PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Mehmet Akif ERSOY




vaaoovv MEMO
02-05-2006, 02:13
İstiklâl Marşı şâiri. 1877 yılında İstanbul'da doğdu. Annesi Emine Şerife Hanım, babası Temiz Tâhir Efendidir. İlk tahsiline Emir Buhâri Mahalle Mektebinde başladı. İlk ve orta öğrenimden sonra Mülkiye Mektebine devam etti. Babasının vefâtı ve evlerinin yanması üzerine mülkiyeyi bırakıp Baytar Mektebini birincilikle bitirdi. Tahsil hayâtı boyunca yabancı dil derslerine ilgi duydu. Fransızca ve Farsça öğrendi. Babasından Arapça dersleri aldı.


Zirâat nezâretinde baytar olarak vazife aldı. Üç dört sene Rumeli, Anadolu ve Arabistan'da bulaşıcı hayvan hastalıkları tedâvisi için bir hayli dolaştı. Bu müddet zarfında halkla temasta bulundu. Âkif'in memuriyet hayatı 1893 yılında başlar ve 1913 târihine kadar devam eder.

Memuriyetinin yanında Ziraat Mektebinde ve Dârulfünûn'da edebiyat dersleri veriyordu.


1893 senesinde Tophâne-i Âmire veznedârı M. Emin Beyin kızı ismet Hanımla evlendi.


Âkif okulda öğrendikleriyle yetinmeyerek, dışarda kendi kendini yetiştirerek tahsilini tamamlamaya, bilgisini genişletmeye çalıştı. Memuriyet hayatına başladıktan sonra öğretmenlik yaparak ve şiir yazarak edebiyat sâhasındaki çalışmalarına devam etti. Fakat onun neşriyat âlemine girişi daha fazla 1908'de İkinci Meşrutiyetin îlânıyla başlar. Bu târihten itibaren şiirlerini Sırât-ı Müstakîm'de neşretmeye başladı.


Âkif, yazı ve şiirlerini hiçbir zaman geçim kaynağı olarak görmedi. Buna rağmen onu memlekete tanıtan, halka sevdiren asıl vasfı şâirliğidir.


Birinci Cihan Harbi sırasında Berlin ve Necid'e (Arabistan) gitti. Çanakkale harbi, onun Berlin seyahati sırasında meydana gelmiş, şâir o günlerin ıstırap ve heyecanını orada yaşamıştır. Şâir, bu iki seyâhatiyle ilgili Berlin Hatıraları ve Necid Çöllerinden Medîne'ye adlı eserlerini yazmıştır. Harbin son senesinde, çok sevdiği dostu İsmail Hakkı İzmirli ile Lübnan'a gitti.


Cihan Harbi 1918'de imzâlanan Mondros Mütârekesi ile nihayete erdikten sonra, galip devletler Türk vatanını parçalamak ve paylaşmak için dört taraftan saldırmağa başlamışlardı. Harpten son derece bitkin bir halde çıkan Türk milleti, vatanını müdâfaa için silâha sarıldı. Âkif, vatan müdâfaasının ehemmiyetini anlatmak için hutbelerle halkı, istiklâlini muhâfaza etmek için savaşmaya çağırdı. Anadolu'da millî mücâdele rûhunun yayılması üzerine, Anadolu'ya iltihâka karar verdi.


İstanbul'dan deniz yoluyla İnebolu'ya çıktı. Oradan Ankara'ya hareket etti. Konya isyanı üzerine Konya'ya gidip, ayaklanmanın bastırılmasında mühim rol oynadı. Sonra tekrar Ankara'ya döndü. Ankara'dan Kastamonu'ya giderek Nasrullah Câmiinde verdiği vaazlar neşredilerek memleketin her tarafına dağıtıldı. Sonra Ankara'ya döndü.


1920 târihinde Burdur Mebusu olarak Birinci Büyük Millet Meclisine seçildi. 17 Şubat 1921 günü İstiklâl Marşı'nı yazdı. Meclis 12 Martta bu marşı kabul etti.


Zaferden sonra İstanbul'a geldi. Abbâs Halîm Paşanın dâveti üzerine 1923'te Mısır'a gitti. O kışı Mısır'da geçirip, baharda döndü. Artık her yıl kışı Mısır'da, yazı İstanbul'da geçiriyordu. Halîm Paşa geçimini karşılamayı taahhüt etti. Ertesi yaz İstanbul'a dönünce Diyanet İşleri Riyâseti tarafından Kur'ân-ı kerîmi tercüme etme vazifesi verildi. Âkif yıllarca çalıştı. Sonunda bu konudaki ilmî kifâyetsizliğini anlayarak vazgeçti.


1926 yılından îtibâren Mısır Üniversitesinde Türkçe dersleri verdi. Derslerden döndükce Kur'ân-ı kerîm tercümesiyle de meşgul oluyordu, fakat bu sırada siroza tutuldu. Önceleri hastalığının ehemmiyetini anlayamadı ve hava değişimiyle geçeceğini zannetti. Lübnan'a gitti. Ağustos 1936'da Antakya'ya geldi. Mısır'a hasta olarak döndü.


Hastalık onu harâb etmiş, bir deri bir kemik bırakmıştı. İstanbul'a geldi. Hastanede yattı, tedâvi gördü. Fakat hastalığın önüne geçilemedi. 27 Aralık 1936 târihinde vefat etti. Kabri Edirnekapı Mezarlığındadır.


Şahsiyeti: Mehmed Âkif'in Sırât-ı Müstakîm ve onun devâmı olan Sebîl-ür-Reşâd mecmuasında çıkan yüz kadar muhtelif makalesi, elli kadar tercümesi ve şiirleri vardır. Fakat Âkif günümüzün hatta Türk târihinin en önde gelen destan şâirlerinden biridir. Şiirleri edebiyat târihimizde büyük önem taşır.


Şiirlerinde bâzan düşünce, bâzan duygu ön plandadır. Aruzu en güzel şekilde kullanan şâirlerdendir. Şiirlerinde bir taraftan hürriyet, doğruluk, samimiyet, vatanseverlik, adâlet, istiklâl gibi ahlâkî kıymetleri telkin ederken, diğer taraftan cemiyetlerin çökme sebebi olan riyakârlık, münâfıklık, korkaklık, dalkavukluk, tembellik, zulüm gibi fenalıklara şiddetle hücûm eder.


Mehmed Âkif yaşadığı devri bütün genişlik ve derinliği ile şiirlerinde yansıtmaya çalışmış bir Türk şâiridir. Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde Türk milletinin içinde bulunduğu acıları, sevinçleri, ümidleri ve hayal kırıklıklarını manzum bir târih, bir roman, bir hikâye, bir destan havası içinde anlatmaya çalışmıştır. Eserlerindeki kişiler de aydın, cahil, yobaz, züppe, şehirli, dinli, dinsiz, sarhoş, gariban, külhanbeyi vs. gibi cemiyetin hemen her kesiminden insanlardır. Çevre olarak da saray, konak, câmi, sokak, bayram yeri, mevlit cemiyeti, savaş yeri, mahalleler, köhne evlerin odaları, oteller vs. şeklinde yaşadığı devrin bütün husûsiyetlerini aksettiren yerleri seçmiştir. Çalışma tarzı olarak, önce görüp incelemeyi, not ederek veya aklında tutarak ve sonra şiir taslakları kurup, onun üzerinde çalışmayı prensib edinmiştir. Müşâhade ve kompozisyona büyük önem vermiştir. Şiirinde kapalılık yok gibidir. Her şeyi açık açık yazmaya çalışmış, mübhem duygulardan, yüce ve fizik ötesi mefhumlardan ve süslü hayallerden uzak durmuştur. Kişilerini ve çevreyi resimvâri ve heykelvâri tasvirlerle anlatmıştır. Mehmed Âkif, muhtevâ yönünden edebî ekollerden realist, biçim verdiği değer bakımından parnasçı ve bâzı şiirlerinde de naturalist bir hava içindedir. Şiirlerinde şahsî üzüntüleri, arzu ve istekleri yok gibidir. Toplumun dertlerini konu edinmiş, onlar adına gülmeye ve ağlamaya çalışmıştır. Kötülerle, fakirlikle ve gerilikle mücadele esas gâyesidir.


Âkif, ahlâksız edebiyata düşmandır. Samimiyetsiz, sahte ve taklitçi olanları sevmemiştir. Şiirlerinde halk deyimleri, atasözleri, halk kelimeleri bol bol yer alır.


Şiirleri manzum hikâyeler, hitâbet şiirleri, lirik şiirler ve taşlama şiirleri şeklinde sınıflandırılabilir. Bunlardan manzum hikâyeleri sosyal konulu, hitâbet şiirleri didaktik muhtevalı, lirik şiirleri vatanî, millî ve dînî coşkunluklarla dolu, taşlama şiirleri de şakadan hicve kadar uzanan tenkitleriyle doludur.


Mehmed Âkif şiirlerini çoğunlukla kuralsız nazım şekliyle yazmıştır. Vezin olarak yalnız aruzu kullanmış, ama heceye de karşı olmamıştır. Üslûbu, şiirlerindeki olaydan ve fikirden daha önce göze çarpar. Süse ve yapmacığa kaçmadan yaşayan halk ifâdeleriyle kurulmuş, çekici bir anlatışı vardır. Halk dili ve üslûbunu hemen her şiirinde kullanmasına rağmen, bu konuda en çok muvaffak olduğu eseri Âsım oldu. Bol fiil ve sıfat kullandığı şiirlerinde aşırı sadelikten ve yapma dilden kaçınmış, Servet-i Fününcuların ağır ve cansız lisanından da uzak durmuştur.


Şiirlerinde tahkiye, tasvir, hitap, muhâvere gibi bütün anlatım yollarını başarıyla kullanmıştır. Bilhassa muhâvere (karşılıklı konuşma) anlatım yolu onun şiirlerinin en önde gelen özelliklerinden olmuştur. İç âhenk, daha çok lirik şiirlerinde görünür. Fazla mecaz kullanmaktan kaçınmıştır.


Memleketin sosyal meseleleri, şâhit olduğu elem verici olaylar ve çilekeş Anadolu insanlarının hâlini sık sık şiirlerine konu edinerek ele almış, duygu ve düşüncelerini samimi ifâdesiyle dile getirmiş, çâre için çeşitli teklifler öne sürmüştür. Osmanlı Devletinin Tanzimâtın îlânıyla başlayan, meşrutiyet îlânlarıyla devam eden ve İttihat ve Terakki Partisinin iktidârı zamanında son hadde vardırılan yıkılışa götürücü hareketlerle kısa zamanda târih sahnesinden silinmesi, dünyâdaki Müslümanların ilim ve teknikte Avrupa'dan geri kalmış olması ve başsız kalarak herbirinin ayrı ayrı yollar tutup parçalanmaları karşısında, feryâd edici şiirleri vardır.


Mehmed Âkif milletini ve dînini seven, insanlara karşı merhametli bir mizaca sâhip, şâir tabiatının heyecanlarıyla dalgalanan, edebî bakımdan kıymetli şiirlerin yazarı meşhur bir Türk şâiridir. İstiklâl Marşı şâiri olması bakımından da "Millî Şâir" ismini almıştır.




^^SuLuBoYa^^
09-05-2006, 23:15
http://upload.wikimedia.org/wikipedia/tr/thumb/7/7a/Mehmet_akif_ersoy.jpg/200px-Mehmet_akif_ersoy.jpg

Hayatı

Mehmed Âkif, İstanbul'da doğdu. Babası Tahir Efendi, Fatih profesörlerindendi. Annesi Emine Şerife Hanım, Buharalı bir ailenin kızıydı. Âkif, ahlâkı ve inancı sağlam bir ailenin çocuğu olarak, aynı özellikleri taşıyan bir çevrede yetişti.

Âkif, kitap ve defterle henüz dört yaşındayken tanıştı. Resmi öğrenimi ise Maarif Nezareti'ne (Milli Eğitim Bakanlığı) bağlı (ilk) okulla başladı. Bu okuldan sonra, Fatih Merkez Rüşdiyesi'ne (ortaokul) devam etti.

Rüştiye tahsili boyunca, babasından bilhassa lisan dersleri aldı. Arapça, Farsça ve Fransızca'yı edebiyatıyla beraber anlamaya başladı. Şiir sevgisi ve merakı da bu sıralarda uyandı.

Rüştiye'den sonra Mülkiye'ye (Siyasal Bilgiler Fakültesi) geçti. Mülkiye, o devrin en parlak öğrenim kurumu sayılıyordu. Âkif, Mülkiye'de okurken babası öldü, ayrıca evleri de bir yangında yok oldu. Maddi imkânsızlık yüzünden bu okulu yarıda bırakmak zorunda kalan Âkif, Veteriner okuluna kaydoldu. Bu yeni okulun mezunlarına daha iyi iş imkanları tanınıyordu. Baytar okulunu birincilikle bitiren Âkif, dört sene kadar Anadolu, Balkanlar, Arabistan ve Arnavutluk'ta dolaştı; mesleğiyle ilgili inceleme ve araştırmalarda bulundu. Gezdiği yerlerde halkla sıcak bir kaynaşma sağladı.

İstanbul'a döndüğü zaman, Halkalı Ziraat Okulu'nda kompozisyon, Üniversite'de edebiyat dersleri verdi. Ayrıca Dârü'l-Edeb isimli okulda da öğretmenlik yaptı.

İslam ilimlerinde bilgili olan Ersoy, bu vasfıyla Kurtuluş Savaşı'na destek vermiş ve bir çok kere Anadolu'nun çeşitli yörelerinde halka seslenmiştir.

Vatanseverliği yanında ve tutucu bir şairdi. Yenilikcilik adı altında Tek dişi kalmış Canavar Modernizmine direnç göstermiş, özellikle hilafetin ve saltanatın kaldırılmasına karşı muhalefet yürütmüştür. Daha sonraları Cumhuriyeti kuran kadrolarla ters düştüğü için, ömrünün son yıllarını Mısır'da geçirmeyi tercih etmiş, ancak yurdunda ölmek isteği ile Türkiye'ye dönmüş ve İstanbul'da ölmüştür.

Dini Yaşayışı

1) Çocukluğu Ve Gençliğinde Dini Hayatı

Mehmet Âkif'in dini hayatında önemli bir yeri olan çocukluk ve gençlik dönemi dini inancının oluşması ve gelişmesine geçmeden önce, dini inancın gelişmesinde bazı önemli hususlara dikkat çekmek istiyoruz. Din psikolojisinde dini yaşayışın incelemesinde dini duygu ve düşüncesinin önemli bir yeri vardır. Bu bakımdan dini inancın hissi ve zihni gelişmesini dikkate almadan, dini gelişmeden söz edilemez.

Bazı psikologlara göre; 'Gelişmekte olan çocuk, çevresinden sürekli gelen dini tesirlere ve tecrübelere karşı ruhen hazır durumdadır. Ondaki bu hazır oluş dışarıdan gelen tesirlere daima açıktır. Böylece o başta yakın çevresinin hayat şekilleri veya kültürel değerlerinin bilerek veya bilmeyerek etkisi altındadır. Bunların şu veya bu şekilde sürekli şuurlu veya şuursuz olarak çocuğa tesir etmeleri onun üzerinde bir takım alışkanlıklara ve davranış şekillerine sebep olabilmektedir. Bu onun çevresi ile ferdi yapısının ne derece sıkı ilişkiler halinde olduğunu ve dışarıdan aldığı tesirleri kendi içinde işleyen kendine has bir gelişmeyi davranışları ile ortaya koymaktadır'.

Bu realite göz önünde bulundurulduğunda Mehmet Âkif'in de yaradılış itibari ile, dini istidat ve kabiliyetle donatılmış olarak dünyaya geldiğini kolayca söyleye biliriz. Bildiğimiz kadarı ile ailesi içinde hazır bulunduğu manevi hava onun bu yöndeki istidat ve kabiliyetlerinin kolayca erkenden uyanmasına sebep olmuştur. Özellikle ona en yakın olan ana ve babasının büyük bir samimiyet ve teslimiyet içinde dini yaşayışa sahip olmaları, başka bir deyişle onların, içten gelen duygularla beş vakit namazlarını kılmaları, ramazanda oruçlarını tutmaları ve bunları büyük bir gönül zenginliği ve huzuru içinde yürütmeleri Âkif'in manevi aleme açılmasını kolaylaştırmıştır. Bu sayede Âkif manevi atmosferin zengin olduğu bir yuva içinde büyümeye ve bu havayı bol bol teneffüs etme imkanı bulmuştur. Ailesinden ve çevresinden aldığı muhafazakar tesirler Âkif'in kişiliği üzerinde şuurlu veya şuursuz bir şekilde etkili olmuştur. O bunları kendine özgü ifadeleri ile kamuoyunda yansıtmıştır. Bunu şiirlerinde ve diğer yazılarında görmemiz mümkündür.

Dini inancın Mehmet Âkif'in içinde uyanmasını temin etmek üzere bizzat babası Tahir Efendi onun dini terbiyesi ile şuurlu bir şekilde meşgul olmuştur. Nitekim babası oğlunu dini hayata alıştırmak üzere zaman zaman İstanbul’da ki camilerin ibadet vasfını teneffüs ettirmeye çalışmıştır. Bu Âkif'in ibadet hayatına şuurlu bir şekilde hazırlama hareketlerinin bir bölümüdür. Esasen Akif ailesini bizzat dindar insanlar olarak vasıflandırmaktadır. Böylece o, bir yandan evde aile fertlerinin diğer yandan da yakın çevrenin dini yaşayışlarına şahit oluyordu. Böylece hem aile içinde gördüğü ve duyduğu dini hayatla, hemde aile dışındaki dini hayat onun dini şahsiyetinin oluşmasında etkili oluyordu. Bu olumlu bir etkiydi. Bu etkiler ondaki dini inancın uyanışı ve hızlı hızlı serpilip gelişmesini sağlamıştı.

Onun ilk gittiği okul düzenli eğitimin ilk basamağını teşkil eden Emir Buhari Mahalle Mektebi'dir. O burada hayati bilgiler yanında dini bilgileri belirli bir program dahilinde öğrenmeye başlamıştır. Bunların başında Kuran-ı Kerimin öğretilmesi gelmektedir. Akif Kuran okumasını öğrendikten sonra ondan hayatı boyunca hiç kopmadığını ve ona bütün kalbiyle bağlı kaldığını, onunla manen ve maddeden daima birlikte yaşadığını her fırsatta dile getirmiştir. En azından okumakla da olsa onunla iç içe olduğunu, hayatı boyunca, duygu, düşünce, fiil ve hareketleri ile muhtevasına göre hayatının akışını ayarladığını görüyoruz. İşte Âkif buna daha çocukluk ve gençlik yıllarında hazırlanmış, ilerleyen yıllarda Kur'an ile yakinen meşguliyetinin ve onu içine sindirmesi sonucu, Kur'an hafızı olmuştur. Hatta o yüksek okulu bitirdiği yıl aynı zamanda hıfzını tamamlamak için altı ay müddetle yoğun bir şekilde Fatih İmamı Arap Hafız'a her gün akşam ile yatsı arası gibi bir cüz okumak sureti ile hıfzını kontrolden geçirmiştir. İşte bu hal Âkif’te ne kadar sağlam ve derin temellere dayanan bir dini hayatın inşa edilişini açıkça ortaya koymaktadır.

Mehmet Âkif'te olduğu gibi her çocukta Allah tasavvuru ve inancı kabul etmeye elverişli ve hazır bir ruhi yapının olduğunu söylemeliyiz. Nitekim çocuklardaki Allah tasavvuru ve düşüncesinin onların ruhi ve manevi gelişmeleri konusunda, psikolog ve düşünürler hemfikir olmakla birlikte bunun yorumlanmasını farklı şekillerde yapmaktadırlar.

Mehmet Âkif'in, aile içinde anne ve babasının, çevresinde ise, yakınlarının ve komşularının yaşayışlarını dini ve ahlaki beklentilere göre ayarlanması, aynı zamanda onun zihninde ve kalbinde Allah inancı ve tasavvuru başlatmış, giderek bu tasavvur onun içinde gelişmiş ve şekillenmiştir. Biz bu gelişmeye aynı zamanda derinleşmeye açılan bir gelişme olarak bakabiliriz. Nitekim onun gençlik, olgunluk ve yaşlılık dönemlerindeki şiir ve yazılarında bu tasavvurun ne derece kuvvetli bir Allah inancı ile beslenerek olgunlaşmış olduğunu görüyoruz. Özellikle "ey Müslümanlar Allah'tan nasıl korkmak lazımsa öyle korkunuz." mealindeki ayeti bir manzumesine başlık olarak almış olması Akif'in Allah inancının, asıl kaynağından beklenene uygun olarak nasıl beslediğini ve aslına nasıl bağlı kaldığını göstermesi bakımından oldukça belirleyici bir örnektir. Âkif, Allah'a itaat ederken veya teslim olurken samimi ve şuurlu bir şekilde hareket etmektedir. O Rabbinden korkmaktadır. Onun bu korkusu sığınmayı ve varlığını emniyet altına alıcı bir niteliktedir. Çünkü Rabbinden emin olmak için o böyle davranmaktadır. Zira korku insanı daha dikkatli ve daha terbiyeli davranmaya sevk etmektedir. Bu da hareketlerinde emniyetin devam etmesi ve insan varlığının ebediyen korunması demektir. Aynı zamanda korkudan dolayı alınan tedbirler ümidin ve emniyetin ifadesidir. Şu halde korku korunmanın ve geleceğin garantisinin ilk ifadesidir. Korkunun harekete geçmesi ile alınan tedbirler gelecek emniyetinin de garantisidir. Onun için Âkif Allah'tan korkarken ya da korkulmasını isterken onun beklentilerine göre hayatın programlanmasını ve geleceğin garantisini talep etmiş olmaktadır. Onun da arkasında yatan esas arzu var olmak ve varlığı muhafaza etmektir. Bundan dolayı Mehmet Âkif Allah korkusunun nasıl olması gerekiyorsa o şekilde yerine getirilmesini istemektedir. Onun bu inancında gördüğümüz kararlılığın ilk kökenleri çocukluktan gelen Allah tasavvurundan ileri geldiğini söyleyebiliriz.

Bir kere her Müslüman ailede Allah her vesile ile sık sık anılmaktadır. Bir işe başlarken, bitirirken, yemek yerken, içerken, yatıp kalkarken kısaca her fiil ve faaliyete Allah adıyla başlanmakta, Allah'a hamd ile bitirilmektedir. Verilen bilgiler, yapılan telkinler, edilen ibadetler Âkif'i kucaklamış ve onun ruhunu iyice sarmıştır. Özellikle bu söylediklerimizin hepsine anne ve babasının aktif bir şekilde katılması Âkif'e "ilerde sen de bizim gibi olmalısın" telkini yapmış ve onu yakından etkilemiş bulunmaktadır.

Gençlik yıllarına gelince; bu dönemde Âkif'in dini hayatının giderek olgunlaştığına şahit oluyoruz. çocukluk döneminde beklediği ölçüde ve beklediği gibi zihnine ve gönlüne yerleştirdiği Allah inancını yeni bilgilerin ışığında işlenmesi ile daha da sağlamlaştığını söyleyebiliriz. Günlük hayatın akışı içinde hayatını İslam dininin kendisinden yapması ve yapmaması hususunda beklediği taleplerine uydurduğunu söyleyebiliriz. Mesela; onun Rüştiye tahsiline devam ederken bir taraftan da özel olarak mesnevi dersleri alması manevi hayatını şekillendirirken takip ettiği yolu göstermek bakımından değer taşımaktadır. Nitekim Halkalı Baytar Mektebi'nde okurken günlük namazlarını kıldığını ve Ramazan orucunu tuttuğunu ve Cumalarını hiç geçirmediğini biliyoruz. Bu arada onun bir taraftan sürekli mesleki bilgi potansiyelini zenginleştirirken bir taraftan da dini yaşayışını İslami akış içinde ihmal etmediği görülüyor. Bunu da Mehmet Âkif "Halkalı Mektebi"nin camiinde dini yaşayışın tezahürlerinden biri sayılan ibadetlerini düzenli ve sürekli bir şekilde sürdürmekle gösteriyordu. Gerek efendiliği, derslerinde gösterdiği üstün başar, gerek ferdi ve sosyal fiil ve davranışlarında ki ölçülü ve yapıcı hali, gerekse dini ve ahlaki yaşayışına gösterdiği titizlik okulunda ki öğretmenleri ve çevresindeki insanların taktirlerini ve sevgilerini kazandırıyordu.

Mehmet Âkif'in düzenli öğretim yanında küçük yaşlardan beri sürdürdüğü takviyeli öğretim onun şahsiyetinin oluşmasında etkili olmuştur, diyebiliriz. Mahalle Mektebinde öğrenmeye başladığı Kur'an-ı, Baytar Mektebinde yanında ayırmamış ve düzenli Kur'an ile meşguliyetinin sonucu hıfzını ikmal etmekle sürdürmüştür. Şu halde Âkif, Kur'an ile her zaman isteyerek ve samimiyetle meşgul olmuş, onun tamamını hem metin hem de muhteva olarak hem zihnine hem de gönlüne yerleştirebilmiştir.

2) Yetişkinlik Dönemi Dini Yaşayışı

Çocukluk ve gençlik dönemlerinde dini inancını iyice pekiştiren Mehmet Âkif, bunu günlük hayatı ile birleştirmiş, hayatını inancı ile birlikte yaşayan insan haline gelmiştir. Onun Allah'a itaati, teslimiyeti ve sevgisi Allah'ın kelamına ve peygamberin sünnetine samimiyetle bağlılığı günlük hayatı akışında dini yaşayışın önemli bir yeri vardır. Esasen normal hayat dini hayatı ile iyice birbiri içinde eridiğinden Âkif dinin yönlendirici gücünü her zaman hissetmiştir. Bilhassa Kur'an ve sünnete göre yaşama ona göre hayatın kaynağıdır. O buralara o kadar samimiyetle bağlanmıştır ki onlar olmadan Âkif'i tasavvur etmek mümkün değildir. O, onlarla vardır, onlarla yaşamaktadır. Yine O, onlarla geleceğe bağlanmaktadır. Onlar hem kendisinin hem de Müslümanların hayat düsturu ve geleceğin garantisidir.

Esasen, yetişkinlik döneminin, Âkif'i vaktinden daha önce olgunlaştırdığını görüyoruz. O, dini inancını ve ahlaki kuralları ruhunun derinliklerine nüfuz edecek şekilde yerleştirilmiş olduğundan, sırası geldikçe bunları yaşantısı ile, hitabetleri, sohbetleri, şiirleri ile kısaca her şeyi ile pratikleştirmekte ve fiile dönüştürmektedir. Bunu kendi özel hayatında tahakkuk ettirdiği gibi Müslümanların hayatında da tahakkuk ettirmeye büyük çaba sarf etmiştir.

Bütün bunlar, Mehmet Âkif’in başta Allah'a sarsılmaz bir imanla bağlı olmasından ileri gelmektedir.O Allah'a o kadar inanmış ve bağlı kalmıştır ki hayat ancak onunla vardır. Yaşamak ancak onunla mümkündür. Eserlerine baktığımızda bunun mükemmel bir şekilde örüldüğünü rahatça görebiliriz: "Alan sensin, veren sensin senin hükmündedir dünya" derken onun külli iradeye sonsuzca bağlandığını, yani Allah'a teslimiyetini görmekteyiz. Mehmet Âkif"İstiğrak" adlı şiirinde;"tecelli ettik artık, anladım: sensin bütün dünya..."diyerek kânatın Allah'la var olduğunu, hatta ondan ibaret olduğunu söylerken bir bakıma tasavvufa meyletmekte, burada dünyada bütün hareketlerin Allah'ın tasarrufunda olduğunu dile getirmektedir. Esasen o Allah'ın kudretini ortaya koyarken, Ona olan içten ve samimi bağlılığını de belirtmektedir. bunu onun her halinde görmek mümkündür. Nitekim Âkif'in Allah'a dua ederken bazen sanki isyankar gibi görünen bir ruh hali göstermesi bile Allah'a olan bağlılığını ifadesidir. Bir Şiirinde;

“Ey bunca zamandır bizi te'dib eden Allah
Ey alem-i İslâm-ı inleten Allah!.
Bizler ki va'd-i ilahine inandık;
Bizler ki bin üçyüz bu kadar yıl seni andık"

diyen Âkif, burada Müslümanlarla birlikte kendi ruhunun derinliklerinde uzun zamandır biriken ve ruhunu bunaltan acıdan şikayet etmektedir. O bu şikayeti, acıyı kendilerine vermiş olan Allah'a bildirmektedir. Bununla Âkif; içinde duyduğu memnuniyetsizliğini ve ruhen bu bunalmışlığını dile getirmekte ve kurtuluş çarelerine yine samimiyetle Ondan beklemektedir. Âkif'e göre imparatorluğun başına gelenlere bakarak Allah Müslümanları uzun zamandır cezalandırmaktadır. Bu öyle üzerinde durulmayacak ve önemsiz bir ceza değildir, aksine İslam aleminin derinden ve ciddi anlamda ezilmesi ve inletilmesidir. Ancak Âkif, onların başına gelen bu felaketi hakketmediklerine inanmaktadır. Bundan dolayı büyük bir samimiyet ve büyük bir beklenti içinde ruhunda duyduğu şikayeti dile getirerek; "Ya Rabbi sen bizi eziyorsun, inletiyorsun; ama biz senin ilahi va'dine inandık, bin üçyüz yıldan beri hep seni andık, hep sana yaslandık ve sana bağlandık" demekte ve bunun arkasında, "bizim teslimiyetimizin, bağlanmışlığımızın karşılığı bu olmamalıydı" demeğe getirerek Müslümanları himayesi altına almasını, onları kendi hallerine bırakmamasını istemekte ve ümitle beklemektedir.

Mehmet Âkif’in Allah’a bağlılığını ve teslimiyetini iman ve ilhamının zenginliği ve derinliğini safahatında özellikle "hakkın sesleri" ile "hatıralar" bölümlerinde çok açık bir şekilde görüyoruz. Bütün bunlar hiç şüphesiz asıl kaynağının Allah’ın kelamından yani Kuran’dan birde sünnetten almaktadır.

Yukarıda belirtildiği üzere Mehmet Âkif'e çocukluğundan beri verilmekte olan İslami terbiye yetişkinlik döneminde yetişerek olgunlaşmış ve böylece günlük hayatın her safhasında bir Müslüman’dan beklenen davranışları olgun ve samimi bir hava içinde gerçekleştirmeye başlamıştır. Onun aldığı bu İslami terbiye sürekli ilimle beslenmiş ve neticede onun şahsiyetinin gelişmesinde bunlar birbiri içinde eriyerek iyice kaynaşmışlardır. Bunların tezahürünü safahatında şiirlerine konu başlığı olarak aldı ve buna bağlı olarak işlediği ayet ve hadislerde, ayrıca Kastamonu ve kazalarında, Konya, Balıkesir, Burdur, İstanbul ve yurdun diğer yörelerinde verdiği vaazlarda ve hitabelerde görmek mümkündür.

Böylece biz, O'nun dini yaşayışı içinde İslamın özüne yani Kur'an ve sünnete bağlı kaldığını müşahede ediyoruz. O, bunu hem kendi yaşantısında gösterirken hemde manzum ve mensur yazılarında Müslümanları ikaz ederek onların dini yaşayışlarını İslamın istediği şekilde pratikleştirmelerini sağlamak ve daha sağlıklı bir dini hayatı gerçekleştirmeleri için,, İslamın özüne ters düşen hurafelere ve batıl inançlara kapılmamalarını talep etmiştir. O halkın yaşayışında gördüğü hataları İslam adına düzeltmek üzere kendini her zaman görevli saymıştır. Mesela, “Süleymaniye Kürsüsünde” Rusya’ya giden Abdülreşit İbrahim’in ağzından orada ki Müslümanların İslam ve İslami hayattan uzaklaştığını, bilgisizliğe ve hurafelere kapılmalarını anlatırken, eskiden bir ilim merkezi olan rasathanesi bulunan Semerkand’ın bu günkü Müslümanlar elinde tanınmaz hale geldiğini, ilimden eser kalmadığını üzüntüyle söyleyerek, yapılanları şöyle dile getirmektedir;

“Ay tutulmuş ‘Kovalım Şeytanı kalkın’ diyerek
Dümbelek çalmada binlerce kadın kız erkek!”

Ayın tutulmasını şeytan işiymiş görecek kadar ilimden nasibini almamış ve safsataya düşmüş halkın hali ızdırap vericidir. Böylece şair Müslümanların bu hale getirildiğini ve insanların belirli tabiat olaylarını şeytan işi gibi göstererek İslam’a tamamen ters düşen bir tavır içinde olmalarını yadırgamakta ve bu durumu dümbelek çalarak izale etmeye çalışan Müslümanların haline istihza ile bakmaktadır.

Şu halde Mehmet Âkif yetişkinlik döneminde bir taraftan hayatını islamın beklentilerine göre düzenlemiş, diğer taraftan da inancını dini yaşayışıyla sürekli olarak beslemiştir. Böylece bu dönemde iktisab ettiği geniş dini kültürü ile olgunlaşmış, vaaz verebilecek, cemaati irşad edebilecek seviyeye ulaşmıştır.

^^SuLuBoYa^^
09-05-2006, 23:16
3) Yaşlılık Dönemi, Dindarlığı

Bilindiği üzere, yaşlılık döneminde normal olarak bedenle beraber ruhun bazı fonksiyonlarında zayıflama görülür. Ve fizyolojik açıdan insan organları eskiye oranla güç kaybeder. Psikolojik açıdan ise duyular zayıflar, öğrenme yavaşlar, yalnız kalma korkusu, eski gücünü kaybetmenin verdiği tedirginlik, maziye özlem gibi haller ortaya çıkar. Buna mukabil, yaşlılarda gençlere oranla dini uygulamalara eğilim artar.

Esasen insanların gelişim dönemlerini kesin yaş çizgileri ile birbirinden ayırmak güç olmakla birlikte bazı psikologlar yaşlılık dönemini elli veya elli beş yaşından başlatmakta, bazıları da bu sınırı altmış yaşından yukarısı için kabul etmektedirler. Zira her bireyin aileden aldığı katılımla ilgili faktörler, beslenme ve sağlık durumlarından kaynaklanan etkilerin yanında yaşadığı çevrenin tabii şartların, sosyo-kültürel ve ekonomik şartlar insan hayatının gelişiminde etkili olmaktadır.

Biz de Mehmet Âkif’in yaşlılık dönemine yukarıda belirlenen gelişim çizgisi içinde bakacak olursak bu dönemin yaklaşık olarak onun Mısır’a gidişinden sonraki zamanı içine aldığını görürüz.

Şairimiz İstiklal Savaşı’nda ülkenin düşmanlardan temizlenmesini İslam birliği idealinin gerçekleşmesine bağlamış ve bu ideal ile Anadolu’ya geçerek Milli Mücadele’ye katılmış ve orada bütün gücü ile mücadele etmiştir. Ancak Milli Mücadele zaferle bittikten sonra yeni siyasi gelişmeler Âkif’in hiçte beklemediği bir istikamette olmuştur. İslam birliği idealini yeni dönemle birlikte artık gerçekleşmeyeceğini görünce Mehmet Âkif bundan fevkalade derin bir acı duymuş ve iyice sarsılmıştır. Artık beklediği mânâda İslam, toplumun ideali olmaktan çıkmış ve ona bundan böyle İslam’ı sadece kendisi için yaşamak kalmıştır. Böyle bir durumda bütün Müslümanlar için, içinde beslediği İslam idealinden onun ruhen kopmasını beklemek öyle kolay bir hadise olmasa gerekir. Nitekim bu yeni durumun onu derinden yaraladığı ve kendisini bundan ömür boyu kurtaramadığı sezilmektedir. Böylece onda İslam birliği idealinin Türklerin önderliğinde gerçekleşmesi uzak bir ideal haline dönüşmüş oldu. Böylece Âkif’in bundan böyle kendi içine kapanarak islami hayatı hakkı ile yaşayabileceği bir yolu seçtiği söylenebilir.

Nitekim Mehmet Âkif cumhuriyetin ilanından sonra, önceden tanıdığı Abbas Halim Paşa’dan aldığı davete uyarak Ekim 1925 yılından itibaren dönmemek üzere Mısır’a gitti. Orada yerleşti. Ölümüne az bir süre kalıncaya kadar Mısır’da islami bir hayat içinde ömrünü sürdürdü. Bu konuda Abdülaziz Fehmi; “Mehmet Âkif’in Mısır’ı kendisine oturma yeri olarak seçtiğini, Hulvan’daki evinde inzivayı tercih ederek burada itikafa ve yalnızlığa çekilen bir insanın hayatını yaşadığını” belirtmektedir.

Yine Hulvan’da Mehmet Âkif’in oturduğu yere yakın bir yerde oturan ve şairimizle sık sık buluşarak sohbetlerde bulunan Abdülvehhap Azzam da Mehmet Âkif’in ölümünden sonra onun hakkında, Kahire’de çıkan “er-Risale” mecmuasında yazdığı yazıda; Âkif’in toplantılardan uzak durduğunu, toplantılara katıldığı zamanlarda da az söyleyip çok düşündüğünü ve inziva hayatını sevdiğini söylemektedir.

Bu yaşlılık döneminde, Âkif’in dini inancı ve yaşayışında önemli bir değişiklik olduğunu söylemek mümkün değildir. Bununla birlikte memleketten uzak olmanın psikolojik etkisi altında, yaşlılık ve yalnızlığın tesiri ile ve daha önemlisi uğrunu bütün ömrünü ve ideallerini bağladığı İslamcılık mefkuresini Türk Milleti vasıtasıyla gerçekleşeceği inancının kaybolduğunu derinden hissetmesinin de etkisi ile Mısır’da kendini daha fazla ibadete verdiği söylenebilir. Bilhassa Âkif’in ibadetler dışında Kuran ile daha çok meşgul olması, bütün namazlarını vaktinde kılmaya gayreti ve bilhassa Ramazanlarda teravih namazlarını bazen hatimle kılması veya kıldırması bu görüşümüzü doğrular mahiyettedir.

Âkif’in tasavvufi hayatına gelince; yukarıda belirtildiği üzere Âkif’in gençlik ve yetişkinlik döneminde kendini bir tarikat ehli gibi tekkeye bağladığını, günlerini zikir, dua veya diğer tasavvufi haller içinde geçirdiğini söylememiz mümkün değildir. Çünkü o temelde kendini toplumun hizmetine veren bir kimsedir. Bununla birlikte Mehmet Âkif’i ruhen tasavvufi hayata yabancı olmayan, dini ve ahlaki yaşayışı bütün samimiyetle kucaklayan, seçkin dindar bir şahsiyet olarak gördüğümüzü söyleyebiliriz.

Nitekim Ferit Kam, Âkif’in bu yönünü değerlendirirken konuya açıklık kazandırmaktadır. O, “Âkif, tamamen şeriata bağlı olup, tasavvufa ruhen bir insan gözüküyor... Eserlerinin bazılarında tasavvuf kokusu o yola yabancı kalmadığını gösteriyorsa da içini daima sızlatan millet ve vatan sevgisi; bu madde arasında tasavvufun bir kurtuluş yolu olmayacağı kanaati ile ruhunun bu cephesini bize ifşa etmiyor” demektedir. Esasen hayatının son dönemi buna canlı bir örnek teşkil etmektedir.

Âkif’in Mısır’da geçen hayatı incelendiğinde; İslam’ı hakkı ile yaşamaya çalışan münzevi bir insan olduğu söylenebilir. Hele bu dönemde yazdığı Safahat'ın yedinci kitabını teşkil eden “Gölgeler”, “Gece”, “Hicran” ve “Secde” gibi şiirlerinde onun tasavvufi temayülünü görmek mümkündür. Mehmet Âkif’in Mısır’a son defa gidişinden kısa bir müddet önce, “Secde” şiirini okuduğu bir zamanda Hasan Basri Çantay ona hitaben: “üstad siz vadiyi değiştiriyorsunuz sanırım” sualine derhal: “hayır kardeşim hayır. Benim asıl vadim budur. Neşrettiklerim; cemiyeti beşeriyyeye hizmet için yazılmış manzumelerdir” demekte ve bu konuya açıklık getirmektedir.

Buradan hareketle Âkif’in Mısır hayatında ülkesinden kopmuşluğun verdiği yalnızlığın ve sıkıntıların oluşturduğu ruhi hava buna bağlı olarak oluşan duygu ve düşüncelerin etkisi yanında, ona hayat veren ve hayat felsefi olarak gördüğü İslam birliği idealinin gerçekleşme ihtimalinin ortadan kalkmasının da onda çok büyük ruhi değişikliklere ve sarsıntılara sebep olduğunu söyleyebiliriz. Esasen heyecanlarını kaybettiğini gördüğümüz Âkif’in bu devrede kaleminin de pek işlemediğini ve resimsiz bir dönem geçirdiğini biliyoruz. İşte böyle bir ruh hali içinde bulunan bir kimsenin doyumsuz bir duruma düşmesi yadırganmamalıdır. Nitekim onun içindeki boşluğu ya da yalnızlığı tasavvufi bir atmosfer ile doldurmaya çalışması ve onu bu ortamda mistik bir hava içinde bulmamız şairin yeni arayışlar içinde olduğunu göstermesi açısından önemlidir.

Âkif Mısır’da toplumu yönlendirecek, onu manevi değerler aşılayacak bir atmosferden uzak görünmekte, münzevi bir hayat sergilemektedir. F. A. Tansel bu durumu izah ederken; haklı olarak “bu münzevi yaşayışında, idealine sanki erişilmez bir sevgili, bir Leyla şahsiyeti veriyor; dışa vurulamamış heyecanlarını, emellerini, hüsranlarını hatta tanrı hakkında metafizik düşüncelerini, dini bir vecd içinde ifade ediyor” demektedir. Burada şairin “Gece” şiirindeki “Senin mecnununum, bir sensin ancak taptığım Leyla” ifadelerinden “Leyla” ile ideali kastedilmiş olup şairde onun mecnunu olmaktadır. Dolayısıyla varlığa içten gelen, samimi ve derin bir sevgi ile bağlanma kendini göstermekte, tasavvufi bir hava sezilmektedir.

Âkif’in kendi yaşlılığına dair yazdığı bazı şiirlerden şikayetini dile getiren tasavvufi izleri bulmak mümkündür. Bunlardan “Yaş Altmış” adlı şiirinde:

“Huda razı değil, halk istemez, hilkat “gebersin” der;
Şu benden hoşlanan kim? Yoksa, haşa ben mi hoşnudum?”

demekte ve sanki bu dünyadan el etek çekmede geç kalan, dünyadan sıkılan, bezginlik hali gösteren bir tutum sergilemektedir.

Şairimizin tasavvufi yönünü ortaya koyan “Hicran” manzumesinin ilk beytinde:

“Bu bir ma’bedse çır-çıplak yakışmaz, sonra gayet loş,
Gelen: Ma’bud; ışık bul, yaygı bul, git başka yerden koş.”

İfadesini bizzat Âkif kendisi açıklamaktadır. Âkif’in bu şiirini çok sevdiğini ve sıkça okuduğunu söyleyen Eşref Edib bu konuda izahat verirken: “Hicran şiirini okuyorduk. Ben bunu pek anlamadım dedim. Mehmet Anlaşılmayacak nesi var? Diye bana kızdı. Sonra okumaya izah etmeye başladı: Buradaki ma’bedden kastım kalb. Yani gittiğim, o boş kalbi ilimle, irfanla süsledi. Çünkü oraya mabûd girecekti. “Ne yanlışmış hesabım: kapımdan geçmez oldun bak!”. Demek ki ben aldanmışım, orası ilimle zahiri şeylerle aydınlanmıyormuş. Sonra ne yapıyorum, onları söküp atıyorum” demektedir. Böylece o tasavvufun çok değer verdiği kalp temizliğine telmihle kalbin burada ilahi hakikatleri yansıtan ve Allah’tan başka şeylerle meşgul olmayan bir ma’bed vazifesi gördüğünü izah etmektedir. Burada ma’bedden kast edilenin kalb olduğunu söyleyerek bir bakıma, Hz. Peygamberin bu konuda “kalb Allah’ın evidir” şeklindeki hadisini de hatırlatarak, onun mutlak tevhide dayalı bir imanla kavranacağını belirtmiş olmaktadır.

Nihayet o, Mısır’daki hayatının başlangıcında tasavvufi hayata meylini bizzat kendisi dile getirmektedir. Mısır’dan Asım’a yazdığı 23 Mart 1925 tarihli mektupta: “İnsan, bütün mütalib-i meşrûasının tahakkuku için elinden geldiği kadar çalışmalı ancak, mesaisi intac-ı muvaffakiyet etmezse çalışması başarı ile neticelenmezse feryada başlamamalı. Ben şimdi buraya doğru bila ihtiyar gitmekte olduğumun farkındayım. Dervişliğe istadım alabildiğine artıyor” demek sureti ile kendi hayatında tasavvufa olan eğilimini belirtmiş oluyordu.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, Âkif’te hayatının sonuna doğru, düşünce ve ideallerinin gerçekleşmeyeceğini gören ve bu burukluğu ile içine kapanarak kurtuluşu yine Rabbine sığınmakta bulan insanların halet-i ruhiyesini görmekteyiz.


Sanatçı kişiliği

Başta İstiklal Marşı olmak üzere bir çok şiire imza atmış ve İstiklal Marşı dışındaki yapıtlarını (halka mal olduğunu düşündüğü için) Safahat adlı ölümsüz eserinde bir araya getirmiştir. Şiirlerinde aruz veznini son derece başarıyla kullanan şairin başlıca eserleri arasında, İstiklal Marşı, Çanakkale Şehitleri, Bülbül sayılabilir.

JeLLyPreNsesSs
09-05-2006, 23:24
saygı duyduum nadir insanlardan biri hayatı çok acı gerçekten ama muhteşem bi insan

belongtodeath
12-05-2006, 20:35
BeLkI AcI YuzUndEN bUkaDaR bAsARıLı BU KAdAr GuSeL sEYlEr yaPTı

ELınE sagLık

CiwCiw
12-05-2006, 22:02
wayy bu cok gzL İşte

saOL :buyir:

ErGeNeKoN_
19-05-2006, 20:31
http://www.enfal.de/ecdad95.jpg

Istiklâl Marsi sâiri. 1877 yilinda Istanbul'da dogdu. Annesi Emine Serife Hanim, babasi Temiz Tâhir Efendidir. Ilk tahsiline Emir Buhâri Mahalle Mektebinde basladi. Ilk ve orta ögrenimden sonra Mülkiye Mektebine devam etti. Babasinin vefâti ve evlerinin yanmasi üzerine mülkiyeyi birakip Baytar Mektebini birincilikle bitirdi. Tahsil hayâti boyunca yabanci dil derslerine ilgi duydu. Fransizca ve Farsça ögrendi. Babasindan Arapça dersleri aldi.

Zirâat nezâretinde baytar olarak vazife aldi. Üç dört sene Rumeli, Anadolu ve Arabistan'da bulasici hayvan hastaliklari tedâvisi için bir hayli dolasti. Bu müddet zarfinda halkla temasta bulundu. Âkif'in memuriyet hayati 1893 yilinda baslar ve 1913 târihine kadar devam eder. Memuriyetinin yaninda Ziraat Mektebinde ve Dârulfünûn'da edebiyat dersleri veriyordu.

1893 senesinde Tophâne-i Âmire veznedâri M. Emin Beyin kizi ismet Hanimla evlendi.
Âkif okulda ögrendikleriyle yetinmeyerek, disarda kendi kendini yetistirerek tahsilini tamamlamaya, bilgisini genisletmeye çalisti. Memuriyet hayatina basladiktan sonra ögretmenlik yaparak ve siir yazarak edebiyat sâhasindaki çalismalarina devam etti. Fakat onun nesriyat âlemine girisi daha fazla 1908'de Ikinci Mesrutiyetin îlâniyla baslar. Bu târihten itibaren siirlerini Sirât-i Müstakîm'de nesretmeye basladi.
Âkif, yazi ve siirlerini hiçbir zaman geçim kaynagi olarak görmedi. Buna ragmen onu memlekete tanitan, halka sevdiren asil vasfi sâirligidir.

Birinci Cihan Harbi sirasinda Berlin ve Necid'e (Arabistan) gitti. Çanakkale harbi, onun Berlin seyahati sirasinda meydana gelmis, sâir o günlerin istirap ve heyecanini orada yasamistir. Sâir, bu iki seyâhatiyle ilgili Berlin Hatiralari ve Necid Çöllerinden Medîne'ye adli eserlerini yazmistir. Harbin son senesinde, çok sevdigi dostu Ismail Hakki Izmirli ile Lübnan'a gitti.

Cihan Harbi 1918'de imzâlanan Mondros Mütârekesi ile nihayete erdikten sonra, galip devletler Türk vatanini parçalamak ve paylasmak için dört taraftan saldirmaga baslamislardi. Harpten son derece bitkin bir halde çikan Türk milleti, vatanini müdâfaa için silâha sarildi. Âkif, vatan müdâfaasinin ehemmiyetini anlatmak için hutbelerle halki, istiklâlini muhâfaza etmek için savasmaya çagirdi. Anadolu'da millî mücâdele rûhunun yayilmasi üzerine, Anadolu'ya iltihâka karar verdi.

Istanbul'dan deniz yoluyla Inebolu'ya çikti. Oradan Ankara'ya hareket etti. Konya isyani üzerine Konya'ya gidip, ayaklanmanin bastirilmasinda mühim rol oynadi. Sonra tekrar Ankara'ya döndü. Ankara'dan Kastamonu'ya giderek Nasrullah Câmiinde verdigi vaazlar nesredilerek memleketin her tarafina dagitildi. Sonra Ankara'ya döndü.

1920 târihinde Burdur Mebusu olarak Birinci Büyük Millet Meclisine seçildi. 17 Subat 1921 günü Istiklâl Marsi'ni yazdi. Meclis 12 Martta bu marsi kabul etti.
Zaferden sonra Istanbul'a geldi. Abbâs Halîm Pasanin dâveti üzerine 1923'te Misir'a gitti. O kisi Misir'da geçirip, baharda döndü. Artik her yil kisi Misir'da, yazi Istanbul'da geçiriyordu. Halîm Pasa geçimini karsilamayi taahhüt etti. Ertesi yaz Istanbul'a dönünce Diyanet Isleri Riyâseti tarafindan Kur'ân-i kerîmi tercüme etme vazifesi verildi. Âkif yillarca çalisti. Sonunda bu konudaki ilmî kifâyetsizligini anlayarak vazgeçti.

1926 yilindan îtibâren Misir Üniversitesinde Türkçe dersleri verdi. Derslerden döndükce Kur'ân-i kerîm tercümesiyle de mesgul oluyordu, fakat bu sirada siroza tutuldu. Önceleri hastaliginin ehemmiyetini anlayamadi ve hava degisimiyle geçecegini zannetti. Lübnan'a gitti. Agustos 1936'da Antakya'ya geldi. Misir'a hasta olarak döndü.

Hastalik onu harâb etmis, bir deri bir kemik birakmisti. Istanbul'a geldi. Hastanede yatti, tedâvi gördü. Fakat hastaligin önüne geçilemedi. 27 Aralik 1936 târihinde vefat etti. Kabri Edirnekapi Mezarligindadir.

Sahsiyeti: Mehmed Âkif'in Sirât-i Müstakîm ve onun devâmi olan Sebîl-ür-Resâd mecmuasinda çikan yüz kadar muhtelif makalesi, elli kadar tercümesi ve siirleri vardir. Fakat Âkif günümüzün hatta Türk târihinin en önde gelen destan sâirlerinden biridir. Siirleri edebiyat târihimizde büyük önem tasir.
Siirlerinde bâzan düsünce, bâzan duygu ön plandadir. Aruzu en güzel sekilde kullanan sâirlerdendir. Siirlerinde bir taraftan hürriyet, dogruluk, samimiyet, vatanseverlik, adâlet, istiklâl gibi ahlâkî kiymetleri telkin ederken, diger taraftan cemiyetlerin çökme sebebi olan riyakârlik, münâfiklik, korkaklik, dalkavukluk, tembellik, zulüm gibi fenaliklara siddetle hücûm eder.

Mehmed Âkif yasadigi devri bütün genislik ve derinligi ile siirlerinde yansitmaya çalismis bir Türk sâiridir. Yirminci yüzyilin ilk çeyreginde Türk milletinin içinde bulundugu acilari, sevinçleri, ümidleri ve hayal kirikliklarini manzum bir târih, bir roman, bir hikâye, bir destan havasi içinde anlatmaya çalismistir. Eserlerindeki kisiler de aydin, cahil, yobaz, züppe, sehirli, dinli, dinsiz, sarhos, gariban, külhanbeyi vs. gibi cemiyetin hemen her kesiminden insanlardir. Çevre olarak da saray, konak, câmi, sokak, bayram yeri, mevlit cemiyeti, savas yeri, mahalleler, köhne evlerin odalari, oteller vs. seklinde yasadigi devrin bütün husûsiyetlerini aksettiren yerleri seçmistir. Çalisma tarzi olarak, önce görüp incelemeyi, not ederek veya aklinda tutarak ve sonra siir taslaklari kurup, onun üzerinde çalismayi prensib edinmistir. Müsâhade ve kompozisyona büyük önem vermistir. Siirinde kapalilik yok gibidir. Her seyi açik açik yazmaya çalismis, mübhem duygulardan, yüce ve fizik ötesi mefhumlardan ve süslü hayallerden uzak durmustur. Kisilerini ve çevreyi resimvâri ve heykelvâri tasvirlerle anlatmistir. Mehmed Âkif, muhtevâ yönünden edebî ekollerden realist, biçim verdigi deger bakimindan parnasçi ve bâzi siirlerinde de naturalist bir hava içindedir. Siirlerinde sahsî üzüntüleri, arzu ve istekleri yok gibidir. Toplumun dertlerini konu edinmis, onlar adina gülmeye ve aglamaya çalismistir. Kötülerle, fakirlikle ve gerilikle mücadele esas gâyesidir.
Âkif, ahlâksiz edebiyata düsmandir. Samimiyetsiz, sahte ve taklitçi olanlari sevmemistir. Siirlerinde halk deyimleri, atasözleri, halk kelimeleri bol bol yer alir.

Siirleri manzum hikâyeler, hitâbet siirleri, lirik siirler ve taslama siirleri seklinde siniflandirilabilir. Bunlardan manzum hikâyeleri sosyal konulu, hitâbet siirleri didaktik muhtevali, lirik siirleri vatanî, millî ve dînî coskunluklarla dolu, taslama siirleri de sakadan hicve kadar uzanan tenkitleriyle doludur.
Mehmed Âkif siirlerini çogunlukla kuralsiz nazim sekliyle yazmistir. Vezin olarak yalniz aruzu kullanmis, ama heceye de karsi olmamistir. Üslûbu, siirlerindeki olaydan ve fikirden daha önce göze çarpar. Süse ve yapmaciga kaçmadan yasayan halk ifâdeleriyle kurulmus, çekici bir anlatisi vardir. Halk dili ve üslûbunu hemen her siirinde kullanmasina ragmen, bu konuda en çok muvaffak oldugu eseri Âsim oldu. Bol fiil ve sifat kullandigi siirlerinde asiri sadelikten ve yapma dilden kaçinmis, Servet-i Fününcularin agir ve cansiz lisanindan da uzak durmustur.

Siirlerinde tahkiye, tasvir, hitap, muhâvere gibi bütün anlatim yollarini basariyla kullanmistir. Bilhassa muhâvere (karsilikli konusma) anlatim yolu onun siirlerinin en önde gelen özelliklerinden olmustur. Iç âhenk, daha çok lirik siirlerinde görünür. Fazla mecaz kullanmaktan kaçinmistir.
Memleketin sosyal meseleleri, sâhit oldugu elem verici olaylar ve çilekes Anadolu insanlarinin hâlini sik sik siirlerine konu edinerek ele almis, duygu ve düsüncelerini samimi ifâdesiyle dile getirmis, çâre için çesitli teklifler öne sürmüstür. Osmanli Devletinin Tanzimâtin îlâniyla baslayan, mesrutiyet îlânlariyla devam eden ve Ittihat ve Terakki Partisinin iktidâri zamaninda son hadde vardirilan yikilisa götürücü hareketlerle kisa zamanda târih sahnesinden silinmesi, dünyâdaki Müslümanlarin ilim ve teknikte Avrupa'dan geri kalmis olmasi ve bassiz kalarak herbirinin ayri ayri yollar tutup parçalanmalari karsisinda, feryâd edici siirleri vardir.

Mehmed Âkif milletini ve dînini seven, insanlara karsi merhametli bir mizaca sâhip, sâir tabiatinin heyecanlariyla dalgalanan, edebî bakimdan kiymetli siirlerin yazari meshur bir Türk sâiridir. Istiklâl Marsi sâiri olmasi bakimindan da "Millî Sâir" ismini almistir. Ancak rastgele edindigi din bilgileriyle, zamâninin ve çagin dertlerine sahsî fikirleriyle çâre aramaya kalkismasi bâzi hatâlara düsmesine sebep olmustur.
Bunun yaninda Sultan Iknci Abdülhamîd Hanin memleket için yaptiklarini anlamayip onun sanina yakismayacak iftiralarda bulunmasi; sicilli mason Misir Müftüsü Muhammed Abduh'u övmesi; bir çalgicinin seslerini nidâ-yi ilâhîye benzetmesi begenilmiyen belli basli hususlaridir. Ahmed Dâvudoglu, "Dîni Tâmir Dâvâsinda Din Tahribcileri" kitabinda diger reformcular gibi, ilhâmini dogrudan dogruya Kur'ân-i kerîmden almak istedigini bildirmektedir.

Eserleri: Eserlerinin umûmî ünvani Safahât'tir ve ilk eseri yalniz bu adi tasir. Ikinci kitabinin adi Süleymaniye Kürsüsünde'dir. Hakkin Sesleri üçüncü, Fatih Kürsüsünden dördüncü, Hâtiralar besinci, Âsim altinci, Gölgeler yedinci kitabinin adidir. Bunlar, degisik târihlerde çesitli kereler basilmis olup, hepsi birlikte Safahât adi altinda da basilmistir. Safahât'taki misralarin tamami 12 bini bulur. Siirlerinden Istiklâl Marsi, Bülbül, Ordunun Duasi, Çanakkale gibileri bestelenmistir.
Âkif, Istiklâl Marsi siirini millet için yazdigini ifâde ederek Safahâtina almamistir.

Karate
21-05-2006, 20:26
"eger medeniyetse acmak bedeni
desene hayvanlar bizden daha medeni"

"sahipsiz olan memleketin batması haktır, sen sahip çıkarsan bu vatan batmayacaktır"

- Mehmet Akif Ersoy

**İSYANKAR**
28-09-2006, 02:14
MEHMET AKİF ERSOY’UN HAYATI İstiklâl Marşı şâiri. 1877 yılında İstanbul'da doğdu. Annesi Emine Şerife Hanım, babası Temiz Tâhir Efendidir. İlk tahsiline Emir Buhâri Mahalle Mektebinde başladı. İlk ve orta öğrenimden sonra Mülkiye Mektebine devam etti. Babasının vefâtı ve evlerinin yanması üzerine mülkiyeyi bırakıp Baytar Mektebini birincilikle bitirdi. Tahsil hayâtı boyunca yabancı dil derslerine ilgi duydu. Fransızca ve Farsça öğrendi. Babasından Arapça dersleri aldı.Zirâat nezâretinde baytar olarak vazife aldı. Üç dört sene Rumeli, Anadolu ve Arabistan'da bulaşıcı hayvan hastalıkları tedâvisi için bir hayli dolaştı. Bu müddet zarfında halkla temasta bulundu. Âkif'in memuriyet hayatı 1893 yılında başlar ve 1913 târihine kadar devam eder. emuriyetinin yanında Ziraat Mektebinde ve Dârulfünûn'da edebiyat dersleri veriyordu. 1893 senesinde Tophâne-i Âmire veznedârı M. Emin Beyin kızı ismet Hanımla evlendi. Âkif okulda öğrendikleriyle yetinmeyerek, dışarda kendi kendini yetiştirerek tahsilini tamamlamaya, bilgisini genişletmeye çalıştı. Memuriyet hayatına başladıktan sonra öğretmenlik yaparak ve şiir yazarak edebiyat sâhasındaki çalışmalarına devam etti. Fakat onun neşriyat âlemine girişi daha fazla 1908'de İkinci Meşrutiyetin îlânıyla başlar. Bu târihten itibaren şiirlerini Sırât-ı Müstakîm'de neşretmeye başladı. Âkif, yazı ve şiirlerini hiçbir zaman geçim kaynağı olarak görmedi. Buna rağmen onu memlekete tanıtan, halka sevdiren asıl vasfı şâirliğidir.Birinci Cihan Harbi sırasında Berlin ve Necid'e (Arabistan) gitti. Çanakkale harbi, onun Berlin seyahati sırasında meydana gelmiş, şâir o günlerin ıstırap ve heyecanını orada yaşamıştır. Şâir, bu iki seyâhatiyle ilgili Berlin Hatıraları ve Necid Çöllerinden Medîne'ye adlı eserlerini yazmıştır. Harbin son senesinde, çok sevdiği dostu İsmail Hakkı İzmirli ile Lübnan'a gitti.Cihan Harbi 1918'de imzâlanan Mondros Mütârekesi ile nihayete erdikten sonra, galip devletler Türk vatanını parçalamak ve paylaşmak için dört taraftan saldırmağa başlamışlardı. Harpten son derece bitkin bir halde çıkan Türk milleti, vatanını müdâfaa için silâha sarıldı. Âkif, vatan müdâfaasının ehemmiyetini anlatmak için hutbelerle halkı, istiklâlini muhâfaza etmek için savaşmaya çağırdı. Anadolu'da millî mücâdele rûhunun yayılması üzerine, Anadolu'ya iltihâka karar verdi.

okyanuss
28-09-2006, 02:21
ellerıne saglık hayatını tam anlamıyla bılmek ıstedıgım bırı tskler :buyir:

ventuRe
20-12-2006, 14:14
AKİF'İN DOĞUM TARİHİ 20 ARALIK (YANİ BUGÜN)
Üniversite hocası gönüldaşlarımızla akademisyen üyelerimizin ortaklaşa çalışmaları sonucu Mehmet Akif Ersoy’un doğum tarihinin 20 Aralık olduğu hususunda ortak görüş ortaya çıktı. Vakfımız ilk defa bu yıl Mehmet Akif Ersoy’un doğum günü olan 20 Aralık’ta da etkinlik gerçekleştirecek.

Bu çerçevede vakfımız 20-27 Aralık tarihleri arasında yapılacak Akif programı proje çalışmalarına başladı.

kaynak :..Mehmet Akif ERSOY Fikir ve Sanat Vakfı.. (http://www.mehmetakifersoy.com)



DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN ADAŞIM

senin yolundan gitmeyi nasip eder Allah inşalllah

modestus
20-12-2006, 14:23
Cehennem olsa gelen göğsümüzde söndürürüz;
Bu yol ki hak yoludur dönme bilmeyiz yürürüz!
Düşermi tek teşı sandın harim-I namusun?
Meğer ki harbe giren son nefer şehit olsun.
Şu karşımızdaki mahşer kudursa çıldırsa;
Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa;
Bu altımızdaki yerden bütün yanardağlar,
Taşıpda kaplasa afakı bir kızıl sarsar;
Değil mi cephemizin sinesinde iman bir;
Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir;
Değil mi sinede birdir vuran yürek… yılmaz.!
Cihan yıkılsa, emin ol, bu cephe sarsılmaz
Mehmet Akif Ersoy
Tşk Ler ArKAdŞm PAyLŞıMn İçiN :alkis:

ventuRe
20-12-2006, 23:52
iLgin için ben tesekkur ederim :)

fuzuli
21-12-2006, 22:18
ZULMÜ ALKIŞLAYAMAM

Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.

Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım!..
- Boğamazsın ki!
- Hiç olmazsa yanımdan koğarım.

Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.

Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle!

Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!

Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!

Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!

Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...
İrticâın şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu?




aynı zamanda cok ileri görüşlü oldğnu da düşünüom...
şiirlerindeki sözü geçen olaylar hala geçerliliğini koruo çünkü...
bu büyük şaire gereken saygıyı her daim göstermeliyiz...
teşekkürler konu için:buyir:

darkcloud
04-01-2007, 11:11
GERÇEKTEN BÜYÜK BİR ŞAİR AYRICA TARİHE ADINI ALTIN HARFLERLE YAZDIRMIŞ BİR ŞAİR VATAN SEVGİSİNİ EN BÜYÜK ESERİYLE KANITLAMIŞ BİR İNSAN
ALLAH BANADA ONUN BU BAŞARISINI NASİP ETSİN!...

tşkler paylaşım çok güzel

theanswer
13-03-2007, 22:48
http://upload.wikimedia.org/wikipedia/tr/thumb/1/1f/M.akif.ersoy.jpg/180px-M.akif.ersoy.jpg (http://tr.wikipedia.org/wiki/Resim:M.akif.ersoy.jpg) http://tr.wikipedia.org/skins-1.5/common/images/magnify-clip.png (http://tr.wikipedia.org/wiki/Resim:M.akif.ersoy.jpg)
Mehmet Akif Ersoy


Mehmet Akif Ersoy, (d. 1873 (http://tr.wikipedia.org/wiki/1873) – ö. 27 Aralık (http://tr.wikipedia.org/wiki/27_Aral%C4%B1k) 1936 (http://tr.wikipedia.org/wiki/1936)). Türk (http://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrk) şair (http://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eair) ve düşünce adamı, İstiklal Marşı (http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0stiklal_Mar%C5%9F%C4%B1) şairi olması bakımından da Milli Şair (http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Milli_%C5%9Eair&action=edit) ismini almıştır.
Mehmet Akif Ersoy, günlük konuşma dilinin şiirle kaynaşmasını sağlayarak halkçı bir nazmın doğuşuna ön ayak olmuştur. İstanbul (http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0stanbul)'da doğdu, 27 Aralık 1936'da aynı kentte öldü. Bir medrese hocası olan babası doğumuna ebcet hesabıyla tarih düşerek ona "Rağıyf" adını vermiş, ancak bu yapma kelime anlaşılmadığı için çevresi onu "Âkif" diye çağırmıştır. Babası Arnavutluk (http://tr.wikipedia.org/wiki/Arnavutluk)'un Şuşise (http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=%C5%9Eu%C5%9Fise&action=edit) köyündendir, annesi ise aslen Buharal (http://tr.wikipedia.org/wiki/Buhara)ı'dır.
1889'da girdiği Mülkiye Baytar Mektebi (http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=M%C3%BClkiye_Baytar_Mektebi&action=edit)'ni 1893'te birincilikle bitirdi. Ziraat Nezareti (Tarım Bakanlığı (http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Tar%C4%B1m_Bakanl%C4%B1%C4%9F%C4%B 1&action=edit)) emrinde geçen yirmi yıllık memuriyeti sırasında veteriner olarak dolaştığı Rumeli (http://tr.wikipedia.org/wiki/Rumeli), Anadolu (http://tr.wikipedia.org/wiki/Anadolu) ve Arabistan (http://tr.wikipedia.org/wiki/Arabistan)'da köylülerle yakın ilişkiler kurma olanağı buldu. İlk şiirlerini Resimli Gazete (http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Resimli_Gazete&action=edit)'de yayımladı. 1906'da Halkalı Ziraat Meve 1907'de (http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Halkal%C4%B1_Ziraat_Mektebi&action=edit)Çiftçilik Makinist Mektebi (http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=%C3%87ift%C3%A7ilik_Makinist_Mekte bi&action=edit)'nde hocalık etti. 1908'de (http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Halkal%C4%B1_Ziraat_Mektebi&action=edit)Dârülfünûn Edebiyat-ı Umûmiye (http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=D%C3%A2r%C3%BClf%C3%BCn%C3%BBn_Ede biyat-%C4%B1_Um%C3%BBmiye&action=edit) müderrisliğine tayin edildi. İlk şiirlerinin yayımlanmasını izleyen on yıl boyunca hiçbir şey yayımlamadı.
(http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Halkal%C4%B1_Ziraat_Mektebi&action=edit)
Eserleri [ (http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Halkal%C4%B1_Ziraat_Mektebi&action=edit)değiştir (http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Mehmet_Akif_Ersoy&action=edit&section=1)]


(http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Halkal%C4%B1_Ziraat_Mektebi&action=edit)Safahat (http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Safahat&action=edit) 1911
(http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Halkal%C4%B1_Ziraat_Mektebi&action=edit)Süleymaniye Kürsüsünde (http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=S%C3%BCleymaniye_K%C3%BCrs%C3%BCs% C3%BCnde&action=edit) 1911
(http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Halkal%C4%B1_Ziraat_Mektebi&action=edit)Hakkın Sesleri (http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Hakk%C4%B1n_Sesleri&action=edit) 1912
(http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Halkal%C4%B1_Ziraat_Mektebi&action=edit)Fatih Kürsüsünde (http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Fatih_K%C3%BCrs%C3%BCs%C3%BCnde&action=edit) 1913
(http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Halkal%C4%B1_Ziraat_Mektebi&action=edit)Hatıralar (http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Hat%C4%B1ralar&action=edit) 1917
(http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Halkal%C4%B1_Ziraat_Mektebi&action=edit)Âsım (http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=%C3%82s%C4%B1m&action=edit) 1919
(http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Halkal%C4%B1_Ziraat_Mektebi&action=edit)İstiklâl Marşı (http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0stikl%C3%A2l_Mar%C5%9F%C4%B1) 1921
(http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Halkal%C4%B1_Ziraat_Mektebi&action=edit)Gölgeler (http://tr.wikipedia.org/wiki/G%C3%B6lgeler) 1933 (http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Halkal%C4%B1_Ziraat_Mektebi&action=edit)
(http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Halkal%C4%B1_Ziraat_Mektebi&action=edit)]

(http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Halkal%C4%B1_Ziraat_Mektebi&action=edit)

_P!nK_
13-03-2007, 23:03
emeğine sağlıq sağolasın ;)

theanswer
13-03-2007, 23:19
cok tesekkur ederım:)

^^SuLuBoYa^^
13-03-2007, 23:25
Konular birleştirilmiştir.. Konu açmadan önce arama yaparsak daha iyi olacaktır..

Paylaşım için teşekkürler.. ;)

serserim
03-01-2008, 10:24
eline sağlık