PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Erzurumlu Şahsiyetler ( Ünlüler )




KaLpsiz
11-03-2007, 06:13
Ahmet İhsan Tokgöz ;

1868'de Erzurum'da doğdu. Mekteb-i Mülkiye'yi bitirdi. Hariciye Vekaleti görevinde bulundu. Öğretmenlik ve Beyoğlu Belediye Şube Reisliği yaptı. Servet-i Fünun dergisini yayınladı. Futbol ve spor yazarlığı yaptı. Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi'nin ilk başkanı oldu. 1923 yılında FIFA'nın Cenevre'de düzenlediği toplantıya Türkiye Temsilcisi olarak katıldı. 1924 yılında İstanbul'da vefat etti.

Alvar İmamı Hacı Muhammet Lütfi Efendi ;

Alvar İmamı Hacı Muhammet Lütfi Efendi, 1869 yılında Kındığı köyünde dünyaya gelmiştir. Babası Hacı Hüseyin Efendi, annesi Seyyide Hatice hanımdır.
Tahsilini babası Hacı Hüseyin Efendi’nin yanında tamamlayan Muhammet Lütfü Efendi, 1893 yılında Hasankale’nin Sivaslı Camiine imam olarak tayin edilmiş, daha sonra babası ile birlikte Bitlis’e giderek Hacı Pir-i Küfrevi Hazretlerinin dergâhına intisap etmiştir.
Daha sonra Erzurum’a dönen Muhammet Lütfi Efendi Erzurum’un Dinarkom köyünde imam olarak görev yapmış, 1. Dünya savaşı başlangıcında Erzurum’a dönmüş, bir müddet de Tercan’ın Yavi nahiyesinde hizmet vermiştir.

Kurtuluş savaşında müfrezeler kurarak savaşa iştirak etmiştir. 1939 yılına kadar Alvar köyünde oturan Muhammet Lütfü Efendi Erzurum’a gelerek Mehdi efendi mahallesinde ikamet etmiştir. Kendisini ziyarete gelen herkese daima hüsn-i zan etmeyi hiç kimseyi incitmemeyi, hiçbir ferdi hor görmemeyi ve alırken-satarken insaflı olmayı salıklar, sarhoşları dahi huzuruna kabul eder, fasik, salih diye ayırım yapmaz, herkese teveccühte bulunur ve taltifleri ile memnun ederdi. Muhammet Lütfü Efendi kimsenin kalbini kırmamış bir İnsan-ı Kamil idi.

Şairliği de olan Muhammet Lütfü efendi’nin birçok şiirleri vardır.
Erzurum destanı, İnsan sevgisi, Özlem, Ramazan, Dünya görüşü, Maniler ve Ferdler, Mevlayı sevmek isimli şiirlerinden bazılarıdır.
1956 yılında Erzurum’da vefat etmiştir.

Arif Sağ ;

1945 yılında Erzurum'un Aşkale ilçesi Dağlı Köyü'nde dünyaya gelmiştir.
3-4 yaşlarından itibaren babasının değirmeninde çalışır. Müzikle ilk tanışması burada olur. Sanatçı bu süreci şöyle anlatır;

"Tek bir ses, suyun sesi. Su altta pervanelere vurur. Pervanenin dönerken çıkardığı ses ve bir de iki taşın birbirine sürtmesinin sesi birbirine karışır. O sesi değiştiren tek yabancı unsur vardır. O da kocaman, şakşak denen ağaçtır. Ağacın üzerine nal çakarlar. Taş döndükçe ona sürter, ara sıra taşın çakılları değer, şangır şungur sesler çıkarır. Yani düz sesi bir ritimle, değişik seslerle bozar. Değirmende bu sesleri sürekli dinlemek zorundasınız. Taşlar devamlı döner ve şakşak dediğimiz ağacın üstündeki o nalların sesi değirmen taşına müzikte duyduğun ritmi verir. Ve orada hayal kurarsın, rüya görürsün... Orkestralar yönetirdim orda kendimce. Müziği ben oradan hatırlıyorum. Müziğe kafamı taktığım, müzikle diyalogu kurduğum yıllar o yıllardır..."

Değirmentaşı ve su sesinin uyumu Arif Sağ'ın dinlediği ilk orkestradır. 5 yaşında kavalla, 6 yaşında ise gramofon ve plakla tanışır.
Bağlamayla 7 yaşında iken Erzincan'da 'Kumaş Dede'nin dükkânında tanışır. Burası öyle bir dükkandır ki bağrında Davut Sulari, Aşık Daimi, Ali Ekber Çiçek, Aşık Beyhani, Kemter Yusuf v.b. yetiştirmiştir. 14 yaşına kadar aşıklık geleneğini öğrenip deyişler söylemeye başlayan sanatçı, sonraki yıllarda İstanbul'a gelir ve Aksaray Musiki Cemiyeti'nde Nida Tüfekçi'nin öğrencisi olur.
Bu dönemlerde müzikal altyapısını oluşturma dönemidir. 1960 ve 70'li yıllar Arif Sağ için müzikte arayış yıllarıdır. Arif Sağ'ın, bu dönemin toplumsal hareketlerinin müzikle bağdaşan yanlarından çok, piyasadaki ve resmi kurumlardaki müzik uygulamalarına ağırlık verdiği söylenebilir. İlk plağı "Gafil Gezme Şaşkın Bir Gün Ölürsün’ü bu dönemde, 1963'te çıkarmıştır. 1965'de İstanbul Radyosu'na bağlama sanatçısı olarak girer.

Bu yıllarda Sağ'ın piyasadaki faaliyetleri de devam etmektedir. 45'lik plak dönemi olarak adlandırılan ve yaklaşık 20 yıl devam eden bu sürecin en parlak simalarındandır Arif Sağ... Bu süreçte 45'in üzerinde plak, 200'ün üzerinde beste yapar. Çeşitli sanatçılara bağlamasıyla eşlik etmesinin yanında, - yine bu dönemde- bestelerini de pek çok sanatçıya okutur. Yapılan müzik bugünkü terminolojiyle bir tür arabesk- fantazi benzeridir; bestelerinde ise yerel motifleri çok sık kullanır.Bu da onun halk müziğinden kopamadığı gerçeğinin bir başka göstergesidir.

1975'de kurulan "İstanbul Devlet Türk Müziği Konservatuarı"na "öğretim üyesi" olarak giren Arif Sağ, halk müziği ve bağlama konusundaki akademik çalışmalarını da bu dönemde başlatır. 1982'de konservatuardan ayrılarak, kendi adına "Arif Sağ Müzik Evi"ni kurar. Bu arada Musa Eroğlu, Muhlis Akarsu ve Yavuz Top gibi bağlamanın diğer ustalarıyla Muhabbet serisinin ilk albümünü hazırlar. Uzun bir zamana yayılan bu birlikte çalışma, beş albüm ortaya çıkarır.
1982 yılında İstanbul'da Şan Tiyatrosu'nda ilk 'Bağlama Resitali'ni verir. Sonrasında bu dönemlerde Avrupa'nın birçok ülkesi ile Uzakdoğu'da (Japonya'da) halk müziğimizi ve halk çalgımızı tanıtıcı çalışmalar yapar.
Ülkemizde müzik alanında kişisel renklere ve üstün yeteneklere sık rastlanmasına rağmen, bağlama çalgısında bir ekol yaratan sanatçı sayısı parmakla sayılacak kadar azdır. İşte bunlardan birisi ve -şimdilik - sonuncusu Arif Sağ'dır. Bağlamaya teknik bakımdan hakim olduğu kadar Arif Sağ'ın icrası, yerel tavırlar, repertuar ve duygu bakımından da zenginliklerle doludur. Halk müziği ve bağlama alanında özgün arayışlarını yoğunlaştırarak sürdüren Arif Sağ, bir dönem (1987-1991) parlamentoda "milletvekili" olarak bulunan ilk sanatçıdır.

5 Mayıs 1996'da Almanya Cumhurbaşkanı Sayın Roman Herzog'un desteği ile Köln Flarmoni Orkestrası ile Köln Flarmoni Salonu'nda verdiği konserle Anadolu müziğinin batıya tanıtılmasına ciddi katkılar koymuştur.
1996 yılında Köln Senfoni Orkestrası eşliğinde Erdal Erzincan ve Erol Parlak 'la birlikte Köln'de verdiği konser büyük ilgi görür ve yine aynı yıl Cumhurbaşkanlığı tarafından verilen özel ödülü alır. Arif Sağ, sazında günlük yaşamın ekmek-su gibi doğal bir parçası sayılan Anadolu Aleviliği'nin "aşık-ozan" geleneği ortamında yaşayarak yetişmiştir.

Son olarak 21. 01. 2000 - 05. 02. 2000 tarihleri arasında, İspanya'nın ünlü Flamenko gitaristi Toma Tito ile Avrupa'nın 12 ayrı şehrinde konserler vererek bağlamanın yurt dışında tanınmasını ve hak ettiği övgüyü almasını sağlamıştır.
Sanatçı evli ve iki çocuk babasıdır.

Aşık Erbabi ;

Asıl adı Hüseyin Farki olan bu saz şairimiz Erzurum'un Kara-Ars köyünden olup 1220-1300 (1805-1884) yılları arasında yaşamıştır. Konyalı Veli Efen­di'nin oğlu olan Hüseyin Farki kendisine şeyhi tarafından Erbab denildiği için Erbabi takma adını kullanmıştır, Abdülmecit zamanında bir ara İstanbul'da bulunan, hatta Huzur'a da kabul edilen Erbabi, askerlik hizmetini bitirince memleketi Erzurum'a dönerek, çardaklı kahvehanelerde curasıyla şiirler terennüm etmiştir.

Çağdaşlarından Erzurumlu Emrah, Tokatlı Nuri, Aşık Dertli gibi Erbabi'nin de şiirlerinden, yaşadığı devrin temayüllerine uygun olarak Divan edebiyatına yabancı olmadığı yabancı kelimeye terkipler, Divan teşbihleri, kullanarak hem aruz hem hece vezniyle yazdığı anlaşılmaktadır:

Aşık İshak Kemali ;

1898'de Erzurum'da doğmuştur. 15 yaşından beri şiir yazıp söylemiştir. Bine yakın şiiri vardır. Atışmaları ile ünlüdür.

KOŞMA
Ben bir güzel gördüm canan ilinde
Dudağından damlar bal dane dane
Yazılmış fermanı hazır elinde
Simasında mevcut al dane dane

Etrafında vardır, yeşildir dağlar
Kimisi gülmekte kimisi ağlar
Bahçıvan yok erbap mamurdur dağlar
Her yanda açılmış gül dane dane

Kemali, dünyada neye yaramış
Âşık maşuğunu her an aramış
Altın tarak ile zülfün taramış
Dökülmüş zülfüne tel dane dane




KaLpsiz
11-03-2007, 06:16
Aşık Mehmet Gülhani ;

1946 yılında Hasankale’nin Yayladağ köyünde doğdu. Asıl adı Mehmet Sarıgül’dür. Köyünün ilk öğretmenlerinden olan babası İskender Sarıgül’den aşıklık geleneğini ve şiire ilişkin bilgileri edindi.

İlkokulu köyünde okuduktan sonra ortaöğrenimi Erzurum’da tamamladı.

Gül adlı bir kıza sevdalanan Aşık Gülhani, 17 yaşından itibaren şiir yazıp türkü söylemektedir. Gülhani mahlasını da sevdiği kızın adından esinlenerek kullanmaya başladı.

Aşık Gülhani, yörenin tanınmış aşıklarından Mevlüt İhsani ve Aşık Reyhani’den aşıklığın inceliklerini öğrendi.

Hemen her konuyu işleyen ve eserleri değişik gazete, dergi ve araştırmalarda yayımlanan Gülhani’nin şiirlerinden oluşan "Gülhani Divanı" (1979) adlı bir kitap Ensar Aslan tarafından hazırlandı.


Anlayamadım

İnsan ağaç gibi dünya bir bahçe
Hangi ayda bitti anlayamadım
Hayat bina üstü kapalı baca
Nasıl temel tuttu anlayamadım

Kalem sevdiğime arzuhalim yaz
O cahildir bu pazardan anlamaz
Ben bir değersiz mal felek bir cambaz
Kaça aldı sattı anlayamadım

Haya perdesini üstümden attım
Bu yüzden kendimi ucuza sattım
Gençlik bir geceydi uykuya yattım
Tezden şafak attı anlayamadım

Ömür bir yayladır hayat dert dağı
Bir nefes sıhhattir dünya varlığı
Çok uzak bilirdim ihtiyarlığı
Birden geldi çattı anlayamadım

Gülhani gördüğün insanlar n’oldu
Bilinmeyen bir meçhule gark oldu
Bu hana çok yolcu misafir oldu
Nerden geldi gitti anlayamadım

Önemli

Şairlik dediğin deryaya benzer
Aşkın gemisiyle gezmek önemli
İçi dolu inci mercan yakut zer
Sarraf eleğinden süzmek önemli

O öyle bir sır ki gizli muamma
Her türlü söyleyen aşıktır sanma
Ninem de horovel söylerdi amma
Manasına şiir dizmek önemli

Yiğitsen meydanda maharetin ser
Zaten belli olur asaletten er
Arkası çok olan Köroğlu’yum der
Tek başına ordu bozmak önemli

Öğrendiğin şeyi bilmesi kolay
Gül yetiştirmek zor yolması kolay
Bahçe havuzuna dalması kolay
Denizin dibinden yüzmek önemli

Ey Aşık Gülhani gafletten ayıl
Dikkat et gerçeğe edesin meyil
Çantayla dolanmak katiplik değil
Ancak güzel yazı yazmak önemli

Aşık Mevlüt İhsani ;

1928 yılında, Şenkaya’nın (1950 yılına dek Sarıkamış’a bağlı olan) Çermik köyünde doğdu. Asıl adı Mevlüt Şafak’tır. Resmi kayıtlarda doğum tarihi olarak 1933 geçmesine karşın, Mevlüt İhsani, gerçek doğumunun 1928 olduğunu belirtmektedir.


Mevlüt İhsani, ilkokul 3. sınıfa gittiği dönemde arkadaşlarıyla oynarken bulduğu bir kapsülün patlaması nedeniyle gözlerini yitirdi ve sol elinin 3 parmağı yaralandı. Gözleri görmemesine karşın köydeki bir marangozun yanında çıraklık yaptı. 13 yaşında ise köy imamının yardımıyla Kuran öğrenmeye başladı. Bu dönemde komşusunun kızına aşık oldu.


Küçüklüğünden beri, köyüne gelip giden aşıklardan etkilenip şiire ilgi duydu. Özellikle Bardızlı Nihani, Narmanlı Musa, Aşık Yusuf gibi aşıklar bunların önde gelenleridir.


Gördüğü bir rüyada sonra, doğaçlama söylemeye başladı. Annesinin teşvik etmesiyle bağlama öğrenen Mevlüt İhsani’ye, bu konuda özellikle Alişan Usta adlı aşığın çok yardımı oldu.


25 yaşlarında ise rüyasında Alvarlı Mehmet Lütfi Efendiyi gördü. Bunun üzerine Erzurum’a giderek Lütfi Efendiyle görüştü. İhsani mahlası da Lütfi Efendi tarafından verildi.


1966 yılından beri Konya Aşıklar Bayramına katılan Aşık Mevlüt İhsani, döneminin ünlü aşıklarıyla karşılaşmalar yaptı. Gelenekler çerçevesinde de birçok aşık yetiştirdi.


Birçok yarışma ve şenlikte çeşitli ödüller alan Aşık Mevlüt İhsani, Türkiye dışında da bazı şenliklere katıldı.


1974 yılında Kars Çimento Fabrikasında başladığı santraldeki görevinden 1981 yılında malulen emekli oldu. Önce Erzurum’a yerleşen Mevlüt İhsani, son yıllarda İzmit’te yaşamaktadır.


Mevlüt İhsani’ye ilişkin Dilaver Düzgün tarafından »Aşık Mevlüt İhsani, Hayatı, Sanatı ve Şiirlerinden Seçmeler« adlı bir kitap yayımlandı.


(Bekir Karadeniz »1900'den 2000'e Halk Şiiri«, AAKYD Yayınları, 2005)


Aşık Mustafa Ruhani

Aşık Mustafa Ruhani, 1931 yılında Erzurum'un Tortum ilçesine bağlı Aşağı Sivri köyünde dünyaya gelmiştir. Asıl adı Mustafa Temel'dir. Babası, aynı köyde çiftçilikle uğraşan, nalbantlık, duvar ustalığı, hızarcılık gibi işlerle de meşgul olan Ahmet, annesi ise Ayşe Hanım'dır. İkisi kız, dördü erkek olan altı çocuklu ailenin ikinci çocuğudur. Ruhani'nin nüfus kaydında doğum tarihi 27.08.1931 şeklinde gösterilmiştir. Ruhani'nin doğum yeri olan Aşağı Sivri köyü, 1966 yılında Çamlıca mahallesi adıyla Tortum ilçe merkezine bağlı bir mahalle haline getirilmiştir.
Çocukluk yıllarında köy imamından Kur'an dersleri almaya başlayan Mustafa, bir süre sonra Kur'an'ı ezberlemek için çaba harcamasına rağmen tamamlayamaz. Köyünde okul olmadığı için ilkokul öğrenimini yapamaz, ancak daha sonra arkadaşlarının yardımıyla yeni harfleri öğrenir. Mehmet adındaki amcasının okuduğu Sümmani ve Yunus Emre'ye ait olan şiirleri dinleyen ve ruhunda bazı kıpırdanmalar hisseden Mustafa, bu dönemlerde sıkça rüya görmeye başlar. Günlerce süren bu rüyalarında nurani bir adam gelerek Mustafa'ya uzun bir elbise giydirmeye çalışır, onu uzaklara, dağlara götürür, kitaplarla dolu olan bir eve sokar ve güzel bir kız ile görüştürür. Mustafa Temel, 1941 yılının Mayıs ayında eline geçirdiği bir dinamit kapsülü ile oynarken kapsülün patlaması sonucunda sol gözü ile sağ elinin üç parmağının uç kısımlarını kaybeder. Ulaşım imkânlarının yetersiz olduğu o günlerde kağnı ile Erzurum'a getirilir ve Numune Hastahanesi'nde bir süre tedavi gördükten sonra köyüne götürülür. 1943 yılında sağ gözünde de rahatsızlık hisseden Mustafa, tedavilerden sonuç alamaz ve sağ gözünün görme yeteneğini de büyük öcüde kaybeder.
Hayatının akışını değiştiren dinamit kazasından sonra büyük acılar çeken Mustafa, ilk gençlik yıllarında da rüyalarında nurani adamın tanıştırdığı kız ile görüşmeye devam eder. Bir hayal perisine benzettiği sevgilisinin aniden gözden kaybolması üzerine "hani ne oldu, nereye gitti, o bir ruh muydu?" diye sorunca nurani adam Mustafa'ya "senin adın Ruhani olsun" der. Bu dönemlerde tenhalarda gezmeyi alışkanlık haline getiren Mustafa, zaman zaman göz yaşlarını tutamayarak Allah'a yalvarır ve aşık olmak istediğini, Sümmani'ler, Yunus'lar gibi şiir söylemek istediğini belirtir. Bazen basit düzeyde kafiyeler meydana getirerek ahenkli sözler söylemesi, birkaç mısralık kırık dökük şiir denemeleri yapması, komşusu olan Haydar Çavuş'un dikkatini çeker. Aşık tarzı şiir geleneğini bilen ve eski aşıklara ait çok sayıda şiiri ezberlemiş olan Haydar Çavuş, Mustafa ile ilgilenir ve ona yardımcı olur. "Ben bir mısra söyleyeyim, sen de ona uygun kafiyeli bir mısra söyle" diyerek onu yönlendirir. Mustafa'ya bir tahta parçasından basit bir saz yapılır, Halil Polat adlı komşunun askerlik dönüşünde getirdiği ince elektrik telleri bağlanır. Böylece onun oyalanabileceği bir oyuncak ortaya çıkar. Saza benzeyen bu alet eşliğinde çeşitli türküleri mırıldanan, kendiliğinden de bazı şiirler söyleyen Mustafa, çevresinde aşık olarak tanınmaya başlar. Zamanla çeşitli düğünlere, eğlencelere çağrılır, ancak henüz ileri düzeyde saz çalamamaktadır. Tortum'un Bağbaşı köyünde oturan ve Ayazi mahlasıyla şiirler söyleyen Muharrem Usta'nın Aşağı Sivri köyüne yaptığı bir ziyaret, Ruhani için ele geçmeyecek bir fırsat olur. Muharrem Usta Ruhani'ye saz çalma ile ilgili genel kuralları öğretir.
Amcasının, komşusu Halil Çavuş'un ve Bağbaşı köyünden Muharrem Usta'nın katkılarıya aşıklık sanatına iyice ısınan Mustafa'nın bir başka problemi daha vardır. Babası onun saz çalmasını ve şiir söyleyerek aşık gibi tanınmasını istememektedir. O, Mustafa'nın fazlaca duygusal bir kişilik kazanarak derbeder bir hayata düşmesinden korkmaktadır. Akrabalarının ve komşularının ısrarı ile babası ikna edilir. 19-20 yaşlarında iken aile büyüklerinin de hazır bulunduğu bir anda uygun ortamın oluştuğunu anlayan Mustafa, sazını alarak babasına hitaben "İzin ver elime alayım sazı / Mızrabım dokunsun telime baba" dizeleriyle başlayan şiirini söyler. Bu, Mustafa Ruhani'nin dörtlükler halinde hece vezniyle söylediği ilk şiiridir. Babasının nezdinde ve aile içinde de meşruiyet kazanan aşıklık, bundan sonra Mustafa için bir meslek haline gelir. Rüyasında gördüğü nurani adam tarafından verilen Ruhani mahlası ile şiirler söylemeye devam eder. 1955 yılının bir Haziran gününün sabah saatlerinde sazının bakımıyla uğraşırken kısmen görebilen sağ gözünün aniden karardığını hisseder.

Odanın pencerelerine bir perde çekildiğini zannederek dışarıya çıkar, fakat yine görememektedir. Tekrar içeriye gelir ve bir süre ağladıktan sonra "Tül perde zannettim ilk bakışımda/Bir örümcek penceremi ağlarken" dizeleleriyle başlayan şiirini söyler. 1960 yılında ise görme yeteneğini tümüyle kaybeder. Mustafa Ruhani, ilk karşılaşmasını Aşağı Sivri köyüne gelen Narmanlı Aşık Divani ile yapmıştır. Daha sonra Tortum'un Çamlıyamaç köyüne giderek Aşık Ümmani ile karşılaşmıştır. Takip eden yıllarda ise Erzurum'daki kahvelerde, özellikle Gölbaşı muhitindeki İspirli Hafız'ın üç köşeli kahvesinde farklı aşıklarla bir araya gelme imkânı bulmuştur. Ruhani'nin karşılaşma yaptığı aşıklardan bir kısmı da şunlardır : Narmanlı Ümmani, Deryami, Laçin Aladağlı, Davut Sulari, Ardanuçlu Efkâri, Mevlüt ihsani, Yaşar Reyhanı, Hüseyin Sümmanioğlu, Nusret Toruni, Murat Çobanoğlu, Şeref Taşlıova, Sefil Selimi, Feymani, Hasan Selmani, Hasreti.
Başta Konya Aşıklar Bayramı olmak üzere Türkiye'nin birçok ilinde düzenlenen aşık toplantılarına ve yarışmalara katılan Ruhani, bu toplantılarda kendini kanıtlayarak çeşitli ödüller almıştır. Yurt dışında da çeşitli programlara katılmış, Almanya, Belçika, Hollanda ve Fransa'da programlar yapmıştır. Bugüne kadar iki plak ve üç kaset hazırlamıştır. Aşık tarzı şiir geleneğinin gelecek kuşaklara aktarılması için çaba harcayan ve her fırsatta genç meslektaşlarına tecrübelerini aktaran Ruhani, yetiştirdiği çıraklarıyla da geleneğe katkıda bulunmuştur. Zakir Tekgül, Ertuğrul Ataç ve Eyüp Demirer, Ruhani'nin çırağı olan aşıklardır. Saz çalma ve hazırlıksız şiir söyleme yeteneği çok güçlü olan Ruhani, aynı zamanda iyi bir hikâye musannifi ve anlatıcısıdır. Kendi tasnifi olan Nergis Hanım, Yetim Esma, Yusuf Çavuş ve Zülbiye Hatun hikâyelerinin yanı sıra klasik halk hikâyelerinden birkaçını ve son dönemlerde anlatılan hikâyelerden bazılarını da bilmektedir.
Mustafa Ruhani iki kez evlenmiştir. 1958 yılında gerçekleştirdiği ilk evliliğin altıncı ayında iken eşini kaybetmiş, 1961 de ikinci kez evlenmiştir. Ruhani'nin 3 kız, l erkek çocuğu vardır. Halen Erzurum'da ikamet etmekte olan Ruhani, çeşitli aşık toplantılarına katılarak sanatını icra etmektedir.

KaLpsiz
11-03-2007, 06:21
Aşık Sümmani

1860 - 1915. Narman’ın Samikale köyünde doğdu. Asıl adı Hüseyin’dir. Küçük yaşlarda aşıklık geleneğini öğrenmeye başladı. Yaklaşık 11 yaşında Erzurum’a giderek aşıklar çevresine girdi. Hodlu Şamili gibi birçok aşıktan etkilenmesine karşın, Sümmani’nin yetişmesinde dönemin ünlü aşığı Erbabi’nin katkısı farklıdır.

Rüyada gördüğü, herbirinin başı çevresinde uçuşan yeşil kanatlı 40 güvercin olan 3 derviş, yeşil bir yaprak göstererek üzerindeki yazıyı okumasını istediler. Ancak Sümmani, okuma yazma bilmediğini söyledi. Bunun üzerine dervişler okumayı öğretmeye başladılar. Hüseyin böylelikle yapraktaki G-P-İ harflerini seçebildi. Bunlar Gülperi’nin ilk orta ve son harfleriydi. Dervişlerden biri elindeki boş kadehi havaya kaldırıp indirince kadeh dolmuştu. Sümmani’ye uzatarak içmesini söyledi. Aynı zamanda da bunun bir bade olduğunu ve Bedehşah Valisi Abbas Han’ın kızı Gülperi’nin adını fısıldadı. Sümmani, kadehi içtikten sonra vücudunu bir titreme aldı. Daha sonra başları üzerinde uçuşan güvercinlerin arasında bir kızın yüzü belirdi. Dervişlerden biri bunu, Gülperi olduğunu söyledi. Onun da kendisi gibi bade içeceğini ve ömür boyu sürecek bir sevdaya düşeceklerini ekledi. Eğer gözünü kırpmadan bakmazsa kavuşamayacağını ve bu aşkın kıyamete dek süreceğini söyledi derviş. Gerçekten de Sümmani kızın güzelliği karşısında gözünü kırpmadan bakamadı.

Aşık Sümmani, yıllarca sevdiğini bulmak için yıllarca dolaştı. Ancak kavuşmalarının olanaksızlığını anlayınca köyüne döndü.

Aşık Sümmani, sonraki yıllarda uzun zamandır birbirlerinin aşıklıklarına ilişkin şeyler duyduktan sonra ancak o dönemde özel bir izinle, Rusya’nın işgali altında bulunan Kars’a gidip Aşık Şenlik’le karşılaştı. Günler süren karşılıklı türkü söylemeden sonra birbirlerini etkilediler ve çok iyi arkadaş oldular. Daha sonra Şenlik’in annesi Sümmani’yi gömleğinden geçirip evlat edindi.

Yaşça kendisinden büyük olmasına karşın Aşık Ruhsati’yi de etkileyen Aşık Sümmani, birçok genç aşığında yetişmesine de katkıda bulundu.

Sümmani, köyünde öldü ve orada toprağa verildi.

Özellikle Doğu Anadolu’da yaygın olan ve Sümmani tarafından söylendiği için de »Sümmani Ağzı« olarak bilinen ezgi, 11’lik türkülerde yaygın olarak kullanılmaktadır.

Aşık Sümmani’ye ilişkin bugüne dek değişik araştırmacılar tarafından çeşitli kitaplar hazırlandı.

Aşık Yaşar Reyhani

1932 yılında Hasankale'nin Alvar köyünde doğdu. 11 aralık 2006'da Bursada uzun süren bir rahatsızlığı ardından hayata veda etti.

Asıl adı Yaşar Yılmaz'dır. İran'dan göçen babası önce Kars'a daha sonra Erzurum'a yerleşti. Aşık Reyhani'nin çocukluğu köyünde geçti. Zaman zaman komşu köylere gitme olanağı bulduysa da daha başka yerlere gidemedi. Okuma yazmayı okula gitmeden öğrendi. Sonraki yıllarda ise dışarıdan sınava girerek diploma aldı.

Küçük yaşlarda köyüne gelen âşıklardan etkilendi. Hem âşıklardan dinleyerek hem de eline geçen kitapları okuyarak birçok halk hikâyesini öğrendi. Kendi âşıklığı ve şiir yazmaya başlaması 18 yaşından sonradır.

Reyhani, rüyasında gördü bir kıza aşık oldu. Kısa bir süre sonra da kızı kaçırdı. Birkaç ay geçmeden evliliği geçimsizliğe ve huzursuzluğa dönüştü. Bunun üzerine karısının ailesi kızlarını alarak başka biriyle evlendirdiler. Aşık Reyhani, bu dönemden sonra Dertli mahlasıyla şiirler yazmaya, türkü söylemeye başladı. Ancak bu mahlası uzun süre kullanmadan, Bayburtlu Aşık Hicrani tarafından Reyhani mahlası verildi.

Konya Aşıklar Bayramına aralıksız katılan 7 aşıktan biridir. Eski aşıkların dışında, yetiştiği Huzuri Baba, Nihani, Cevlani, Efkari, Murat Çobanoğlu'nun babası Gülistan Çobanoğlu gibi aşıklardan gelenek ve usul öğrendi.

İran'dan Avrupa'ya birçok ülkede türkü söyleyen Aşık Reyhani, katıldığı yarışmalarda da birçoğu birincilik olmak üzere çeşitli ödüller aldı. 1980'li yılların başında Erzurum'da bulunan Doğu Ozanları Derneğinin başkanlığına getirildi.

Aşık Reyhani birçok ülkeye konser ve konferanslara katılmak üzere çağrıldı. Ayrıca ABD'nin Michigan Üniversitesinde katıldığı bir konferanstan sonra kendisine fahri öğretmenlik unvanı verildi.

Şiirleri birçok gazete, dergi ve araştırmada yaralan ve çeşitli radyo ve televizyon programlarına katılan Aşık Reyhani'nin, şiirlerinin bir bölümünü topladığı "Alvarlı Reyhani" (1962), "Böyle Bağlar" (1966), "Kervan" (1988) ve bazı düşünce ve şiirlerinden oluşan "Şu Tepenin Arkasında" adlı kitapları Dilaver Düzgün tarafından hazırlanan "Aşık Yaşar Reyhani", (1997) adlı kitap bulunmaktadır.

Babadereli Abdulgafur Has Hoca Efendi

Abdulgafur Has Hoca Efendi 1939 yılında Erzurum’un Çat ilçesi Babaderesi köyünde doğmuştur. Erzurum halkı arasında Abdulgafur Efe olarak da bilinmektedir.

Eğitimini babası Babadereli Ahmet Efendi’den almıştır. Abdulgafur Has Hoca Efendi’nin dedesi Resul Efendi de zamanın önemli âlimleri arasındadır. Resul Efendi’nin kardeşi Ürdün Kralı Hüseyin’in dedesi, diğer kardeşi türbesi Kars ilinde olan Şeyh Muhammed Kebir-i Hz.leridir. Molla Resul’ün türbesi ise Çat’ın Şeyh Hasan köyündedir.
Soyları Hz. Hüseyin Efendimize dayanmaktadır. Abdulgafur Efe’nin ailesi Bağdat’tan Bingöl’e bağlı Sevkar köyüne, oradan da Babaderesi köyüne gelmişlerdir. Bu köyde âlem-i İslam’a hizmet etmek için her fedakârlığı yapmışlardır.

Abdulgafur Efe Hazretleri, Ahmet Efendinin yedi oğlundan dördüncüsüdür. Abdulgafur, 5 yaşında kalbi Allah diye atan bir çocuk. Babası Ahmet Efendi bunu fark edince Abdulgafur Efe Hazretlerine ayrı bir değer vererek irşadına başlamıştır. Hadis, tefsir, fıkıh gibi on iki ilmin hepsini bitirmek üzere babasından almıştır.
18 yaşında Çat ilçesine bağlı Taşağıl köyünde imam olarak göreve başlamış, yirmi yıl burada imamlık göreviyle beraber birçok talebe yetiştirmiştir. Daha sonra Erzurum’a bağlı merkez Tufanç köyünde görevine devam etmiştir. Has Hoca Efendi Erzurum ve civarında birçok caminin inşasına da öncülük etmiştir. Bunlardan biride Erzurum’un Karayolları Mahallesindeki Babadereli Ahmet Efendi camiidir.1994 yılında Erzurum merkeze yerleşerek Babadereli Ahmet Efendi Vakfı’nın da kurulmasına vesile olmuştur. Abdulgafur Efe (Hz) akşam namazını kılarken vefat etti. 23.01.07 tarihinde Lalapaşa camiinde kılınan cenaze namazının ardından Dutçu köyünde toprağa verildi.

Erzurumluların gönlüne taht kurmuş bir maneviyat adamıydı. Hiçbir Erzurumlu yoktu ki, onu tanımasın. Devamlı Allah ve Resulünden bahsederdi. Kimsenin aleyhinde konuşmamıştı ve bunu da asla sevmezdi. Erzurum aşığı olduğunu şöyle dile getirirdi:”Dünyada Türkiye, Türkiye’de Erzurum.”

Bahri Karaçay

Müziğe ilk adımını onüç yaşında iken 1977 yılında Erzurum Halk Oyunları Halk Türküleri ve Turizm Derneği’nin kurduğu Türkiye’nin ilk Türk Halk Müziği Çocuk Korosunda attı. Beş ay gibi kısa bir süre sonra 12 Mart Erzurum’un kurtuluş şenliklerinde okuduğu “Göç Göç Oldu” adlı uzun havayla dinleyici ile buluştu. 70’lerin sonlarında bölgesel yayın yapan TRT Erzurum Televizyonunda koro ve solo türküler okumaya başladı.
Halk müziğimizin değerli hocaları Suat Işıklı, Metin Gülebenzer, Cengiz Çelenk ve Ragıp Topçu’dan eğitim aldı. Suat Işıklı ve daha sonra Fuat Lehimler’in yönetimindeki TRT Erzurum Halk Müziği Korosuna amatör sanatçı olarak katıldığında henüz ondört yaşındaydı. Bahri’nin Erzurum yöresine ait türküleri seslendirmesi ve sesinin özelliği onun kayıtlarından bazılarının TRT denetiminden geçerek, ilelebet korunmak üzere TRT arşivlerine alınması ile sonuçlandı. Bu kayıtlar daha sonraki yıllarda “istek” programlarıyla birçok kez dinleyicilere sunuldu. 1978 yılında, Aziziye Tabyalarından dadaş kıyafetiyle seslendirdiği “Göç Göç Oldu” uzun havası ile ilk defa bir ulusal TV programına katıldı. “İlden ile” adlı bu programı “Geleneklerimiz Göreneklerimiz” programındaki solo performansı izledi. 1979 yılında TRT'nin ev sahipliğini yaptığı ve ilki gerçekleştirilen Dünya Çocuk Gününe yine Erzurum Halk Oyunları ve Halk Türküleri Turizm Derneği Çocuk Korosunun bir üyesi olarak katıldı. Program yapımcılarının, ses ve üslûbunun çocuk korosu seviyesinin üzerinde olduğu gerekçesi ile Bahri’nin solosunu programdan çıkarmayı istemeleri üzerine dernek Başkanı Sayın Sebahattin Bulut’un kararı ile koronun geri kalan programı yerine Bahri’nin solosu derneğin ilk Dünya Çocuk Günündeki katkısı olarak yayına sokuldu. Bahri bu programda, şahsen tanışma fırsatına eriştiği değerli halk müziği sanatçımız Hüsamettin Subaşı’ndan öğrendiği “Bahçeye Gelki Görem” türküsü arasında “Vallah bugün garibim bu vatanda” uzun havasını okudu. Başarısı, Nida Tüfekçi gibi halk müziğimizin dev isimlerinin dikkatlerini çekti ve diğer televizyon programlarına davet edilmesini sağladı. Sonraki yıllarda, yapımı Ankara Orkut Stüdyolarında gerçekleştirilen Erzurum Kurtuluş Gecelerinde solo olarak Erzurum türkü ve uzun havaları okudu.
Üniversite eğitimi sonrasında Master ve Doktora çalışmalarını yapmak üzere gittiği Amerika’da müziğe uzun yıllar ara veren Bahri, 1997 yılında Ohio Eyaleti başkenti Columbus şehrinde TÜRKANA adıyla (okunuşu: TÜR-KA-NA =özü ve orijini Türk olan) bir müzik grubu kurdu. İkisi Türk, beşi Amerikalı yedi kişiden oluşan TÜRKANA grubu 1999 yılında ilk CD albümünü çıkardı. “Keyfim Yerinde” adlı bu albümdeki altı parça Bahri’nın bestelerinden oluşmaktadır.
Master ve Doktorasını The Ohio State Üniversitesinde, İnsan Genetik Hastalıkları konusunda yapan Bahri Karaçay, halen Iowa Üniversitesi Pediatri Bölümünde Araştırmacı Bilim Adamı olarak çalışmalarına devam etmektedir.
Dr. Bahri Karaçay'ın (Ph.D.) beş yaşın altında çocuklarda görülen ve Neuroblastoma adı verilen tümör için geliştirmiş olduğu gen tedavisi yöntemi Türk basınında geniş yankılar uyandırdı.

Cahit Can

10.04.1955 tarihinde Erzurum ili Olur İlçesi Atlı Köyü’nde dünyaya geldi. İlkokulu köyünde, ortaokul Kars ve Kırıkkale’de, liseyi de Ankara’da tamamladıktan sonra önce Atatürk Üniversitesi Kazım Karabekir Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü’nü, sonra da A.Ö.F. Lisans Tamamlama Programını tamamladı. 26 yıllık öğretmenlik hizmetine Kahramanmaraş’ta başladı. Erzurum’un çeşitli okullarında görev yaptıktan sonra emekli oldu. Evli ve üç çocuk babasıdır.

Bu güne kadar Kır Çiçeği (1998) ve Pusat (2005) isminde iki şiir kitabı yayınlandı.

Cahit Koytak

1949 yılında Erzurum'da doğan şairimiz, ilk ve orta öğrenimini de bu kentte yaptı. İstanbul Teknik Üniversitesi Kimya Fakültesi'nden 1973 yılında mezun olmasından sonra, kısa bir süre mühendislik yaptı ve ardından serbest ticarete başladı. Çeyrek yüzyılı aşkın bir süredir, görünürde ticaretle uğraştı.

Yazı hayatı, yirmi iki yaşında Üstat Karakoç'un Diriliş'inde yayınlanan ilk şiirleriyle başladı. Sonraları ürünlerini 1977'den başlayarak Kriter, Yönelişler; Kelime ve Yedi İklim gibi dergilerde yayınladı. Cahit Koytak'ın kendisi; "İlk Atlas'tan sonra çeşitli dergilerde (Dergah, Defter, Kayıtlar, Kaşgar v.b) yayınladığı, 2–3 kitap olabilecek hacimdeki şiirlerinin, yeni bir atlas olarak kitaplaşması için, bazı haritalara, bazı zayice planlarına ait kayıp parçaların ortaya çıkmasını beklediğini" ifade etmektedir. Daha ilk şiirlerinden başlayarak bir özgünlük ve yoğunluk sundu okurlarına. İlk şiirlerinin yayınlandığı adres olan Diriliş bile tek başına bize O'nun şiirinin kalite düzeyi hakkında bilgi verebilir. Otuz yıla yakın bir süredir şiir yazan / yayınlayan bir şair olan Koytak, tek şiir kitabı olan İlk Atlas' ı 1990 yılında, Ahmet Kot'un yönettiği Yazı Yayıncılık' tan çıkardı.

Şairliğinin yanı sıra, Koytak aynı zamanda usta bir çevirmen olarak karşımıza çıkıyor. İngilizce ve Fransızcadan önemli çevirileri bulunan Koytak, 1988'de Türkiye Yazarlar Birliği tarafından "yılın mütercimi" seçildi. Frantz Fanon'un "Siyah Deri Beyaz Maskesi" burada anmadan geçemeyeceğimiz değerli bir yapıtıdır. Fanon çevirisinden daha önemli bir çalışması ise Ahmet Ertürk ile birlikte hazırladığı Muhammed Esed'in The Message Of The Qur'ân'ıdır. Kuşkusuz bu yapıt ile Türkçe Kur'an çevirilerinde yeni bir döneme girilmiştir. Esed'in İngilizceye çevirirken gösterdiği titizliği onlar da dilimize aktarırken gösterdiler. On yıla yakın bir süre üzerinde çalışıldığını belirtirsek ne kadar titiz olduklarının anlaşılmasında kolaylık sağlamış oluruz.

Can Bahadır Yüce

Can Bahadır, 1981'de Erzurum'da doğdu. Kuleli Askeri Lisesi'ni bitirdi. İlk şiirleri Varlık dergisinde çıktı. Daha sonra çeşitli dergilerde şiirleri yayınlandı. Henüz 18 yaşındayken, 1999 Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödülü'nü aldı. İstanbul'da yaşıyor. Yaslı Mızıka, şairin ilkgençliğe vedası...

KaLpsiz
11-03-2007, 06:24
Celalettin Arif (1876-1930)

TBMM Hükümeti’nin ilk adliye vekili. Galatasaray Lisesini bitirdi. Paris’te hukuk öğrenimi gördü. Bir süre Kahire’de avukatlık yaptı. İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’a döndü.1908’de Hukuk Fakültesi’nde Hukuk-ı Esasiyye (anayasa hukuku) müderrisliği yaptı. Öğretim üyeliği sırasında avukatlık da yapan Celaleddin Arif, 1914’de İstanbul Barosu reisliğine seçildi; altı yıl bu görevde kaldı. 1919’da Erzurum’dan Osmanlı Meclis-i Meb’usan’ına girdi, “Felah-ı Vatan” grubunda yönetim kurulu üyesi olarak görev aldı. Meclis-i Meb’usan Reisliği de yapan Celaleddin Arif, bu görevi sırasında Erzurum ve Sivas kongrelerinde saptanan Misak-ı Milli kararlarının meclisçe kabul edilmesinde çaba gösterdi. İstanbul’un işgaliyle Anadolu’ya geçti ve ilk TBMM Hükümeti’nde Erzurum Mebusluğu yaptı. Bir süre TBMM ikinci reisliği de yapan Celaleddin Arif, 3 Mayıs 1920’de kurulan ilk hükümette Adliye Vekili oldu. Bir süre Roma elçiliğiyle görevlendirilerek İtalya’ya sürüldü. 1924’te İstanbul’a dönerek avukatlığa başladı. Paris’te öldü.

Cemal Gürsel

Türkiye'nin dördüncü Cumhurbaşkanı olan Cemal Gürsel Erzurum'da doğdu. İlk öğrenimini Ordu ilinde yaptı. Daha sonra öğrenimini Erzincan ve İstanbul'da askerî öğrenci olarak sürdürdü. 1915-1917 yıllarında Topçu Subayı olarak Çanakkale Savaşlarına katıldı. Filistin ve Suriye cephesinde bulundu. Türk İstiklal Harbinin Batı cephesindeki bütün savaşlarına katıldı. 1929 yılında Harp Akademisi'ni bitirdi. 1946 yılından itibaren Orgenerallik rütbesi dahil çeşitli general rütbelerinde hizmet yaptı. 1958 yılında Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na atandı. Bütün bu görevleri sırasında meslekî bilgi ve karakteri ile ordunun ve halkın sevgisini ve güvenini kazandı. 27 Mayıs 1960 harekâtının lideri olarak kabul edildi. Yeniden demokratik düzene dönülmesinde ve 1961 Anayasası'nın hazırlanmasında önemli rol oynadı. Halk oyuna sunulan ve kabul olunan bu Anayasa gereğince, 10 Ekim 1961 tarihinde yapılan seçimlerden sonra teşekkül eden Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye'nin dördüncü Cumhurbaşkanı olarak seçildi. 1966 yılında başlayan rahatsızlığının devamı ve görevini engellemesi üzerine, Anayasa uyarınca Cumhurbaşkanlığı görevi sona erdi. 14 Eylül 1966 tarihinde vefat etti.

Cemal Paşa (1872-1922)

Tam adı Ahmet Cemal olan, Paşa 6 Mayıs 1872’de Midilli’de doğdu. 1890’da Kuleli Askeri İdadisini, 1893’de Harbiye Okulunu bitirdi. 1895’de Kurmay yüzbaşı olarak orduya katıldı. Önce, Genelkurmay I. Şubesinde görev aldı. 1896’da 2. Orduya bağlı Kırklareli İstihkam İnşaat Şubesine atandı. Ertesi yıl Kolağası (ön yüzbaşı) oldu. 1898’de Selanik’teki 3 üncü Orduya, Redif Fırkası (Tümeni) Kurmay başkanı olarak atandı. İttihat ve Terakki Cemiyetine girdi. Cemiyetin askeri kanadının örgütlenmesi görevini üstlendi. 1905’te Binbaşı oldu. Ertesi yıl Rumeli Demiryolları Müfettişliğine getirildi. Bu görevi sırasında, İttihat ve Terakkinin Rumeli’de örgütlenmesinde etkin rol oynadı. Cemiyetin "bölük" adı verilen yerel birimlerini oluşturdu. 1907’de 3. Ordu Kurmay Heyetine atandı. Burada Binbaşı Fethi ( Okyar ) ve Kolağası Mustafa Kemal ile birlikte çalıştı. Babıali Baskını (23 Ocak 1913) olarak bilinen, hükümet darbesinin ardından İttihatçılar başa geçince, İstanbul Muhafızlığına getirildi. Fransız yanlısı olarak bilinen Cemal Paşa, I. Dünya Savaşına girerken, Fransız desteğini kazanmak amacıyla Fransa’ya gitti. Ama siyasal ittifak sağlayamadı ve bunun üzerine, Alman yanlısı Enver ve Talat Paşalarla birlikte, 2 Ağustos 1914’de yapılan Osmanlı-Alman İttifakını destekledi. Osmanlı Devletinin I. Dünya Savaşına girmesi üzerine Bahriye Nazırlığının yanı sıra, II. Ordu Komutanı olarak görevlendirildi. Cemal Paşa 1908-1918 döneminde İttihat ve Terakkinin önde gelen yöneticilerindendi. Özellikle "Üç Paşalar İktidarı" olarak ta bilinen, 1913-1918 arasında Osmanlı Devleti’nin iç ve dış siyasetinin belirlenmesinde etkin rol oynadı. 1917 yılı Aralık ayında İngiliz Generali Allenby’nin ilerlemesi karşısında, Osmanlı ordusunun peş peşe yenilgiye uğraması üzerine, Dördüncü ordu komutanlığı görevinden ayrılarak İstanbul’a geldi. Cemal Paşa, İttihat ve Terakki Fırkasının 1917 yılındaki son olağan kongresinde, merkez-i umumi azalığına getirildi. Talat Paşa kabinesinin istifasından sonra 1-2 Kasım 1918 tarihinde İttihat ve Terakki’nin yedi lideriyle birlikte ülke dışına kaçan Cemal Paşa, önce Berlin, daha sonra da Münih ve İsviçre’ye giderek İttihatçıların yurt dışı faaliyetlerinin düzenlenmesinde önemli roller oynadı. Osmanlı’da yaşayan Arap unsurlarının isyanına sebep olmakla suçlanan Cemal Paşa Divan-ı Harb-i Örfi tarafından gıyaben idama mahkum edildi. Daha sonra Rusya’ya giden Cemal Paşa, Afgan ordusunun modernleştirilmesi için Afganistan’a gitti. Bolşeviklerin siyaset değişikliği ve Hacı Sami Beyin aleyhindeki propagandası sonucu Tiflis’e gitti. Burada yaverleriyle birlikte 21 Temmuz 1922 günü öldürüldü. Cenazesi Erzurum’a getirilerek bu şehirde defnedildi. İttihat ve Terakkinin spor ve kültür etkinliklerini yürüten Türk Gücü Cemiyeti ve Müdafaa-i Milliye Cemiyetinin kurucuları ve yöneticileri arasında yer alan Cemal Paşa’nın, Plevne Müdafaası (1898), Alte Denkmaeler aus Syrien, Palastina und West Arabien (1918; Suriye, Filistin ve Batı Arabistan’daki Eski Anıtlar) ve Cemal Paşa Hatırası 1913-1922 (ö 1923 / Hatıralar, vb 1959,1977) adlı eserleri yayımlanmıştır.

Dr. Şenol Kantarcı

Erzurum’un Pasinler ilçesinde 1969 yılında doğdu. İlk-orta ve lise öğrenimini pasinlerde, yüksek öğrenimini 1993 yılında Atatürk Üniversitesi Kâzım Karabekir Eğitim Fakültesi Tarih bölümünde tamamladı. 1995-97 yılları arasında Kafkas Üniversitesi'nde görev yaptı. 1997 yılında Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde Yakın Çağ Tarihi alanında yüksek lisansını bitiren Kantarcı, aynı yıl Atatürk Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü’ne geçiş yaptı. 1997 yılında Doktoraya başladı. “Amerika Birleşik Devletleri’nde Ermeni Toplumu ve Türkiye’ye Yönelik Lobi Faaliyetleri” konulu teziyle 2003’te “Bilim Doktoru” unvanı aldı. YÖK bünyesinde kurulan Türk – Ermeni İlişkileri Milli Komitesi’nde Yürütme Kurulu Üyesi olarak görevlendirildi. 2003 yılında Süleyman Demirel Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih bölümünde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. “Ermeni Araştırmaları” adlı Türkçe ve “Armenian Studies” adlı İngilizce dergilerin yardımcı editörlüğünü, çeşitli akademik dergilerin yayın danışmanlığını yapan Dr. Kantarcı’nın şu ana kadar birisi İngilizce olmak üzere üç kitabı, editörlüğünü yaptığı üç ciltlik bir kitap ve çeşitli akademik dergilerde çok sayıda makalesi yayınlanmıştır. KİTAPLAR 1. KANTARCI, Şenol, ARARAT: Sanatsal Ermeni Propagandası, (S. Laçiner’le birlikte)Ankara 2002. 2. KANTARCI, Şenol, Ararat, Art As A Tool of Armenian Propaganda, (S. Laçiner’le birlikte)Ankara 2003. 3. KANTARCI, Şenol, Ermeni Sorunu El Kitabı, (İ. Kaya, K. Kasım ve S. Laçiner’le birlikte), Ankara 2002. YAYINA HAZIRLADIĞI KİTAPLAR 1. Ermeni Araştırmaları I. Türkiye Kongresi Bildirileri (I.-II.-III. Cilt), Yay.Haz: Şenol Kantarcı, Kamer Kasım, İbrahim Kaya, Sedat Laçiner), Ankara, 2003. MAKALELER 1. KANTARCI, Şenol, “Ermeni Sorunu: “Ezilmiş Millet Kimliğiyle Meselenin Psikolojik Boyutu” Yeni Türkiye Dergisi Ermeni Sorunu Özel Sayısı, Sayı: 37, (Ocak – Şubat – 2001), s. 509 – 522. 2. KANTARCI, Şenol, “Ermeni Lobisi: ABD’de Ermeni Diasporası’nın Oluşması ve Lobi Faaliyetleri”, Ermeni Araştırmaları Dergisi, Yıl: 1, Sayı: 1, (Mayıs 2001), s. 139 – 169. 3. KANTARCI, Şenol,!“ABD ve Kanada’da Ermeni Diasporası: Kuruluşlar ve Faaliyetleri” Ermeni Araştırmaları Dergisi, Yıl: 1, Sayı: 3, (Kasım 2001), s. 67 – 130. 4. KANTARCI, Şenol, “Ermenilerce Atatürk’e Atfedilen İddialar: Atatürk’ün Ermeni Sorununa Bakışı” Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüd Başkanlığı Yayınları (Atatürk Haftası Armağanı), (10 Kasım 2002), Ankara, ss. 365-384. 5. KANTARCI, Şenol, “Amerikalı Misyonerlerin Osmanlı Topraklarındaki Faaliyetleri”, 2023 İkibinyirmiüç, Sayı: 12, (15 Nisan 2002), s. 48 – 56. 6. KANTARCI, Şenol, “Van’da Ermeni İsyanları (1896-1915)”, Ermeni Araştırmaları, Sa: 5, (Haziran 2002), ss. 138-167. 7. KANTARCI, Şenol, S. AVŞAR, “Türkiye’ye Yönelik 1985 Yılı Ermeni Propaganda Faaliyetleri”, Ermeni Araştırmaları, Sa: 7, (Kasım 2002), ss. 125-139. 8. KANTARCI, Şenol, “ABD Kongresinde (Sözde) Ermeni Soykırımı Anma Toplantılarında İleri Sürülen Ermeni İddiaları”, Stratejik Analiz, (Aralık 2002), cilt: 3, Sa: 32, ss. 87-91. 9. KANTARCI, Şenol, “Tarihi Boyutuyla Ermeni Sorunu”, Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim, (Nisan 2003), Sa: 38, Ankara, 2003, ss. 20 – 28. 10. KANTARCI, Şenol, “’Ararat’ Filmi Türkiye’de Gösterilsin mi?” Orkun, Mayıs 2003, Sa: 63, ss. 30-31. 11. KANTARCI, Şenol, “Türk – Amerikan İlişkileri Tarihçesinden İlgi Çekici Notlar” 2023 İkibinyirmiüç, Sayı:28 , (15 Ağustos 2003), s. 48 – 52. 12. KANTARCI, Şenol, “ABD – AB Kıskacında Türkiye – Ermenistan İlişkileri” ..:: STRADIGMA.com ::.. ABD - AB KISKACINDA TÜRKİYE - ERMENİSTAN İLİŞKİLERİ (http://www.stradigma.com/turkce/eylul2003/makale_06.html). 13. KANTARCI, Şenol, “Ermeni Lobisi'nin Sanatsal Propogandası "Ararat"ın Anatomisi ve Türk Dostu ABD'nin Türkiye'ye Jesti” http://www.stradigma.com/turkce/ozel/makale_05.html. 14. KANTARCI, Şenol, “Ağrı Dağı Eteklerinde Yitik Canlar: Iğdır Ovasının Kurbanları” Ermeni Araştırmaları, Sa: 9, (Bahar 2003), ss. 187 - 205. 15. KANTARCI, Dünden Bugüne Balkanlarda Ne Değişti”, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Sayı: 10, Erzurum, 1998. TEBLİĞLER 1. KANTARCI, Şenol, “ABD Parlamentosu’nda 2000 Yılı Sözde Ermeni Soykırımı Görüşmelerinin Değerlendirilmesi: Ermeni Sorunu ABD Parlamentosu’nda”, Trabzon ve Çevresi Uluslar arası Tarih-Dil-Edebiyat Sempozyumu (3-5 Mayıs 2001), Yay. Haz. M. Kerim ARSLAN-Hikmet ÖKSÜZ, cilt: 1, Trabzon 2002, ss. 855 - 864. 2. KANTARCI, Şenol, “Ermenilerin Amerika Macerası ve Amerika’daki Ermeniler”, Uluslar arası Türk-Ermeni Tarih ve Kültür Sempozyumu, Ankara, 27-28 Kasım 2001. 3. KANTARCI, Şenol, “Batılı Hatırat Kaynaklarında Ermeni Meselesi: Amerikalı Bir Misyonerin Hatıratında Van’da Ermeni Olayları”, Birinci Uluslar arası Türkiye’nin Ermeni Meselesi Sempozyumu, Manisa, 23 – 24 - 25 Mayıs 2002. 4. KANTARCI, Şenol, “Katolik Ermenilerin Anadolu’daki Faaliyetleri”, Türkiye’nin Güvenliği Sempozyumu (Tarihten Günümüze İç ve Dış Tehditler), Elazığ, 17 – 19 Ekim 2001. Bildiri Kitabı, Elazığ, 2002, s. 437 – 454. 5. KANTARCI, Şenol, “American Board of Comissioners for Foreign Mission (ABCFM)’ın Anadolu’daki Çalışmaları”, K. Maraş’ta Ermeni Sorunu, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniv. Rektörlüğü Yay., No: 102, Kahramanmaraş, 2002, ss. 135-143. 6. KANTARCI, Şenol, “ABD - Irak Savaşları Sırasında Türkiye’ye Yönelik Ermeni Lobi Faaliyetleri”, Dünden Bugüne Ermeni Meselesi Sempozyumu (23 Mayıs 2003), Bildiriler Kitabı, (Ed.) Ramazan Tosun, Konya, 2003, ss. 41 – 59. 7. KANTARCI, Şenol, “Avrasya’da Yeni Yapılanma ve Ermeni Sorunu” , Kuzeyi, Doğusu ve Güneyi ile Ahlat Sempozyumu, Bitlis – Ahlat Sempozyumu, 24 Ağustos 2002. 8. KANTARCI, Şenol, “Ermeni Yönetmen Atom Egoyan’ın ‘Ararat’ Filmi Senaryosundaki Tarihsel Olayların İncelenmesi”, Ermeni Araştırmaları I. Türkiye Kongresi Bildirileri, C. I., Yay.Haz: Şenol Kantarcı, Kamer Kasım, İbrahim Kaya, Sedat Laçiner), Ankara, 2003, ss. 411 – 436. 9. KANTARCI, Şenol, “Hasankale’de Yapılan Ermeni Mezalimi”, I. Türk Tarih ve Edebiyatı Kongresi, Manisa, 1997. (Yayınlandı). 10. KANTARCI, Şenol, “Esaretteki Kırk Yıl ve Sosyal Yapı Üzerine Etkileri”, I. Milli Kafkasya Sempozyumu ve Aşıklar Şöleni, Kars, 1995. Kaynaklar •ASAM (Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi) EREN (Ermeni Araştırmaları Enstitüsü), ANKARA •Süleyman Demirel Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, ISPARTA

Dursun Ali Erzincanlı

1969 'ta Erzurum'da doğumdu. Evli ve İki çocuk babasıdır. İlk Okul, Orta Okul ve Lise öğrenimini Erzurum'da tamamladı. İmam Hatip Lisesi mezunu. Lise eğitiminden önce 3 yıl kuran kursunda eğitim aldı. 1992 yılında İstanbul Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Edebiyat bölümünü kazandı. Bundan dolayı ailesi ile İstanbul'a göç ettiler. 93 yılına kadar yaklaşık 1 yıl bir film şirketinde çalıştı. 93 yılının temmuz ayında Moral FM’de programcılığa başladı. Yaklaşık 10 yıl boyunca Moral FM’de görev yaptı. Daha sonra Radyo 15'te görev yaptı.
Peygamber efendimizin hayatını, ona atf edilen şiirlerini ve onun mübarek ve şerefli hayatını şiirsel bir üslup’la anmaya gayret gösterdi. Genellikle ramazan ayında albüm çıkarmaya özen gösteriyor. Son olarak 2005 ramazan ayında en sevgiliye 6 son albüm'ünü çıkardı. Albümleri Marmara müzikten çıkıyor.

Erbabi

1804 yılında Erzurum’ un Karaz köyünde doğmuştur, Aşıklık süresince çok yerleri gezen Erbabi, İstanbul’a kadar giderek orada Padişah Abdulmecit’ in huzurunakabul edilmiş,sunduğu şiirlerinden dolayı padişah tarafından ödüllendirilmiştir, Erzurum’da ölen Erbabi,şiirlerini hece ve aruzla yazmıştır, Aruzlayazdığı şiirleri, yazma bir divanda toplamıştır

Erol Taş

Türk Sineması’nın kötü adam rolündeki büyük ismi Erol Taş, 28 Şubat 1928'de Erzurum'un Karaköse ilçesinde dünyaya geldi. Henüz iki yaşında iken, babası Hamza Bey'in ölümü üzerine annesi Nazife Hanım ile birlikte İstanbul'a taşındı. Okul çağında olmasına rağmen ailesine yardım etmek için okuldan ayrıldı ve çeşitli mesleklerde çalıştı. Bunların arasında hamallık, tezgahtarlık sayılabilir. O dönem aynı zamanda boksör de olan Taş, 1947 yılında İstanbul ve Türkiye ikinciliğini kazandı. Yine o yıl askere gitti ve üç yıl askerlik görevini yaptı. Askerden dönünce Cankurtaran’da bir iplik fabrikasında çalışmaya başladı. Erol Taş’ın sinemaya tesadüf sonucu girişi de o sıralarda oldu. Sinemaya tesadüfi girişini şöyle anlatır sanatçı: “Lütfi Akad o bölgede bir film çekiyordu. Biz de işten kaytarıp çekimleri izliyorduk arkadaşlarla. Günlerce süren çekimlerden birinde mahallede oturan birkaç serseri, film ekibine musallat olup onları rahatsız etmeye başladı. Film ekibini korumak için birkaç arkadaşımla birlikte, serserilerle kavgaya giriştik ve Lütfi Bey'in yanında onlara bir güzel dayak çektik. Serseriler toz oldu tabi. Lütfi Akad daha sonra haber göndermiş bana, 'Bir kavga sahnesi var, gelsin oynasın' diye. Böylece sinema hayatım başladı. Filmdeki rolümü diğer yönetmenler de beğendi ve ardı ardına teklifler gelmeye başladı." Sinemaya ilk 1957 yılında Mümtaz Alpaslan’ın çektiği “Acı Günler” filmiyle girdi. Başlangıçta filmlerde figüranlık ve küçük roller ile görüldü fakat kısa zamanda yıldızı parladı. Bir yıl sonra Dokuz Dağın Efesi (1958 - Metin Erksan) filmde bir çobanı canlandırdı. Bu filmi takip eden yıllarda ise, Dikenli Yollar (1958 - Nişan Hançer), Peçeli Efe (1959 - Faruk Kenç), Şoför Nebahat (1960 - Metin Erksan), Köyde Bir Kız Sevdim (1960 - Türker İnanoğlu), Dişi Kurt (1960 - Ö. Lütfi Akad) ve Gecelerin Ötesi (1960 - Metin Erksan) gibi pek çok filmde değişik karakterleri canlandırdı. Taş'ın oynadığı filmlerdeki rollerden bazı örnekler vermek gerekirse: Hayat Kavgası'nda (1964 - Tunç Başaran) dediği dedik bir baba, Devlerin Kavgası'nda (1965 - Kemal Kan) kötü kardeş, Seveceksen Yiğit Sev'de (1965 - Hüsnü Cantürk) çiftlik sahibi, Sırtımdaki Bıçak'da (1965 - Natuk Baytan) karısı ve sevgilisi tarafından öldürülen bir koca, Son Darbe (1965 - Hicri Akbaşlı) ve Cevriyem'de (1978 - Memduh Ün) bir komiser, Aslanların Dönüşü ve Yedi Dağın Aslanı'nda (1966 - Yılmaz Atadeniz) bir cengaver, İnce Cumali (1967 - Yılmaz Duru), Tutku (1974 - Hüsnü Cantürk), Toprağın Teri (1981 - Natuk Baytan) ve İsyan'da (1979 - Orhan Aksoy) kötü ağa, Maskeli Beşler ve Maskeli Beşlerin Dönüşü'nde (1968 - Yılmaz Atadeniz) bir Meksikalı, Aslan Bey'de (1968 - Yavuz Yalınkılıç) eski bir Rus Generali, Gelin Kız'da (1970 - Orhan Elmas) oba beyi, Kanıma Kan İsterim'de (1970 - Çetin İnanç) idamlık katil, Ök-süzler'de (1973 - Ertem Göreç) dilendirici, Belalılar'da (1974 - Melih Gülgen) çetebaşı, Tatlı Nigar'da (1978 - Orhan Aksoy) zengin bir kasabalı, Çayda Çıra'da (1982 - Yücel Uçanoğlu) zengin bir ağa, Alınyazısı'nda ise (1986 - Orhan Elmas) eski bir külhan beyi olarak çıktı karşımıza. Gerek teknik ve konu, gerekse de sinema dili açısından vasat diyebileceğimiz bu ve benzeri filmlerde Taş, dönem dönem çeşitli roller aldı. Ancak sinemada onu adından sıkça söz ettiren filimler Susuz Yaz, Duvarların Ötesi ve Gecelerin Ötesi oldu. 1960 yılı yapımlı “Gecelerin Ötesi”, oyunculuk kariyeri için önemli bir fırsat oldu sanatçı için. Henüz sinemaya yeni yeni ısınmaya başlayan Taş, bu filmle Metin Erksan'la tekrar çalışma fırsatı buldu. Ekrem (Erol Taş), bu filmde aynı çevreden gelen, farklı endişe ve tutkularını ortak bir eylemde birleştiren altı kahramandan birisidir. Uzun yıllar bir tekstil fabrikasında işçi olarak çalışmış ancak geriye dönüp baktığında fazla bir yol alamadığını görmüştür. Bu ezik yaşantısından doğan bunalımı, isyanı onu diğer beş arkadaşı ile birlikte soygun fikrinde harekete geçirmiştir. Fakat sistemin hazırladığı son bu filmde de değişmemektedir. Erol Taş'ın yer aldığı bir başka önemli yapım ise, Necati Cumalı'nın romanından 1963'de Metin Erksan tarafından filme alınan “Susuz Yaz” oldu. Bu filmde Hülya Koçyiğit ve Ulvi Doğan ile bir üçleme çizen Taş, Osman karakterini canlandırdı. Osman'ın kötülüğü son derece yalındır ve ben merkeziyetçi bir yapı hakimdir. Yıllar önce eşini kaybetmiştir ve hapisteki kardeşinin (Ulvi Doğan) karısına (Hülya Koçyiğit) sahip olmak istemektedir. Etrafındaki herkesten bir nevi intikam almaya başlar ve önce köyün suyunu keser. Suyu alınan köylü ürünsüz kalır, toprağı çoraklaşır. Nasıl susuz kalan toprak halkına ihanet ederse, yıllar önce eşini kaybeden Osman'da bastıramadığı cinselliğine zalimce isyan eder. Tutkusuna yenik düşen Osman'ın bu özelliği doğasındaki ilkelliği ile birleştiğinde doyumsuzluğu tümden ele verir kendini. Osman'ın kötülüğünün temelinde yatan bir diğer önemli nokta ise tarladaki korkuluk ile paylaştığı yalnızlığıdır. Yalnızlığını sadece tutkularıyla bastırabilir. Tutkuları ise onun ölümüne giden yolun hazırlayıcısıdır. Tarihsel bir süreç içinde değerlendirildiğinde Erol Taş, bir başka önemli rolünü 1964'de Orhan Elmas'ın yönettiği “Duvarların Ötesi” filminde oynadı. Filmde müebbet hapse mahkum edilen Babaç (Erol Taş), kendisi gibi müebbet yiyen ya da idamlık altı arkadaşı ile hapisten kaçar. Amaçları özgür olabilmek, koğuşun dışında rahat bir nefes alabilmektir. Ancak 'duvarların ötesi'nde kendilerine seçtikleri sığınak da hapishaneden daha farklı değildir onlar için. Aslında nereye kaçarlarsa kaçsınlar her yer bir hapishanedir onlara. Çünkü sistem tarafından suçlanmış toplum tarafından da dışlanmaktadırlar. Gerçek suçlu kimdir? Babaç ve arkadaşlarının mı yoksa sistemin yanlış dönen çarkı mı? Ö. Lütfi Akad tarafından 1966'da çekilen Hudutların Kanunu'nun konusu Güneydoğuda bir sınır kasabasında geçmektedir. Toprak verimsizdir ve tek geçim yolu kaçakçılıktır. Kaçakçı olmamak için direnen Yılmaz Güney'in aksine Erol Taş yani Ali Cello çoktan çareyi bu işte bulmuştur bile. Sınırdan kaçak davar geçirmektedir ancak sonunda başlattığı oyuna yenik düşer ve bir çatışmada vurularak ölür. Hudutların sert ve acımasız kanuna karşı Ali Cello'nun kötülüğü bile dayanamamıştır. Taş bu filmde de çoğunluk kötü adam rollerinden birisini alışılagelmiş bir oyun tarzı ile oynamaktadır. 1968'de Nuri Ergün tarafından çekilen “Dertli Pınar” ise Taş'ın ağa tiplemeleri için örnek gösterilebilir. Mahmutoğlu Hilmi Ağa (Erol Taş) köylünün toprağını çeşitli dalaverelerle hatta silah zoru ile elinden almakta ve etrafındaki herkese hükmetmektedir. Daha fazla toprağa sahip olma tutkusu saplantı halini almıştır. Bunun için yapamayacağı şey yoktur. Ancak her şey planladığı gibi gitmez, bütün çabasına rağmen sonunda yenildiğini anlar ve suçunu itiraf eder. Oyun düzeyinin vasat olduğu bu filmde Taş abartılı olduğu kadar da kontrolsüz bir oyun sergilemektedir. Sinemada kötü adam rolleri ile bilinen sanatçı, bu tiplerin dışına çıktığı filmlerde, aslında her tür karakteri rahatlıkla oynayabileceğini de ispatlamıştır. Zaman zaman da olsa oynadığı iyi tiplerle seyirciyi şaşırtmıştır. Bir başka Akad filmi olan “Ana”da Taş, bu kez kötülükten kaçmaktadır. 1967'de çekilen ve Türkan Şoray'la başrolü paylaştığı Ana filmi onun az rastlanan iyi adam tiplemeleri için gösterilecek ilginç bir örnektir. Yaptığı balık ağları ile geçimini sağlayan Şevket (Erol Taş), kan davası yüzünden ailesi ile birlikte köy köy dolaşmaktadır. Sinemanın kötü adamı olarak bilinen Taş, filmdeki Şevket tiplemesinde tamamen farklı bir karakter çizmektedir. Kanlısı rolündeki Kadir Savun'la sanki rolleri değişmiş gibidirler. Bu seyirci içinde çok alışılagemiş bir durum değildir. Yıllar süren takibin sonunda Şevket kanlısı Musa (Kadir Savun) tarafından vurularak öldürülür. Bir başka örnek ise, 1992 yılında çekilen, Mehmet Tanrısever'in yönettiği “Sürgün” filmidir. Erol Taş, sinemada rol bulduğu bu son filminde, kurtuluş savaşını görmüş yaşamış eski bir çavuşu oynamaktadır. Üniformasını üzerinden hiç çıkarmayan Süleyman Çavuş, göğsünde taşıdığı istiklal madalyası ile de büyük gurur duymaktadır. Çatak köyüne gelen öğretmenin (Bulut Aras) yeniliklerine sıcak bakar, ona yardımcı olur. Hatta köyün muhtarına karşı onu savunur. Öğretmenin köyden sürgün edilmesini engellemek için köy halkıyla birlikte Kaymakamlığa gitse de bu işe yaramaz. Bunun üzerine çavuş gururla taşıdığı istiklal madalyasını çıkarır ve köyden ayrılan öğretmene verir. Erol Taş'ı 1969 yılı itibariyle Çetin İnanç, 1971'den sonra ise Yılmaz Atadeniz'li macera filmlerinde sıkça görmekteyiz. Yılmayan Şeytan filminde (1968 - Yılmaz Atadeniz) Dr. Şeytan'ı oynar. Dr. Şeytan (Erol Taş), 'Tanyant' madenini kullanarak bir robot icat eder. Amacı ürettiği robotlarla dünyayı ele geçirmektir. Ancak filmin sonunda kısa devre yapan robotu tarafından öldürülür. Çeko'nun (1970 - Çetin İnanç) konusu ise 1875 yılında Meksika'da geçmektedir. Ramon isimli eşkıya (Erol Taş), köylülere türlü işkenceler yapmakta ve cinayetler işlemektedir. Bir başka Yılmaz Atadeniz filmi olan Maskeli Beşler ve Maskeli Beşler'in Dönüşü'nde (1968) ise (Erol Taş) yine Ramon ismi ile ancak bu kez Meksikalı bir general rolündedir. Kızıl Maske'de (1968 - Tolgay Ziyal) müze müdürü, Küçük Kovboy'da (1973 - Guido Zurli) çiftlik kahyası, Hakanların Savaşı'nda ise (1968 - Mehmet Arslan) Kubilay Han rollünü oynamaktadır. Yaklaşık 200 filmde irili ufaklı çeşitli roller alan Erol Taş, oynadığı filmlerin altısında ise başrol oyuncusu olarak karşımıza çıkıyor: Mapushane Çeşmesi (1964-Suphi Kaner), Kanlı Kale (1965-Yavuz Yalınkılıç), Efenin İntikamı (1967-Yavuz Yalınkılıç), Eşkiya Kanı/Hakimo (1968-Yavuz Figenli), Konuşan Gözler (1965-Hicri Akbaşlı), Katırcı Yani Efenin Definesi (1967-Yavuz Yalınkılıç). 45 yıllık oyunculuk yaşamı süresince sinemaya büyük emek veren Erol Taş, bu emeğin bir sonucu olarak; 1965 yılında Duvarların Ötesi ile Antalya Film Festivali'nde, 1967'de İnce Cumali ile yine Antalya Film Festivali'nde, Sahildeki Ceset ile İzmir Film Festivali'nde, Susuz Yaz'daki oyunculuğu ile ise Turizm Bakanlığı ve Meksika Accopulco Festivali'nde en iyi yardımcı erkek oyuncu ödüllerini aldı. Sanatçı, 8 Kasım 1998 günü, Samatya SSK Hastanesi’nde hayata gözlerini yumdu.

KaLpsiz
11-03-2007, 06:28
Erzurumlu Emrah

Erzurumlu Emrah XIX. asrın birinci yarısında yaşamıştır. Araştırıcılar, Erzurum'lu olduğu konusunda ortak bir noktada buluşmuşlardır. Kendisi divanındaki bir gazelinin sonunda:

Ne aşıklar çıkuptur Erzurum'dan lik Emrah'ı
Bu esnada hakikat bezminin üstadı ben çıktım.

beytiyle Erzurum'lu olduğunu belirtmiştir.

Erzurum'dan Yavı Nahiyesi'ne giden yol üstünde Tanbura Köyün'de
dünyaya gelen Erzurumlu Emrah'ın doğum tarihi hususunda ihtilaf vardır.

Emrah'ın hayatı belirsizlik içindedir. Klasik halk şairlerinden Tokatlı Nuri ve Erzurumlu Erbabi ile aynı yüzyılda yaşamış bulunduğuna onlarla müşterek hayat sürdüğüne bakılırsa, 1230-1235 m.1815-1820 seneleri arasında doğduğuna hükmedeceğiz.
Bazı araştırıcılar Tokatlı Nuri, ile aynı yüzyılda yaşadığına bakarak 1230-1235 m.1815-1820 yılları arasında doğduğunu kabul ediyorlar. Halbuki Emrah,
Tokatlı Nuri'nin ustası olduğuna göre ondan daha yaşlı olması gerekir. Kendisi şu beytiyle:


Hubb-ı dehr-i (Emrahi) müşkül maceradır galiba
Geçti sinin elliyi bu maceradan geçmedin

Elli yaşından fazla yaşadığını söylüyor; halk rivayetleri de yaşını yetmiş beşten aşağı düşürmüyor. 0 halde bizim bulduğumuz kitabeye göre 1271 m.1854'de öldüğü düşünülürse 1191-1196 m.1781-1786 yılları arasında doğduğunu kabul etmek gerekirse de, on sekizinci asrın son yılları içinde doğduğunu söylemek daha doğru olur. Emrah saz şairleri hakkında duyduğu hikayelerin etkisi altında büyür. Bu sebeple seyahat etme arzusuna kapılır. Küçük yaşta köyünden ayrılır ve medrese eğitimi için Erzurum' a gelir.

Kelamın fehm eylesinler bu müseddesten
Bu feyz-i almışım Emrah bir şeh-i mukaddesten

diyen Emrah, Nakşibendi Tarikatının Halidiye kolunu kuran Şeyh Halid'e bağlanarak, onun fikir ve telkinlerinden de feyz alır. Arapça ve Farsça sözcükleri, deyimleri öğrenmeye çabalar, aruz veznindeki ses dalgalanmalarını sezinler gibi olur. Fakat medresenin kasvetli ve esrarlı havasına daha fazla dayanamayarak köyüne geri döner. Köyünün kendisine yabancı geldiği hissine kapılarak, deve tüyü rengi abası, beyaz keçeden külahını çevreleyen ince sarığıyla yollara düşer. Bayburt ve Gümüşhane'ye uğrayarak Kop üzerinden Trabzon'a varır. Pazar kapısındaki azlumoğlu'nun kahvesinde saz çalıp yöre halkının gönlünde yer etmiştir. Değimendere taraflarında bir gezisinde Güleser isminde bir çingene kızına aşık olur. Fakat anne ve babası kızları Güleser'i saz çalıp türk'ü söyleyen sefil bir dervişe vermek istemezler. Bu yüzden oradan ayrılırlar. Aşık olduğu kızın izini kaybeden Emrah Trabzon'da kalmak için bir nedeni olmadığını düşünerek oradan ayrılır, köyüne geri döner.

"Kastamonu'da cıkan Açık Söz gazetesinde Arif Efendizade Ziyaddin Efendi'nin Emrah hakkındaki bir yazısına göre: Emrah hicri 1253 m. 1837-1838 senesinde Kastamonu'ya gelir."

Kastamonu'nun zenginlerinden Alişan Bey adında bir zatın himayesine girer ve Alişan Bey'in yardımları ile aşk gücü olmaksızın bir evlilik yapar.

Emrah Alişan Bey'e ölümünden sonra:

Bir zaman bu bezmden çok Alişanlar var idi
Çok şecaat sahibi sahip-kıranlar var idi
Böyle virane değildi gördüğüm gülzarlar
Bunda tezyin-haneler aıı mekanlar var idi
Kanda kalmış bilmezem bu gülşenin ranalan
Nice servi kad1iler nevres ci vanlar var idi

mısralarıyla sevgi ve bağlılığını dile getimiştir. Alişan Beyin ölümünden sonra yanıp yıkılan Emrah, artık Kastamonu'da durmaz ve yollara düşer. Konya ve Niğde civarlarında dolaştıktan sonra Sivas'a ulaşır.

"Gelmeseydim keşki sağlık ile Sivas'a ben" diye şikayet etse de Sivas'ta uzun süre Bengiler de Saatçıoğlu Hanesi'nde kalarak, havuzlu kahvede Sivas'lıların gönlünde taht kurar. Bu şehirde Mahi isminde genç bir dula gönlünü kaptırır. Yörenin hatırı sayılır kişilerinden Hacı Ali Bey sayesinde Mahi Hanımla evlenir.


Uzun yıllar mutlu bir yaşam sürerler. Mahi Hanım'ın ölümü Emrah'ı Sivas'tan ayrılmaya mecbur kılar.


Bize gam yutturdu sahha-yı hicran
Bilmem bu ayrılık gider mi böyle
Ben mi tedbirimde eyledim noksan
Yoksa tecella-yı kader mi böyle

diyerek Sivas'tan ayrılır Tokat Niksar'a gelir.

Niksar'da da Acın Kız denen yaşlı bir kadınla evlenir ve ömrünün sonuna kadar Niksar' da kalır. Erzurumlu Emrah'ın doğum tarihinde olduğu gibi ölüm tarihinde de bir takım ihtilaflarla karşılaşıyoruz.

Niksar'da Karşıbağ Mahallesi Tekke Bayır'ında kabristanın başında bulunan ve Tokat ulemasından Abdurrahman Hıfzı Efendi'nin yazdığı kitabeye göre 1271 m.185-1855 yılında öldüğünü anlıyoruz.

Ahsenullah şemme-i hayrül-vera
Rahm-ı aşkta eylemiş canın feda
Fakr-ı fahriden giyinmiş hırkayı
Hem muhibb-i zümre-i Al-i aba
Levha-i kalbinde hikmet çeşmesi
Meb'edip dil teşneler eyler seka
AIem-i gayb'el-guyubun nağmesin
Ruh-i akdesten okur Davut-eda
Şair-i Rum idi gerçi ol edip
Şark ile garba okudu essela
Gel tavaf et Hıfzı ruh-i Kabe'yi
İşte kabr-i hazret-i (Emrah baba)

1271 m. 1854-1855

Buna rağmen EmJ-ah'ın Çaııkırılı Şair Sabri'nin ölümü için söylediği ve :

Ey gelen bu aşık-ı dildade kabristanına
Oku birkaç fatiha, bahşet o zatın canına

beyti ile başlayan vefat tarihini bildiren son beyt :

Ben de cevher kilk ile Emrah'ı (Sabri) tarihin
Ruhu şad olsun deyü yazdım felek divanına

olup hicri 1277 m.186O-1861 tarihi göstermektedir. Bu hale göre Emrah 1277 m.1860-1861'de sağdır. Bu vesika kitabedeki (l271) m.1854-1855 tarihinin yanlışlını ve ölümünden hayli sonra yazıldığı iddiasını doğrulamaktadır . Vahit Lütfü'nün (Yeni Türk. İst. 1938 c.6,sayı 6ı,s.ı291-ı296) de Emrah'ın kitabesini yazanın Tokatlı olmayıp Köprülü Şair Hıfzı olduğunu iddia eden makalesinden anlaşıldığına göre bu Hıfzi'da XX. asır başlarında sağdır. Birçok yerler gezen Köprülülü Hıfzi, belki de Halil Rami Efendi' nin Niksar' da bulunduğu sırada Oraya gelmiş ve kitabeyi yazmış olabilir. Böyle de olsa kitabenin Emrah'ın ölümünden çok sonra yazıldığını. bununla beraber yine 1271 m.1854-1855 tarihinin yanlış olduğunu ispat eder. Böylece halk rivayetlerine dayanarak yazılan kitabedeki tarihin yanlış olabileceğini belirttikten sonra Emrah'ın asıl ölüm tarihini verelim. Şimdiye kadar hiç bir yazarın dikkatini çekmeyen aşağıdaki vesika Ahmet Talat Bey'in ''Halk Şiirinin Şekil ve Nevi. İst. 1926. s.93" ve "Tokatlı Aşık Nuri Çankırı 1933. s.183" kitaplarından çıkmıştır.

Fakat araştırıcılar Emrah ile aynı dönemde yaşamış olan halk ozanlarının ve çıraklarının eserlerinden faydalanmayı düşünmemişlerdir. Halbuki Emrah'a kuvvet­le bağlı olan çırağı Tokatlı Nuri'nin ustasına muhakkak bir tarih düşürmesi gerekirdi. Klasik Edebiyata ustasından daha çok vakıf olan Nuri için bu imkansız değildi.

Keşfoldu bahar-ı çimenistan-ı nezaket
Gösterdi yine gülşene gül bu-yi letafet
Baştan başa dünyayı sürur aldı temamet
Erdikte cihan bağına ezhar-beşaret
Aldı dil-i bülbülleri bir nale-i hasret
Bilmem ne alamettir eya serv-i kaamet

Matlalı ve yedi bentli müseddes baharivesinin son bendinde :

Gördükde o serv-i kaddi nevreste nihali
Can bülbülünün kalmadı cisminde mecali
Keşfoldu sühan bağı. cihan bağı misali
Var olsun dilde hemen aşk-ı kemali
İnci ile mücevher gibi bu tarih-i sali
(Nuri) ne güzel söylemiş üstadına rahmet

1277 m.1860

diyerek hakiki ölüm tarihini ortaya koymuştur. Bu suretle yukarıda yanlışlığını ispata çalıştığımız kitabe tarihinin bir değeri kalmadığı kendiliğinden meydana çıkmış oluyor. Yalnız bir nokta biraz şüpheli görülmektedir.

Emrah'ın Çankırılı Sabri için yazdığı manzume de aynı tarihi ihtiva etmektedir. Demek ki Emrah, yaşlılığına rağmen yaptığı kısa seyahatlerden birinde Çankırı'ya kadar gidip, aynı yıl içinde Niksar'a geri dönüyor. Belki de Tokatlı Nuri ölümü sırasında yanında bulunuyordu.

Ahmet Talat Bey (Tokatlı Aşık Nuri Çankırı 1933 s.59-60 ) şöyle diyor :
Beşiktaşlı Gedayi de Emrah çıraklarındandır. Emrah vefat ederken Nuri'ye sazını ve sözünü, Gedayi'ye de kalem ve kuvve-i hafızasını miras bıraktığını söyleyerek hayata gözlerini kapamış ve Nuri'ye Anadolu'dan çıkmamasını. Gedayi'ye de Rumeli'ye gidip oradan dönmemesini vasiyet etmiş.

Birçok araştırmacının kitabeye dayanarak verdiği 1271 m.1854-1855 yılı Emrah'ın hakiki ölüm yılı olmayıp. Tokatlı Aşık Nuri'nin verdiği 1277 m. 1860 yılı hakiki ölüm yılıdır.




Devamı gelicek...