrem Hüsrev Paşa’nın sadareti.
30.08.1628 Ordunun ikinci Erzurum kuşatması.
22.09.1628 Abaza Paşa’nın teslim olması.
14.10.1628 Ordunun Erzurum’dan-İstanbul’a dönüşü.
10.06.1629 Hemedan ve Bağdad seferinin başlaması.
21.08.1629 Ordu’nun Konya-Diyarbakır-Halep-Musul’a hareketi.
28.01.1630 Ordu’nun Musul’dan hareketi.
05.05.1630 Mihriban zaferi.
15.05.1630 Mihriban’dan Hemedan’a hareket.
14.07.1630 Çemhal zaferi.
24.08.1630 Ordu’nun Kasr-ı Şirin’e ulaşması.
05.10.1630 Bağdad’ın ikinci kuşatması.
14.11.1630 İkinci kez Bağdat kuşatmasının kaldırılması.
12.12.1630 Ordu’nun Musul’a dönüşü.
06.09.1631 Ordu’nun Diyarbakır’da kışlaması.
25.10.1631 Veziriazam Hüsrev Paşa’nın azli.Müezzinzade Hafız Ahmet Paşa’nın sadareti.
18.11.1631 Ordu’nun İstanbul’a dönmesi hakkında emir.
10.02.1632 Zorbaların Topkapı Sarayı’na saldırıları.Veziriazamı öldürmeleri.Topal Recep Paşa’nın sadareti.
08.06.1632 Sultan IV. Murad’ın Devlet idaresini doğrudan ele alması.
08.1632 Balıkesir bölgesinde isyan.
02.09.1633 Büyük İstanbul yangını, şehrin beşte biri yandı.
16.09.1633 Kahvehanelerin kapatılması ve tütün yasağı.
15.10.1633 Van Kalesi’nin Safavi kuşatmasından kurtarılması.
17.12.1633 Ordu’nun Haleb’e gelmesi.
07.01.1634 Sultan IV. Murad’ın ilmiye sınıfını etkisiz kılması. Şeyhülislâmın idamı.
08.04.1634 Sultan IV. Murad’ın Lehistan Seferi için İstanbul’dan Edirne’ye hareketi.
27.07.1634 Lehistan Hükümeti’nin Osmanlı şartlarını kabul etmesi.
23.08.1634 Abaza Paşa’nın idamı.
09.1634 Lehistan barışı.
27.01.1635 Şair Nef’i’nin idamı.
10.03.1635 IV. Muradın Revan seferine çıkışı.
03.07.1635 Sultan IV. Murad’ın Erzurum’a girişi.
26.07.1635 Ordu’nun Revan önüne gelişi.
08.08.1635 Revan Kalesi’nin teslim alınması.
11.09.1635 Tebriz şehrinin işgali.
30.09.1635 Ordu’nun Van’a gelişi.
21.10.1635 IV. Murad’ın Diyarbakır’a ulaşması.
04.11.1635 IV. Murad’ın Diyarbakır’dan İstanbul’a hareketi.
27.01.1636 IV. Murad’ın İstanbul’a girişi.
01.04.1636 Erivan’ın Safaviler eline geçmesi.
03.10.1636 Szalonto bozgunu.
02.02.1637 Veziriazam Mehmed Paşa’nın azli, Bayram Paşa’nın sadareti.
07.03.1637 Ordu’nun doğu seferine başlaması.
05.07.1637 Azak Kalesi’nin Rusların eline geçmesi ve yıkarak geri çekilmeleri.
08.04.1638 IV. Murad’ın Bağdat Seferine çıkması.
22.07.1638 Ordu’nun Haleb’e ulaşması.
26.08.1638 Veziriâzam Bayram Paşa’nın ölümü.
27.08.1638 Diyarbakır Beylerbeyi Tayyar Mehmed Paşa’nın sadareti.
03.09.1638 Ordu’nun Veziriâzam kumandasında Diyarbakır’dan hareketi.
15.11.1638 Bağdat Kuşatması.
19.12.1638 Muharebenin başlaması.
23.12.1638 Veziriazam Tayyar Mehmed Paşa’nın ölümü, yerine Kaptanı Derya Kemankeş Kara Mustafa Paşa’nın sadareti.
24.12.1638 Bağdad’ın ele geçirilmesi (teslimi).
25.12.1638 Safavi kuvvetlerinin yok edilmesi.
26.12.1638 IV. Murad’ın İmam-ı Azam türbesini ziyaret etmesi.
14.01.1639 IV. Murad’ın Bağdat’tan hareketi.
27.01.1639 Padişahın Musul’a gelişi ve Safavi Hükümdarına ihtarı.
05.02.1639 Padişahın Diyarbakır’a gelişi.
23.03.1639 Veziriâzam Kemankeş Kara Mustafa Paşa’nın İran seferi.
29.04.1639 Safavi elçisinin Veziriâzam tarafından kabulü.
17.05.1639 Osmanlı-İran Hududunu çizen Kasrı Şirin Andlaşmasının imzalanması.
12.06.1639 Sultan IV. Murad’ın İstanbul’a dönüşü.
05.01.1640 Kemankeş Kara Mustafa Paşa’nın İstanbul’a dönüşü.
09.02.1640 Sultan IV. Murad’ın vefatı.Sultan İbrahim’in tahta çıkması.

KaLpsiz
17-02-2007, 21:45
^^DELİKIZ^^ (http://www.2de1.net/../member.php?u=4748)

RoSe_Lu (http://www.2de1.net/../member.php?u=147)

CeSaR (http://www.2de1.net/../member.php?u=634)


Harikasınız arkadaşlar çok teşekkürler paylaşımlarınız çok güzel devamını bekliyorum okumaktan gerçekten keyif alıyorum.. ;)


+rep'leriniz gönderildi..

küstah
17-02-2007, 23:21
eyvaLLah...bnde burdaımm ;)

CoCoStar
18-02-2007, 13:12
mendee mendeee (:

fuzuli
18-02-2007, 13:18
İKİNCİ ABDÜLHAMİT
HAYATI
--------------------------------------------------------------------------------

Sultan İkinci Abdülhamid 21 Eylül 1842 tarihinde İstanbul'da doğdu. Babası Sultan Birinci Abdülmecid, annesi Tir-i Müjgan Kadın Efendi'dir. Annesi Çerkezdir. Sultan İkinci Abdülhamid çok küçük yaşta iken annesini kaybettiği için öksüz büyüdü ve onu üvey annesi Piristu Kadın yetiştirdi. Çocukluğunda çok zayıf bir bünyeye sahip olan Sultan İkinci Abdülhamid sık sık hasta olurdu. Babasının padişahlığı sırasında bu durumu yüzünden özel ilgi gördü. Çok hoşgörülü bir ortamda büyüdü. Kültür derslerinin yanında musiki dersleri aldı ve piyano çalmayı öğrendi.

Bekarlığı sırasında çok serbest bir hayat yaşayan Sultan İkinci Abdülhamid, evlendikten sonra tüm boş zamanını ailesiyle, çocuklarıyla geçirmeye başladı. Sultan İkinci Abdülhamid, yıkılmak üzere olan Osmanlı İmparatorluğu'nu 33 yıl ayakta tutmayı başarmış büyük bir padişahtır. Dindar bir insan olan Sultan İkinci Abdülhamid ibadetlerini aksatmazdı. Hayırsever ve cömert bir insan olan Sultan İkinci Abdülhamid, sıradan bir vatandaş gibi yaşardı. Yunan seferi sırasında, kendisine hazinede yeterli para bulunmadığı söylenince, atalarından kalma şahsi servetinden masrafları karşılamış, devletten beş kuruş almamıştı.

Boş vakitlerini marangozhanede geçirir, harika eşyalar yapar, bunları sattırır ve parasını fakire fukaraya dağıttırırdı. Son derece şefkatli bir insan olan Sultan İkinci Abdülhamid'in kendisini öldürmek isteyenleri bağışlaması, dünya siyaset tarihinde görülmemiş bir olaydır. Sultan İkinci Abdülhamid, kültüre önem vermiş ve eğitim konusunda hizmet verecek birçok mekan yaptırmıştır.

Üniversiteler, Güzel Sanatlar Akademisi, Ticaret ve Ziraat Okulları kuran Sultan İkinci Abdülhamid, ilk ve orta dereceli okullar, dilsiz ve kör okulları, kız meslek okulları da yaptırmıştır. Vilayetlere liseler, kazalara ortaokullar kurmakla beraber, ilkokulları köylere kadar ulaştırdı.

İstanbul'da Şişli Etfal Hastahanesi'ni ve Darülaceze'yi kendi şahsi parasıyla yaptırdı. Hamidiye adı verilen nefis içme suyunu borularla İstanbul'a getirtti. Karayollarını Anadolu içlerine kadar uzatan Sultan İkinci Abdülhamid, Bağdat'a ve Medine'ye kadar da demiryolları döşetmiştir. Büyük şehirlere atlı tramvay hatları döşetti.

CeSaR
18-02-2007, 13:38
Saoloasın fuzuli ellerine sağlık II.Abdülhamid han .Osmanlı Devleti'ine yıllarca hizmette bulunmuş kendisine yapılan ihanetlere şiddetle değil sabırla karşılık vermiş ceza yerine affetmeyi tercih etmiş büyük ve soylu bir padişah..burun bile kanatmadan siyaset dehasıyla osmanlı topraklarını o karışıklıkda tutmayı ve genişletmeyi başarmış iradeli bir sultan..
hakkında Biskmark'ın:"Dünya'daki siyasetin %96 'sı Abdülhamid Han'da %3'i bende %1'de diğer devlet adamlarındadır"dediği dahi bir hükümdar....

böyle bir padişahın torunu olmak her insana nasib olmaz son derece gurur duymak hakkımız..

tekrar teşekkürler fuzulii...

fuzuli
18-02-2007, 22:03
ewet CeSaR dediğin gibi etrafı masonlar, sebataycılar, siyonistler, hainler ile çevrili iken bile bu ülkeyi en iyi biçimde idare edebilmiş ama malesef hiç bir zaman gereken saygıyı ilgiyi görememiş bir zattır 2.Abdülhamit...
Abdestsiz bir belgeyi imzalamayacak kadar da dinine bağlı bir insandır...
asıl güzel yorumun için ben teşekkür edrim...

KaLpsiz
19-02-2007, 04:43
Bu ülkeyi kurtarmak için bir osmanlı şart...

^^SuLuBoYa^^
19-02-2007, 04:57
Osmanlı olursa bu ülke olur mu ki KaLpsiz (http://www.2de1.net/../member.php?u=3)

Kurtulacak bir ülke kalmaz ortada..

fuzuli
19-02-2007, 18:15
İNSAN ABDÜLHAMİT'İN GİZLİ YÖNÜ
Sultan Abdülhamid, zamane yöneticileri gibi devlet hazinesinden yiğitlik yapmaz, her yıl çocukluğundan beri biriktirdiği şahsi hazinesinden bir miktar parayı borcunu ödeyemediği için hapse düşenleri kurtarmaya tahsis ederdi.
Dedem Mustafa Armağan’ın yengesi Hamide Nine, evimize yatılı misafir olarak geldiğinde bizi etrafına toplar, hatıralarını anlatır, ancak konu maaşların masraflara yetmediğine gelince, takılmış plak gibi, “Ah, Sultan Hamid devrinde bolluk bereket vardı. O gittikten sonra her şey pahalandı.” diye söylenirdi. Şimdilerde doğan çocuklar arasında Tayyip isminde artış görüldüğü gibi, o zaman da aileler kızları olursa Hamide, oğulları olursa Hamid ismini koymaya özenir, hatta dedem gibi hızını alamayıp kızına Atiye ismini koyanlar da eksik olmazdı. ‘Hepsini anladık da, bu Atiye ne oluyor?’ diyorsanız bunun ilginç bir hikâyesi var ki, Sultan II. Abdülhamid’in insan yönüne olduğu kadar baba imajına da demir atar sessizce.

Burhan Felek, çocukluk hatıralarını topladığı “Hayal Belde Üsküdar”da Abdülhamid dönemine rastlayan kendi sünnet düğününde bizzat padişahın gönderdiği çeyrek altını avuçlarına aldığı zamanki heyecanını unutamadığını yazar. Tahta çıkış yıldönümü olan 19 Ağustos tarihinde toplu sünnetler düzenleten Abdülhamid, böylece bugün dahi devam eden bir çift geleneği; sünnetlerin ağustos ayında yapılması geleneği ile toplu sünnet törenlerini başlatmış oluyordu. Yani bugün eğer sünnet törenlerini, farkına varmadan ağustos ayına kaydırıyorsak ve toplu sünnet diye bir uygulama varsa, her ikisini de Abdülhamid’in insan kalbine, özellikle de çocuk kalbini kazanma yönündeki mükemmel stratejisine borçluyuz. Artık törenlere çeyrek altın gönderen bir Abdülhamid Baba yok; gerçi ama onun ayak izini aramızda görebiliyoruz hepimiz.

İşte “Atiye” ismini Urfa’daki bir aileye kadar yaygınlaştıran şey, Sultanımızın, Tanzimat’la birlikte kimyası bozulan Devlet Baba imajını diriltmek ve sahipsiz olmadıkları duygusunu halka yeniden aşılamak için gösterdiği olağanüstü çabanın sonucuydu. Bürokrasinin kekre yüzüyle muhatap ola ola devlete güveni derinden sarsılmış kitleleri yeniden sarıp sarmalayan ve kendilerini bir büyük ailenin üyeleri, padişahı da babaları gibi görmeleri yönünde güdümleyen Abdülhamid’in, bakanlarını ve vezir vüzerayı da yanına alarak halka o soğuk günlerde yakacak temin etmek için nasıl seferber olduğunu yazmıyor maalesef tarihlerimiz.

Onlar yazmıyor diye, yapılan iyilikler karşısında kalem sonsuza kadar susacak değil elbette. İşte Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyelerinden Nadir Özbek, ABD’de hazırladığı doktora tezinde (İletişim Yayınları tarafından “Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyal Devlet” adıyla 2002’de yayınlandı), Abdülhamid’in bu yardımsever yönüne büyüteç tutuyor ve ortaya inanılması güç bir tablo çıkıyor: Aydınların Kızıl Sultan dedikleri Abdülhamid’i halkımızın hâlâ neden bu denli sevdiğinin ipuçlarını buluyoruz bu kitapta.

Görelim mi ipuçlarından birkaçını?

Önce şu “atiyye” meselesi. Atiyye-i seniyyeler, padişahın geniş bir kitleye sunduğu hediyelerdir. Bu hediyeler, sünnet düğünlerine çeyrek altın göndermekle sınırlı kalmamış, mezuniyet törenlerinde öğrencilere hediye kitap göndermekten tutun da, Üsküdar’da itfaiyeci Mehmet Efendi’nin 7-8 yaşlarındaki zavallı sakat kızına protez bacak yaptırmaya kadar uzanan gerçek bir yardım seferberliğine dönüşmüştür adeta.

Mesela soğuk geçen kış günleri için özel bir komisyon kurulmuş, bunlar (bazılarının bunlara ‘hafiye’ demesinde sakınca yok) evini ısıtacak imkânı bulunmayan haneleri tespit ettikten sonra Hazine-i Hassa Nezareti’nin tahsis ettiği 15,300 kuruş karşılığında 50 ton kömür satın alıp İstanbul’un yoksul halkına dağıtmıştır. Arşiv belgelerinden öğrendiğimize göre, kömürün dağıtıldığı bir semt halkı o kadar memnun olmuştur ki, padişaha bir teşekkür mektubu göndermiştir. Yardımların yalnız İstanbul halkına yönelik olduğunu sanıyorsanız, Abdülhamid’in projesini anlamamış olursunuz. Mesela Filibe’nin fakirlerine kömür yardımı yapıldığını ve onların da padişaha müteşekkir olduklarını belirten bir arzuhal sunduklarını gösteriyor arşivler.

Abdülhamid’in her tahta geçiş yıldönümünde alışkanlık haline getirdiği bir atiyyesi de, borçları yüzünden hapse düşenleri kurtarma operasyonudur. Zamane yöneticileri gibi devlet hazinesinden yiğitlik yapmaz, her yıl çocukluğundan beri biriktirdiği şahsi hazinesinden bir miktar parayı borcunu ödeyemediği için hapse düşenleri kurtarmaya tahsis ederdi. Nitekim 1892 yılında, doğum gününü vesile kılarak komisyona mahkûmların durumunu inceletmiş, tahsis edilen miktarın gerekenden fazla olduğu anlaşılınca affın kapsamı genişletilmiş ve aftan 50 kişinin daha yararlanması sağlanmıştır.

En iyisi çarpıcı bir örnekle konuyu noktalamak.

29 Mayıs 1899’da bir dilekçe gelir Abdülhamid’e. 6 yıl önce sol bacağını kaybeden 26 yaşında bir genç, içine düştüğü sefaleti anlatarak Sultan’dan durumuna bir çare bulmasını ister. Abdülhamid, ilgilenmesi için mektubu Bahriye Nazırı Hasan Hüsnü Paşa’ya ulaştırır. Paşa, raporunda bacağın kalçaya çok yakın bir yerden kesilmiş olduğunu, bu nedenle de, takma ayağın bir korse ile bele bağlanması gerektiğini yazar. Hesap kitap yapılır. Protez, tam 18 liraya mal olacaktır. Konu bu defa Sadrazam Halil Rıfat Paşa’nın masasındadır. Sadrazam paranın ödenebilmesi için padişahın onayını ister. Belgenin kenarına Abdülhamid’in zarif notu, takma bacağın parasının atiye-i seniyye’den ödenmesini buyurmaktadır. (Bkz. Yavuz Selim Karakışla’nın “Toplumsal Tarih” dergisinin Ağustos 2003 tarihli sayısındaki yazısı.)

Talebi, 2 ay gibi kısa bir sürede cevaplanan bu delikanlının kim olduğunu mu merak ettiniz? Söyleyeyim: Bu talihli gencin ismi, Ahmet, Mehmet değil, Kirkor oğlu Onnik’tir. Yani bir Ermeni çocuğu! Osmanlı milletlerini tek bir aile gibi yönetmek için yapılan son soylu girişimdi Abdülhamid’inki.


(ALINTI: Mustafa ARMAĞAN)

{arkadaşlar biraz uzun ama bizim tarih içinde nasıl uyutulmaya çalışıldığımızı çok net ve güzel bi şekilde ele aldığı için aldım buraya...okumanızı tavsiye ederim;)}

DiLrUbA
19-02-2007, 18:24
bende warim en kisa zamandada paylasimlari okucam rosem resimlerin süper olmus :alkiss:

RoSe_Lu
19-02-2007, 18:30
Fuzuli çok güzeldi ;)

emeği geçn arkadaşlara tşkler ...

KaLpsiz
20-02-2007, 15:46
İlk gelen kuvvet ve şehir haricindeki kalelerin alınması

Daha muhasara başlamadan evvel Boğazkesen hisarının yapılmasından sonra Sultan Mehmed, İstanbul'u karadan askerî bir kordon altına aldırmış, şehirden dışarıya ve dışarıdan şehre kimseyi bırakmamaları hakkında kat'i emir vermişti; zaten imparator da dışarıdaki halkı şehre aldıktan sonra kapıları kapatmıştı; fakat denizle muvasala kesilmemişti. Rumlar bu deniz yoluyla sahildeki Türk köylerini basarak bir kısmını esir alıp bir kısmını öldürüyorlardı. 1453 senesi Şubat ayında Sultan Mehmed dökülen topun İstanbul önüne götürülmesini emretti. Top altmış manda ile çekiliyordu; topun kaymaması için iki tarafına iki yüzer asker konmuştu; yolun bozuk kısmında ve köprü yapılacak yerlerde yolu düzletmek ve tahta köprü yapmak için önceden elli inşaat ustası ve iki yüz amele gönderilmişti. Nihayet top İstanbul'dan beş mil uzakta bir yere getirildi.

Topun naklinden evvel on bin kişilik bir kuvvetle Karaca Paşa gönderilerek Misivri, Ahyolu ve Vize ve sair kaleleri aldı. Silivri taraflarındaki diğer bir kale harpen alındı ve Silivri kalesi ise müdafaada diretti; Bigados teslim oldu. Sur önüne getirilen top Karaca Paşa'ya teslim edildi.

Mart başından itibaren Sultan Mehmed eyalet ve sancaklara hükümler göndererek İstanbul aleyhine hareket edileceğini bildirip orduya iltihaklarını emretti. Muvazzaf ve gönüllü olarak gelen kuvvet orduya katılıyordu.

Mora'ya akın

Pâdişâh İstanbul kuşatması esnasında imparatorun kardeşleri olan Mora despotları Tomas ile Dimitriyos taraflarından İstanbul'a yardım yapılması ihtimalini gözönüne alarak buraya Turahan ile oğulları Ahmed ve Ömer Beyleri memur ederek akınlar yaptırarak onlara göz açtırmadı.

Sultan Mehmed’in İstanbul üzerine hareketi

Pâdişah bütün hazırlığını tamamladıktan sonra Rebiülevvel 857/23 Mart 1453'de Edirne'den üzerine hareketi hareket etti. Keşan mevkiinde durarak Çanakkale boğazından geçecek olan Anadolu kuvvetlerini bekledi ve bu kuvvetleri de aldıktan sonra yürüyüşe devam ederek 1453 Nisanı'nın beşinde İstanbul surları önüne geldi ve ertesi gün yani 6 Nisan / 26 Rebîülevvel 1453 cuma günü şehri kuşattı. Haliç'teki Ayvansaray mevkiinden Hrisi Pili (Yaldızlı kapı)'ye kadar karadan bütün suru kuşattı. Bu muhasaranın evvelkilerinden farkı, oldukça gelişmiş olan Osmanlı donanmasının da muhasaraya iştirak etmesi idi.

İstanbul surları

İstanbul surları, Topkapı Sarayı'nın bulunduğu mevkideki Lygos şehri milâttan evvel IX. yüzyılda tesis edilmiş ve yine milâttan evvel 660 senesinde burayı zabt eden Meğaralı Bizas şehre kendi adını vermiş ve Sarayburnu'ndaki ilk tesis olan Akropolü ve şehri, sur ile çevirmiştir. Bu ilk sur, Ahırkapı feneri kuzeyinden başlayarak Ayasofya'nın bulunduğu mevkii içeride bıraktıktan sonra Yerebatan sarayının bulunduğu yerden Demirkapı'ya ve sonra oradan da Sirkeci limanına (Prosphorion mevkiine) inmekte idi. Ligos şehri yedi burçlu olan bu surun içinde bulunuyordu; sahil de surlarla çevrilmişti.

Daha sonra Roma İmparatoru Septim Sever (193-211) burasını genişleterek ikinci bir sur yaptırdı; bu sur, Portaperema yani Balıkpazarı'ndan başlayarak Nur-ı Osmaniye camii mevkii doğuda kalıp Hamzapaşa mescidi yerinden ve Sokullu Mehmed Paşa camii doğusundan geçerek doğuya dönüp Ayasofya'nın güneyinden geçer ve Bizans surlariyle birleşir.

Bu ikinci surdan bir buçuk asır sonra Büyük Kostantin (306-333) Roma'yı sevmediğinden payitahtını Bizans'a naklettirmek için faaliyete geçti (8 Kasım 324); ilk Ayasofya 'yı ve diğer mâbedleri ve bazı binaları yaptırdı ve devlet merkezi olması sebebiyle şehir surların dışına taşmıştı; bunun için Kostantin kendi ismine mensup surları yaptırdı; bu yeni sur evvelkilere nazaran çok geniş sahayı içine aldı. Yeni sur Ayakapısı'ndan başlayarak evvelâ batıya giderek Sultan Selim Sarnıcı'nın (Bonos sarnıcı) kuzeyinden geçerek, sonra güneye doğru dönüp Bayrampaşa deresi, Altımermer, Çukurbostan, Davudpaşa, Hekimoğlu camii'nin yanından geçerek Samatya kapısı yakınından Marmara'ya iniyordu. Kostantin, evvelce yapılmış olan sahil surlarını da tamir ettirdikten başka bu surları kendi yaptırdığı surlara kadar da uzattı.

Bizans'ın nüfusu sonraları daha ziyade arttığından 5. yüzyıl başlarında halk mecburen surlar dışında meskenler yapmışlardı, bu arada imparatora mahsus Vilaharna varoşu —ki on dördüncü mıntıka addediliyordu— yapılarak surlarla çevrildi; bunun üzerine II. Teodosiüs (408-450) surları diye meşhur olan şimdiki surlar yapıldı. Bu surlar Marmara sahilinde Tabakhane kapısından başlayarak Tekirsarayı mıntıkasında mevcut yukarıda adı geçen on dördüncü mıntıka surlarıyla birleştirildi ve aynı zamanda on dördüncü mıntıkanın kuzey batı tarafından uzatılan sur Haliç'e kadar indirilerek Marmara ile Haliç arası tamamlanmış oldu. Bir zelzele neticesinde harap olan Teodosiüs surları tamir edilerek aynı zamanda kara surları önüne araları on beşle yirmi metre açıklıkta ikinci bir sur daha yapılmış ve onun önüne de altı, yedi metre derinliğinde bir hendek açılmıştı, öndeki surun yüksekliği sekiz buçuk, genişliği yani kalınlığı iki metre ve gerideki ikinci surun yüksekliği ise on iki, genişliği de takriben beş metre idi.

kuşatma esnasında surların hali

Sultan Mehmed'in kuşatması esnasında en son yapılan İstanbul surları kara tarafından iyice tamir görüp müstahkem bir durumda bulunduğu halde Marmara tarafındaki surlar hariç olarak Haliç kısmındaki surlar yalın kat olup zayıftı; fakat Haliç'in Sirkeci’den Galata'ya kadar zincirle kapalı olması sebebiyle Osmanlı donanması buraya yani Haliç'e giremediği için bu surlar emniyet altında bulunuyordu; kara surları çift duvarlı (yani içice iki sur) ve çift müdafaa hatlı idiler; birinci sur alınsa bile şehri ikinci sur müdafaa edebilirdi. En öndeki surun duvarları alçak olmakla beraber kuvvetli olup bunun önünde de iki yüz kadem yani yedi metreye yakın yontma taşlarla örülmüş bir hendek vardı, iç taraftaki ikinci sur ise pek metin ve evvelkinden yüksekti.

O derecede ki imparator ile meclis azaları bu çift surdan hangisini müdafaa hattı yapacaklarında tereddüd etmişlerdi; nihayet II. Murad'ın İstanbul'u muhasara ettiği zaman yaptıkları gibi surlardan ikisini de kullanmağa karar verdiler.

İstanbul’a yardımcı kuvvet gelmesi

İmparator, surların tamir ve tahkimi ile kuvvet gelmesinin tertibatıyla meşguldü, şehrin kara tarafındaki kapılarını ördürmüş olup vaziyete intizar ediyordu. 26 Ocak 1453'de İstanbul muhasarasına iştirak etmek üzere iki kadırga ve yedi yüz cenkçi ile Cenevizli Jüstinyani geldi. Bu faal zat, kale tamiri ve müdafaa hazırlıklarında imparatora yardım etti; bu iyi bir kumandan olduğundan imparator bunu başkumandan tâyin ile evvelâ Vilaharna sarayına yakın olan surların muhafazasına memur etti; eğer İstanbul muhasaradan kurtulacak olursa kendisine Limnos adasını verecekti. Fakat sonradan muhasaranın ağırlık merkezi hafif olan surlar tarafına yani, Topkapı ile Edirnekapı arasındaki kısma intikal edince Jüstinyani emrindeki dört yüz zırhlı nefer ve üç yüz denizci efratla bu tarafın müdafaasına geldi.

Bundan başka Papa, muhasara esnasında üç büyük kadırga ile iki yüz asker ve mühimmat ve erzak göndermiş ve otuz geminin daha hazırlanmakta olduğunu da bildirmişti. Bundan başka Sakız Cenevizlileri iki gemi ile yedi yüz ve Ceneviz'den de bir gemi ile üç yüz ve İspanya ile adalardan da kuvvetler gelmişti.

Galata'da bulunan Cenevizliler de imparatorla beraber çalışıyorlar ve İstanbul elden çıkarsa bunun zararının kendilerine de dokunacağını biliyorlardı; bunun için durumu Cenova'ya bildirip kuvvet istemişler ve beş yüz cenkçi ile bir geminin Galata'nın yardımına gelmekte olduğu cevabını almışlardı. Bununla beraber bu bezirganlar her ihtimali gözönüne alarak İstanbul kuşatması başladıktan sonra Osmanlıları da gücendirmek istemeyerek bazı vaadler mukabilinde gizlice onlara da yardım etmeği ihmal etmemişlerdi; daha pâdişâh Edirne'de, iken bunlar bir heyet gönderip dostluk muahedelerini tazelediler. Sultan Mehmed, İstanbul'a yardım etmemek şartıyla Galata Cenevizlilerinin dostluğunun devamını esas koymuştu.

Ticaret maksadıyla Karadeniz ve Azak denizi taraflarına gidip geri dönerek İstanbul'a uğrayan ve Venedik'e gitmek isteyen Venedik gemileri gerek imparatorun ve gerek İstanbul'da oturan Venediklilerin ısrarıyla İstanbul'da alıkonulmuşlardı.

İstanbul’un kuşatılma vaziyeti

Surların dövülmesi için büyük toplar Vlaharna (Tekfur sarayı) ile Edirnekapısı ve Topkapısı karşılarına yerleştirilmişlerdi Bunlardan en büyük top Kaligarya (Eğrikapı) karşısına konmuştu. Fakat bu taraf surlarının pek kuvvetli olmasından dolayı bir netice alınamayacağı düşünülerek buradan kaldırılıp Topkapı'nın kuzey tarafına alınmıştı. Topçular on dört gruba ayrılmış olup bunların üç grubu Vlaharna sarayı kısmında, ikişer grupta Eğrikapı ve Edirnekapısı ve dört grup Topkapı (Ayaromanos) ve üç grup ise Silivrikapısı mıntıkasına yerleştirilmişlerdi. Barbaro'nun kaydından anlaşıldığına göre büyük top dörttü. Kale önünde de top dökülmüş ve top tamir edilmiştir.

Osmanlıların kuşatma kuvvetleri

Pâdişâh karagâhı Topkapısı'nın karşısına tesadüf eden sahanın gerisinde yani Maltepe tarafında idi. Kara surlarının sol cenahı Ayvansaray'dan (Sinegion) Edirnekapı’ya kadar olan kısmı Rumeli beylerbeğisi Dayı Karaca Paşa kumandasında idi. Edirnekapı ile Topkapı arası pâdişâhın bulunduğu merkez kolunu teşkil ediyordu. Topkapı'dan Yedikule’ye kadar olan kısım ise Anadolu beylerbeğisi İshak Paşa ile Mahmud Paşa kumandanları altında bulunuyordu.

İstanbul'un kuşatılmasına iştirak etmiş olan Osmanlıların kuşatma kuvvetleri Osmanlı ordusu mevcudu muhtelif rivayetlere göre yüz elli bin ile iki yüz bin arasında tahmin ediliyorsa da bunun ne kadarının hakikî ordu mevcudu ve ne kadarının gönüllü ve gayrı muharib olduğu bilinmemekle beraber kara ordusu mevcudunun (Kapıkulu ocakları, Rumeli ve Anadolu topraklı yani tımarlı sipahileri; azaplar ve gönüllü olarak yüz bin ile yüz yirmi bin arasında olması ihtimal dahilinde görülmektedir; bu kuvvetin bir kısmı Zağanos Paşa kumandasında olarak Cenevizlilere ait Galata surlarının dışındaki Beyoğlu tarafında bulunmakta idi.

Osmanlı donanması

Nakliye gemileriyle beraber büyük küçük yüz elli parçadan ziyade olduğu söylenen Osmanlı donanmasını bazı Rum tarihleri dört yüz yirmiye kadar çıkarırlar. Bu donanma Baltaoğlu Süleyman Bey kumandasında olup Haliç tarafındaki surlar hariç olmak üzere deniz tarafından İstanbul surlarını kuşatmıştı. Kritovulosa göre, Baltaoğlu, İstanbul fethinden bir buçuk ay evvel 13 Nisan'da Büyükada (Prinkipos) kalesini ve Pâdişâh da boğazdaki Tarabya kalesini zabt ederek onu müteakip aynı günde Burgaz adasındaki kaleyi de elde etmek suretiyle o taraflarda bir istihbarat ve emniyet tertibatı alınmıştı.

Bizans'ın kara ve deniz kuvvetleri

İstanbul'u müdafaa edenlerin mevcudu da belli değildir; bu hususta farklı sayıdaki kaynaklar tetkik edilerek bir fikir elde edilmiştir. Doğruya en yakın olarak muhasara esnasında imparatorluğun hazerî ordusu mevcudu beş bin, muhasaradan az evvel imparatorun şehirde eli silâh tutan halktan topladığı kuvvet (nefir-i âm) ise 4973'dü. Bu kuvvetlerden başka Venedik, Ceneviz ile Girit, Sakız adalarından İspanya, Provanş'dan gelen yardımcı kuvvet mevcudu üç bin olup buna gerek ecnebi ve gerek Rum donanmasından surlarda hizmet gören iki bin gemi mürettebatı ve Şehzade Orhan'ın maiyyetinde bulunan altı yüz Türkün de ilâvesiyle Bizans'ın müdafaa kuvveti de en aşağı on beş bin kadardı. Mamafih bu miktarın muhasaranın devamı esnasında zayiatı telâfi etmek suretiyle artmış olduğuna şüphe yoktur. Surlar üzerinde müdafaa bölgesi yirmi yedi kısma ayrılarak her biri bir kumandana verilmişti. Ayos Romanos yani Topkapı mıntıkası İmparator, Jüstinyani ve Kantakuzen taraflarından müdafaa ediliyordu.

Bizans'ın gerek kendisinin ve gerek yardımcı olarak gelmiş olan donanma mevcudu da muhtelif ebadda olarak sekiz Ceneviz, on beş Venedik, altı adet İtalya Cumhuriyetlerine ait gemi ile