PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : M.Fethullah GÜLEN'in Kronolojik Hayatı




KaaN
11-07-2007, 09:50
1941 Doğum Yılı:
Fethullah Gülen, resmî nüfus kaydına göre 27 Nisan 1941'de, Erzurum ili, Hasankale (Pasinler) ilçesi, Korucuk köyünde dünyaya geldi.
1945 Kur'an Öğrenmeye Başladı
Annesinden 4 yaşında Kur'an öğrenmeye başladı ve kısa zamanda Kur'an'ı hatmetti.
"Benim ilk Kur'an hocam validemdir. Kendi anlattığına göre bana dört yaşımda Kur'an okumayı öğretmiş. Bir ay içinde de hatmettiğimi söyler. Ben, hatmettiğimi hatırlamıyorum. Ancak bütün köylüye yemek verdiler. Birisi de bana "Senin düğünün oluyor" dedi. Utandım, ağladım."

1946 İlkokula Başladı
"O sıralarda köyümüzde ilkokul yoktu. Şu anda da mevcut olan caminin bitişiğindeki medreseyi, sınıf olarak kullandılar. Gündüzleri çocuklara, geceleri de yaşlı erkek ve kadınlara orada okuma-yazma öğretiyorlardı. O yaşlı başlı insanların durumunu pencereden seyreder gülerdim. Bana halleri çok tuhaf gelirdi. Yaşım tutmadığı için ilk sene beni okula almadılar. Okula gittiğimde yaşım yine tutmuyordu; fakat devam ettim. İki veya üç sene okula gittim."

1949 İlkokul Günleri ve Yarıda Kalan Eğitim
Babasının 1949 yılında Alvar Köyü'ne imam olması ve ailesinin oraya taşınması nedeniyle ilkokulu bırakmak zorunda kaldı ve daha sonra dışarıdan tamamladı.
"İki buçuk sene kadar okuduktan sonra okuldan ayrıldım. Babam, İmam olarak Alvar'a gittiği için biz de ailece oraya taşındık. Bir daha da okula gitmedim. Bir ara Korucuk'a gelmiştim. Bu kadın öğretmen beni görmüş ve "Ben seni dördüncü sınıfa geçirdim" demişti. Fakat onun bu jesti de fayda etmedi. Okula gitmedim. İlkokulu daha sonra, Erzurum'da dıştan imtihanla bitirdim."

1951 Hafızlık Çalışmaları
Babası Ramiz Hocaefendi'den Arapça dersler aldı ve hafızlığını tamamladı.
"Ev işlerinden ve hayvanları gütmekten vakit bulabildiğim ölçüde ezber yapabiliyordum. Buna rağmen iyi çalıştığım günler yarım cüz kadar ezberleyebiliyordum. Zaten yazın vakit bulmam mümkün değildi. O kış hıfzımı tamamladım." (Küçük Dünyam)
"Ben şahsen hafızım ve hayatımda iki defe hafızlık yapanlardanım. Bir, on küsur yaşlarındayken babam yaptırmıştı. Bazı sebeplerden ötürü üzerinde duramadığımdan tamamen unutmuştum. Daha sonra 1980'lerde tekrar dört ayda hafız oldum. Fakat kemâl-i samimiyetle söylemeliyim ki, onu her okuyuşta yeni yeni ufuklar, yeni yeni kıtalar keşfediyor gibi oldum. Ona gönlünü veren herkesin de aynı şekilde düşündüğünü zannediyorum. Elverir ki, mânâya âşina olarak ondaki ilâhi maksatlar takip edilebilsin ve biraz da –daha önce de bahsettiğim gibi- konsantrasyon içinde ciddî bir biçimde okunsun. (Prizma-4, Kasım 2003)"

1955 Erzurum'daki Talebelik Günleri
Kurşunlu Camii Medresesindeki Sadi Efendi'nin yanından ayrıldı ve Kemhan Camii yanındaki medresede 6 ay kadar okudu. Oradan da ayrıldı ve Taşmescid'e gitti. Metruk haldeki Ahmediye Camii'nde kendi imkanlarıyla bir oda hazırlayarak Zinnur adında bir arkadaşıyla oraya yerleştiler. Burada Osman Bektaş Hoca'dan ders almaya başladı.Edirne'ye gidinceye kadar hep burada kaldı.
"Sadi Efendi ile aramızda bir ara huzursuzluk oldu neticede, medreseden ayrılmaktan başka çarem kalmadı. " Sadi Efendi'nin yanından ayrılınca Kemhan Caminin yanındaki medreseye gittim. Zaten eşya olarak sadece bir sandığım vardı. Bu medresede beş-altı arkadaş kalıyorduk. Eğer birinin misafiri gelirse, yatacak yerimiz kalmazdı.
Sadi Efendinin yanından ayrılınca Osman Bektaş Hocanın yanına gittim. Osman Hoca fıkıhta hakikaten üstattı. Zaten müftülüğe bir müstefti (fetva sormak isteyen) gelirse, o sırada müftü olan Sadık Efendi kapıcıyı gönderir ve Osman Hoca'yı müftülüğe çağırırdı. Meşguliyeti fazla olan bir insandı. İmkanları da iyiydi.Osman Hoca beni izhardan başlattı. Bir iki ders okuduktan sonra "Molla Fethullah! Seni bu derslerle meşgul etmeyelim. Sen de Cami oku" dedi."

1957 Risale-i Nurlarla tanışma
Erzurum'da talebelik yıllarında Bediüzzaman'ın yanından gelen Muzaffer Arslan'ın sohbetlerine katılması üzerine risaleleri tanır ve bir daha da sohbetlere katılmaktan geri kalmaz. Ramazan vesilesiyle Amasya, Tokat ve Sivas taraflarını dolaşarak vaazlar verdi ve sohbetler yaptı.
"Kırkıncı Hoca, bana, Selahattin ve Hatem'e Bediüzzaman Hazretlerinin yanından birisi gelmiş, akşam sohbet yapacak, oraya gidelim" dedi. Teklifini hemen kabul ettik. Çünkü, Bediüzzaman'ın yanında bulunmuş bir insanı ilk defa görecektik. Bu da bizim için çok cazip ve orijinal bir hadiseydi.
Mehmet Şergil'in terzi dükkanına geldik. Burası, iki kilimden biraz daha genişçeydi. İlk gece veya ikinci gece orada bulunanlardan aklımda kalan isimlerden bazıları, Mehmet Şevket Eygi, Esat Keşafoğlu ve Osman Demirci'dir. Şevket Eygi, yedek subaylık yapıyordu. Esad Keşafoğlu ise o sırada üsteğmendi. Bediüzzaman Hazretleri, Muzaffer Arslan'a "şark'ı bir dolaş gel" demiş o da Sivas, Erzincan ve Erzurum'u dolaşmaya gelmişti. 15 gün kadar Erzurum'da kaldı. İlk gece Hücumat-ı Sitte okundu. Ertesi gün Beşinci Şua'dan ders yapıldı. Bizimle gelen mollalardan bazıları, oradaki tevillere itiraz ettiler ve bir daha gelmediler. Fakat anlatılanlar beni iyice sarmıştı. Bilhassa Muzaffer Arslan'ın bir sahabe hayatı yaşaması, sadeliği ve samimiyeti bana çok tesir etti. Ben zaten sahabe aşığı bir insandım. Onu görünce, işte aradığım insanları buldum, dedim ve bir daha da ayrılmayı düşünmedim.
Muzaffer Arslan'ın pantolonunun iki dizi de yamalıydı. Ceketi de işte ona göreydi. Tabii ki bu sadelik bana apayrı duygular ilham ediyordu. Ayrıca ibadette derinlik vardı. Namaz kılışları, dua edişleri bana bambaşka görünmüştü. Derse gelip gidenlerden Çiğdem Bakkalı'nın sahibi bir Zeki Efendi vardı. Onun dua edişi de çok hoşuma giderdi. Yürekten dua etmesine bayılırdım. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum; fakat kısa bir müddet zannediyorum. Üstad'dan Erzurum'a bir mektup geldi. "Mektup kime hitaben yazılmıştı? Üstad bu mektubu kime dikte ettirmişti?" hatırlamıyorum. Fakat selam gönderdiği isimler vardı. Sonunda da Fethullah ile Hatem'e de selam deniyordu. Ben adımın zikredildiğini duyunca ayaklarım yerden kesildi zannettim; o kadar sevinmiştim. Hayatımda o derece sevindiğim çok az vakidir. Şimdi o mektup nerdedir, kimdedir, onu da bilmiyorum. Ancak bu bana yetmişti. Sohbetlere gitmeyi bir daha terk etmedim."


1959 Erzurum'dan Edirne'ye Gitti
Erzurum'dan ayrılarak Edirne'ye gitti. Edirne'de Hüseyin Top hocanın yardımıyla çevre edindi. Girdiği imtihanları kazandı, ancak askerliğini henüz yapmadığı için 6 Ağustos 1959'da resmen Üçşerefeli Cami ikinci imamlığına tayin edildi. İki buçuk sene Üçşerefeli Cami'nin bir penceresinde kaldı.

1962 Askerlik Günleri ve Hava Değişimi
Acemi eğitim dönemini Ankara Mamak'ta tamamladıktan sonra dağıtım yeri İskenderun'a çıktı. Burada hastalandı ve hava değişimiyle, 4 yıl önce ayrıldığı Erzurum'a gitti. Hava değişimi sırasında Erzurum'daki camilerde vaaz verdi. Usta erlik dönemini İskenderun'da geçiren Fethullah Gülen burada vaazlar verdi. Bir vaazı bahane edilerek mahkemeye sevk edildi. Yeni İstiklal Gazetesi olayı manşetten duyurdu. Mahkemece aklandı. Ancak disiplin cezası olarak 10 gün askeri hapishanede yattı. Hastalandı. Rapor alarak tebdil-i hava için Erzurum'a geldi. Askerliğinin bitmesine 34 gün kala terhis edildi.

1964-1966 Yeniden Edirne'ye Dönüş,Kırklareli ve İzmir'e Tayin
Askerden sonra yaklaşık 1 sene Erzurum'da kaldı. Daha sonra yeniden Edirne'ye döndü ve 4 Temmuz 1964 günü Dar'ül Hadis camiinde Kur'an Kursu öğretmeni ve fahri imam olarak göreve başladı.Şimdi Profesör olan Suat Yıldırım o zamanlar Edirne müftüsü oldu. Bir ev tutup beraberce kaldılar. Darulhadis Camii'nin imam odasında özel sohbetler başlattı.Edirne'de 1 yıl geçmişti.Kırklareli'ne tayin istedi ve 31 Temmuz 1965'te Kırklareli merkez vaizliğine tayin edildi.1966'da İzmir merkez vaizliğine tayin edildi. Bundan ayrı olarak, Kestanepazarı Derneği Kur'an kursunda gönüllü öğreticilik ve belletmenlik yapmaya da başladı.


18.02.1968 İlk Kez Hacca Gitti
İzmir Kestanepazarı Kur’an Kursunda hocalık yaparken Diyanet İşleri Başkan Vekili Lütfü Doğan kendisini telefonla arayarak Diyanet Görevlisi olarak hacca gönderileceği söyleyince o sene ilk kez hacca gitti. 1968 Yılı Kurban ve Hac mevsimi Mart ayının 10’unda idi. Fethullah Gülen’in hacca gidişi ile ilgili haber 19 Şubat 1968 tarihli İttihad gazetesinde yer aldı.
Kabe’ye Doğru
Kurban bayramının yaklaşması münasebetiyle bütün İslâm âleminden Hicaz’a Müslümanlar akın akın gitmekte ve Hac farizelerini ifâ için Mekke-i Mükerreme’de toplanmaya başlamış bulunmaktadırlar. Geçen yıllara nazaran Türkiye’den Hicaz’a gidenlerin sayıları bu yıl bir hayli arttığı gibi, hacı namzetlerini uğurlamak için onbinlerce Müslüman yollara dökülmekte ve tekbir sesleri arasında kafileler-otobüslerle mukaddes beldelere hareket etmektedir. Diyanet İşleri Riyaseti ise, Türkiye’den giden hacı namzetlerinin dini feraizi noksansız ifâ etmelerini temin için Hicaz’a temsilciler göndermiştir. Resimde, Diyanet Riyaseti tarafından Hicaz’a gönderilen İzmir Merkez Vaizi Fethullah Gülen Hoca, kendisini uğurlayan İzmirlilerle birlikte görülüyor. Hocaefendi’nin Diyanet tarafından Hacca vazifeli olarak gönderilmesi İttihad Gazetesi’nde bu şekilde yer almıştı. (İttihad Gazetesi, 19 Şubat 1968)

1971 12 Mart Muhtırası'na Doğru Kestanepazarı'ndan Ayrıldı
1971 yılında 12 Mart Muhtırası'ndan önce Kestanepazarı Kur'an Kursu'ndaki görevinden ayrıldı.

03.05.1971 Tevkif Edildi
"Doktor Bey'e "Bizim eve gidelim" dedim. Yolda yine bir köpeğe çarptık. Ben, "Bizi evde bekliyorlar, herhalde" dedim. Eve girdiğimde siyasî polislerin bütün eşyaları didik didik edip evin ortasına yığdıklarını gördüm.. Ben içeriye girince polisler "Hoş geldin" dediler. Aramaya devam ettiler.
Görevlilere "Geç kalır mıyım? Bir şeyler yiyeyim mi?" dedim. Gayem hem biraz açlığımı yatıştırmak hem de esas niyetlerini öğrenmekti. Bana "karnını doyur. Ne zaman döneceğin belli olmaz" dediler. Bir iki lokma pilavdan aldım. Biraz sonra Tepecik inzibat merkezine götürülmek üzere yola çıktık.

09.11.1971 Tahliye Oldu
"Nihayet 7. ayın içinde son bir kere daha mahkemeye çıkarıldık. Avukatımız üç aydan beri tekrar edip durduğu tahliye talebimizi ümitli bir eda ile mahkeme heyetine bir kez daha arz etti. O esnada, birden bire alışmadığımız bir şey oldu. O güne kadar, elli defa tahliye talebimize bıkmadan usanmadan elli defa "tutukluluklarına" diyen mahkeme heyetine, savcı, ayağa kalktı ve "Nasıl olsa birilerini -Av. Bekir Bey'i kastediyordu- bırakınız; bunları da bırakın gitsinler" dedi. Hem şaşırmış hem de çok sevinmiştik."

20.09.1974 Babası Ramiz Efendi Vefat Etti
Ramazan ayının üçüncü günü, babası Ramiz efendi vefat etti.
"Evet, o sene benim için bir hüzün senesi oldu. Babamın vefatından bir ay kadar önce Edremit'te Ceza Hakimi Necmeddin Güvenli gibi çok sevdiğim bir dostum vefat etmişti. Onun vefatından az önce bir rüya görmüştüm. Rüyamda benim bulunduğum yerde semanın derinliklerine doğru iki uçak batıp kayboluyordu. Bu hadise bir-iki defa tekrarlandı zannediyorum. Ve babam ile Hakim bey bir ay ara ile vefat ettiler. -İnşallah- ikisi de Cenabı Hakk'ın rıdvanına mazhar olmuşlardır.

1975 Konferanslar Vermeye Başladı
1975 yılında Kur'an ve İlim, Darwinizm, Altın Nesil, İçtimaî Adalet ve Nübüvvet isimli konferanslar serisine başladı ve 1976 yılında da devam eden bu konferanslar münasebetiyle İzmir dışında Ankara, Çorum, Malatya, Diyarbakır, Konya, Antalya, Aydın gibi illeri ziyaret etti.

26.08.1977 İstanbul'daki İlk Vaazı
İstanbul Eminönü'nde bulunan Yeni Cami'de ilk vaazını verdi. Vaazın konusu Müslüman'ın öncelikle kendine ve benliğine çeki düzen vermesi idi.

1979 Sızıntı Dergisi'nde Yazılar Yazmaya Başladı
İlk sayısı Şubat 1979'da çıkan Sızıntı Dergisi'nde başyazıları ve daha sonra orta sayfa yazılarını yazmaya başladı. İnsana ve yeni nesle verdiği önemden ötürü ilk başyazı "Bu Ağlamayı Dindirmek İçin Yavru" adını taşıyordu.

09.1980 Askeri Darbe
12 Eylül 1980 günü ihtilalin ardından görevini fiilen sürdürme imkânı bulamadı. 45 günlük bir heyet raporu aldı.
"12 Eylül öncesinde cereyan eden hadiselerin bir darbe ve ihtilale davet mahiyetinde olduğunu anlamak için, zannederim ne ferasete ne de kehanete ihtiyaç vardır. Hadiselerin dilinden en kaba çizgileriyle anlayanlar dahi gelmekte olan ihtilalin sesini kulak zarları yırtılırcasına duymuşlardır. Meseleye bu zaviyeden bakacak olursak, olması muhtemel darbeyi ben de herkes kadar hissetmekteydim ve etrafıma söylediklerim de bu mahiyette şeylerdir.

01.07.1988 Yeni Ümit Dergisi’nde Başyazılara Başladı
İlk sayısı 1 Temmuz 1988 yılında çıkan ve üç aylık periyotlarla yayın hayatına devam eden Yeni Ümit Dergisi’nde başyazılar yazmaya başladı. Bu dergide yazdığı ilk başyazı “Yeni Ümit’in Mütevazı İkliminde” adını taşıyordu.

13.01.1989 Üsküdar’da Valide Sultan Camii'nde Vaazlara Başladı
İstanbul’da 13 Ocak 1989 yılında Üsküdar Valide Sultan Camii'nde vaazlara başladı. Bundan önce en son 6 Nisan 1986 Çamlıca Camii'n açılışında Miraç kandili dolayısıyla vaaz vermişti. Üsküdar vaazları 1 yılı geçkin süreyle 16 mart 1990 tarihine kadar (62 hafta) devam etti. Burada bütün yönleriyle Peygamber Efendimiz’i ve O'nun sünnetini anlattı. Bu vaazlar, daha sonra Sonsuz Nur adıyla 3 cilt halinde kitaplaştırıldı. 1989 yılı içinde Üsküdar Valide Sultan Camii'nde haftada bir Cuma günleri toplam 51 hafta vaaz verdi. Geri kalan 11 haftalık vaaz 1990 yılı içinde 16 Mart gününe kadar devam etti.

28.06.1993 Annesi Refia Gülen Vefat Etti
Refia Gülen Hanımefendi, 28 Haziran 1993 Pazartesi saat 12.20 sularında İzmir'de vefat etti.

23.01.1995 Sabah ve Hürriyet Gazeteleriyle Röportaj Yaptı
Sabah'tan Nuriye Akman ve Hürriyet'ten Ertuğrul Özkök ile yaptığı röportajlar. Röportajlar Türkiye'nin içinde bulunduğu durum, Başbakan Tansu Çiller ile görüşme İslamiyet, siyaset, kadın ve eğitim ekseninde geçti.

11.02.1995 Polat Renaissance'ta Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın İftarına Katıldı
Fethullah Gülen yaptığı konuşmada bu toplantının birlik vesilesi olmasını diledi.

04.04.1996 Patrik Bartholomeos İle Görüştü
Son yıllarda toplumsal hoşgörü temasının en fazla işleyen, Fethullah Gülen ve Fener Rum Patriği Bartholomeos, sıcak bir ortamda bir araya gelerek Türkiye'de Müslüman ve gayr-i müslim kesimler arasında diyalogu başlattılar.

08.11.1996 Fatih Üniversitesi'nin Açılışına Katıldı
İstanbul Beylikdüzü'ndeki merkez kampüsünde bulunan Fatih Üniversitesi 08 Kasım 1996'da Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından hizmete açıldı. Açılışa Alparslan Türkeş, Rıza Akçalı ve birçok siyasetçi, bilim adamı ve işadamı katıldı. Fethullah Gülen bütün davetliler ve Cumhurbaşkanı ile yakından ilgilendi

11.06.1997 Sağlık Problemleri Nedeniyle ABD'ye Gitti
Uzun zamandır kendisini rahatsız eden kalp sıkıştırması nedeniyle ABD'ye gitti. Ohio eyaletinde anjiyo yaptırdı.

27.06.1997 ABD'de Kalp Anjiyosu Geçirdi
Sağlık problemlerinden dolayı bir süredir ABD'de tedavi gören Fethullah Gülen Hocaefendi, başarılı bir kalp anjiyosu geçirdi. Ohio eyaletindeki Cleveland Clinic Foundation Hastanesi kardiyoloji mütehassıslarından Dr. Murat Tuzcu yönetimindeki bir ekibin geçtiğimiz Cuma günü, Hocaefendi'nin kalbine başarılı bir anjiyo müdahalesinde bulunduğu öğrenildi. Hocaefendi, uzun süredir kalp, şeker ve yüksek tansiyon rahatsızlıklarından mustaripti.

23.01.1998 Papa II. John Paul, Ramazan Bayramı Dolayısıyla Kendisine Bir Mesaj Yolladı
Katolik dünyasının lideri Papa II. John Paul, Dinlerarası Diyalog İçin Papalık Kurulu Başkanı Kardinal Francis Arinze aracılığıyla Ramazan'ın sona ermesi ve yaklaşan bayram sebebiyle Fethullah Gülen'e bir mesaj gönderdi.

09.02.1998 Vatikan'da Papa II. John Paul İle Görüştü
Vatikan'da dinlerarası diyalog adına Katolik dünyasının lideri Papa II. John Paul ile yaklaşık 30 dakika süren bir görüşme yaptı.

15.06.1999 Ankara Emniyet Müdürlüğü Tarafından Hakkında Hazırlandığı İddia Edilen Raporla İlgili Olarak Bir Basın Açıklaması Yaptı
Fethullah Gülen, Ankara Emniyet Müdürlüğü tarafından hakkında hazırlandığı iddia edilen raporla ilgili olarak bu raporu hazırlayanların suç işlediğini belirtti. Amerika'da tedavi amacıyla bulunan Fethullah Gülen, Show TV'de Reha Muhtar'ın sorularını cevaplandırdı.

18.06.1999 ATV'de Fethullah Gülen'e Ait Montaj Kaset Görüntüleri Yayınlandı
Bu olaydan sonra Gülen hakkında soruşturma başlatıldı.

03.08.2000 Ankara DGM Savcısı Tutuklama Talep Etti
Ankara DGM Cumhuriyet Savcısı, hakkında soruşturma yürüttüğü Fethullah Gülen'in tutuklanmasını talep etti. Yaklaşık 1 yıldır Fethullah Gülen hakkında yürüttüğü soruşturmanın sonuna gelen Savcı, Gülen'in tutuklanması talebiyle nöbetçi Ankara 2 No'lu DGM yedek hakimliğine başvurdu.

07.08.2000 Mahkeme Tutuklama İsteğini Reddetti
Ankara DGM Savcısı, Fethullah Gülen hakkında tutuklama talebiyle Ankara 2 No'lu DGM Yedek Hakimliği'ne başvurdu. Ancak, mahkeme “suç vasfının oluşmadığı” gerekçesiyle bu talebi reddetti.

11.08.2000 Fethullah Gülen Hakkında Yeniden Tutuklama Kararı Verildi
Ankara 2 No'lu DGM, Fethullah Gülen hakkında gıyabi tutuklama kararı çıkardı. Ankara 2 No'lu DGM, Savcı'nın yaptığı itirazı görüştü. Yüksel'in talebini yerinde bulan Hakim Hüseyin Eken başkanlığındaki mahkeme, Gülen hakkında gıyabi tutuklama kararı verdi.

28.08.2000 İstanbul DGM Tutuklama Kararını Kaldırdı
İstanbul 2 No'lu DGM heyeti, Gülen'in gıyabi tutukluluk kararını kaldırdı.
Ankara DGM Cumhuriyet Savcısının, hakkında soruşturma yürüttüğü Fethullah Gülen'in gıyabi tutukluluk kararı kaldırıldı. Şerafettin İste başkanlığındaki İstanbul 2 No'lu DGM heyeti, Gülen'in avukatlarının itirazı üzerine, 23 Ağustos'ta gönderilen ve 12 klasörden oluşan dosyanın incelemesini tamamladı. Heyet, talep doğrultusunda Gülen hakkındaki gıyabi tutuklama kararını kaldırdı.

31.08.2000 DGM Savcısı Dava Açtı
Ankara DGM Cumhuriyet Başsavcılığı, İstanbul DGM tarafından gıyabi tutukluluk kararı kaldırılan Fethullah Gülen hakkında dava açtı. Başsavcılık, Gülen için 'laik devlet yapısını değiştirerek yerine dini kurallara dayalı bir devlet kurmak amacıyla yasadışı örgüt kurup bu amaç doğrultusunda faaliyetlerde bulunduğu' gerekçesiyle Terörle Mücadele Kanunu'nun 7. maddesine göre, 5 yıldan 10 yıla kadar ağır hapis cezası istedi.

16.10.2000 Fethullah Gülen Hakkındaki Dâvâ Ankara DGM'de Başladı
“Laik devlet yapısını değiştirerek yerine dini kurallara dayalı bir devlet kurmak amacıyla yasadışı örgüt kurup, bu amaç doğrultusunda faaliyetlerde bulunduğu" gerekçesiyle hakkında 10 yıla kadar ağır hapis cezası talebiyle hakkında dava açılan Fethullah Gülen`in muhakemesine başlandı.

04.12.2000 Mahkemenin İkinci Duruşması Yapıldı
Fethullah Gülen hakkında 'laik devlet düzenini yıkmak için örgüt kurmak' iddiasıyla 5 yıldan 10 yıla kadar hapis cezası talebiyle açılan davaya devam edildi.

01.12.2001 Kırık Testi Sohbetleri Yayınlanmaya Başladı
Fethullah Gülen Hocaefendi 21 Mart 1999'da ABD'ye gittikten sonra sağlığının elverdiği ölçüde sohbetlerini devam ettirdi. Hocaefendi'nin ABD'de yaptığı sohbetler ilk defa HERKUL.ORG :. (http://www.herkul.org) sitesinde "Kırık Testi" adlı köşede 1 Aralık 2001 tarihinde yayınlanmaya başladı.

31.03.2002 Kalp Rahatsızlığından Dolayı Tedavi Altına Alındı
3 yıldır kronik kalb ve şeker rahatsızlıkları sebebiyle ABD'de bulunan Fethullah Gülen, 31 Mart 2002 Pazar günü yerel saatle 7.30'da acil olarak hastaneye kaldırıldı.

02.04.2002 Tedavi Gördüğü Hastaneden Çıktı
Kronik kalb ve şeker rahatsızlıkları sebebiyle ABD'de bulunan Fethullah Gülen, 31 Mart 2002 Pazar günü yerel saatle 7.30'da acil olarak hastaneye kaldırıldı. 2 Nisan 2002 Salı günü Doktoru Hüseyin Çopur tarafından bir basın açıklaması yapıldı ve yerel saatle 16:30 civarında hastaneden çıkarıldı.


10.03.2003 Mahkemenin Son Duruşması Yapıldı
Fethullah Gülen'in, ''anayasal sistemi değiştirerek yerine İslamî esaslara dayalı devlet kurmak amacıyla yasadışı örgüt kurup, bu amaç doğrultusunda faaliyetlerde bulunduğu'' iddiasıyla 10 yıla kadar hapis istemiyle yargılandığı davanın kesin hükme bağlanması, 4616 sayılı şartla salıverilmeye, dava ve cezaların ertelenmesine dair kanun uyarınca ertelendi.

21.01.2004 Fethullah Gülen Hocaefendi'nin Sol Koroner Arter Damarına Stent Takıldı
Sağlık problemleri sebebiyle bir süredir ABD'de bulunan Fethullah Gülen'in kalp damarına operasyon yapıldı.

22.01.2004 Hastaneden Taburcu Edildi
Fethullah Gülen'in kalp damarına operasyon yapılarak sol koroner arter damarına stent takıldı. 21 Ocak 2004 Çarşamba günü gerçekleşen ameliyat sonrası 24 saat hastanede dinlenen Fethullah Gülen evde dinlenmek üzere 22 Ocak 2004 Perşembe günü taburcu edildi.

29.02.2004 Nuriye Akman'a Mülakat Verdi
Sağlık problemleri sebebiyle Amerika'da bulunan ve beş yıllık aradan sonra ilk kez Nuriye Akman'a konuşan Fethullah Gülen, dünyada ve ülkemizde yaşanan gelişmeleri değerlendirdi. Fethullah Gülen 5 yıl önce 21 Mart 1999 tarihinde ABD'ye gitmişti.
Nuriye Akman'ın 1995 yılında Sabah gazetesinde yayınlanan Fethullah Gülen'le yaptığı röportaj o günlerin flaş bir gazetecilik olayı idi. Akman, dokuz yıl aradan sonra, Zaman Gazetesi adına Gülen ile yeni bir söyleşi yapmak istiyordu. Zaman Gazetesi'nde çalışmasına rağmen Amerika'ya sürekli haber yolluyor ama bir türlü olumlu cevap alamıyordu. Bir süre önce, Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı, Hocaefendi'ye "Nuriye Akman sizi ziyarete gelmek istiyor" deyince sonunda olumlu cevabı almış. 26 Şubat 2004 günü ABD'ye giden Akman, ziyaretçi olarak karşılanmış ancak röportaj için geldiğini söyleyince, Hocaefendi "Ben böyle bir söz vermedim" diyerek direnmiş ve iki gün konuşmamış. Ancak "bu kadar uzun yoldan geldi, kendisini kırmayalım" diyerek rahatsızlığına rağmen 29 Şubat 2004 günü başlayan sohbetle üç gün boyunca Nuriye Akman'ın sorularına cevap vermeye çalışmış. Bu görüşmeden sekiz gün sürecek bir röportaj dizisi ortaya çıkmış… Röportaj 22 Mart 2004 pazartesi gününden itibaren Zaman Gazetesi'nde yayınlanmaya başladı.

19/12/2004 Milliyet Gazetesi’nden Mehmet Gündem'e Mülakat Verdi
Milliyet Gazetesi’nden Mehmet Gündem Fethullah Gülen ile 19 Aralık 2004 günü mülakat yapmaya başladı. Röportaj "Fethullah Gülen'le 11 Gün" başlığı altında 8 Ocak 2005 Cumartesi gününden itibaren 22 gün süreyle Milliyet Gazetesi'nde yayınlandı.




KaaN
11-07-2007, 10:01
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ HAZRETLERİ HAKKINDAKİ MAKALELERİ

Bediüzzaman'ın Talebesimisiniz?

Kendinizi Bediüzzaman'ın öğrencisi (talebesi) olarak mı, yoksa Bediüzzaman'dan etkilenen bir alim - aydın olarak mı görüyorsunuz?

Bir tevazu gösterisi olarak değil, fakat kalbimin ve ruhumun bir sesi olarak ifade etmem gerekirse, kendimi, bazılarının mutlaka insanları bir yere koymak için yaptıkları sınıflama çerçevesi içinde ne bir "aydın-alim" olarak gördüm, ne de daha başka bir ad, ünvan veya fonksiyonun sahibi olarak telakki ettim.

Esasen bu türden değerlendirmeler, insanı her şeyden önce kalbi, ruhu, duyguları ve daha iç fakülteleriyle sarıp sarmalayan ve bir tatma, yaşama, tecrübe etme meselesi olan İslam'ı, dini, ana özelliği gereği daha çok görüntüleriyle ele alan ve ilahi bir vahiy olmaktan çok, insan ürünü bir sistem olarak gören modern sosyolojik kalıplara dayanmaktadır. Evet, kendimi herhangi bir ad, ünvan ve fonksiyonun insanı olarak görmediğim gibi, Bediüzzaman'a talebe olabilmeyi, o şerefi elde edebilmeyi cana minnet bildiğimi de arzetmek isterim.

Bediüzzaman, benim değerlendirip kabul etmem bir mana ifade edecekse, çağın en büyük mütefekkiri, İslam'ın ve insanlığın dertleriyle muzdarip çilekeş bir aksiyon insanı, hayatını gayesine adamış bir ilim, mana, iffet, istiğna ve hizmet kahramanıdır.

Fikirleri, hizmet metodu, yaşayışı, hemen herkes gibi, beni de derinden etkilemiştir. Bu etkilenme içinde, dinime ve milletime yararlı bir şeyler ortaya koyabilme niyet ve gayreti dışında bir sermayemin olduğunu söyleyemem.

Eğer zat-ı aliniz veya daha başkaları bunu Bediüzzaman'a talebe olmak gibi çok yüksek bir paye ile ifade edecekseniz, bunu sadece bir hüsn-ü zannın verdiği en büyük bir makam olarak kabul ederim.....

Kaynak: Milliyet, Hakan Yavuz, Fethullah Gülen'le Devletçilik Üzerine Röportaj, 11 Ağustos 1997


Bir Kalkınma Modeli

Meselâ, dünyadaki iktisadî hayatı hep başkaları belirliyor ve biz yerimizde sayıyorsak.. ve bu fakirlik ve mezelletten kurtulma cehdi, gayreti yoksa, sürekli günah işliyoruz demektir. Çünkü tefsircilere göre, Allah (cc), burada, zahiren tarihî bir gerçeği haber vermektedir. Ne var ki tarihte pek çok defa mü’minlerin, kâfirlerin sultası altına girerek esaret hayatı yaşadıkları da bir gerçek. Öyle ise, onların bu hali Kurân’ın haber verdiği gerçekle çelişki içinde demektir. Halbuki Kur’ân, her zaman doğru söyler ve doğruyu haber verir. Bu itibarla da âyetteki ifade, bir vakıayı haber verme cümlesi değil, bir hedef gösterme, bir gaye belirleme yani bir inşa cümlesidir. Bu açıdan mü’minin; her alanda kendisini üstünlüğe taşıyabilecek dinamikleri kullanması ve üstünlüğe sıçraması şarttır. Üstad Bediüzzaman’ın tesbitleriyle, dünyada her şey ilme bağlıdır. Geçenlerde bunu futurist Toffler de söylemişti. Bu açıdan, cehalete karşı ilim dinamiğini elde edemeyen bir toplum, içinde yaşadığı çağa ve teknik gelişmelere nakavt olacağı gibi, vifak ve ittifakı yanına alıp tefrikaya karşı savaşmayan bir toplum da muasırlarına yenik düşecektir. Evet bu dünya, Batı Avrupa Birliği ve Gümrük Birliği gibi birlikleri te’sis ederken; kendi içindeki çekişme ve sürtüşmeleri yenemez ise, kendine karşı gerçekleştirilen birlikler karşısında fazla dayanamayacak ve yenilgiyi kabul etmek zorunda kalacaktır.


Meşveretin Tabiî Bir Neticesi: İtaat

...Asr-ı saadette bu istikamette cereyan eden bir başka olayı da, Abdullah İbn Hüzafetü's-Sehmî anlatır. Allah Resulü (sav), bu büyük insanın emrine bir müfreze vererek bir yere gönderir. Orada emrindekilerden birinin itaat düşüncesinde kusur ettiğini anlayan Hz. Abdullah bir ateş yaktırır ve "kendinizi bu ateşe atın" emrini verir. Bu emir karşısında bazıları dolu dizgin kendilerini ateşe atmak ister. Bazıları ise "biz ateşten kaçıp Allah Resûlü'ne iman ettik, şimdi kendimizi ateşe mi atacağız?" deyip geri dururlar. Sefer dönüşü meseleyi Allah Rasulü'ne anlatırlar. Efendimiz, "eğer o ateşe girseydiniz ebediyyen çıkamazdınız" karşılığını verir. Çünkü bu bir intihardır. İntihar ise Allah'ın yasak ettiği bir ameldir. "Hâlıka isyanın bahis mevzuu olduğu bir yerde mahluka itaat yoktur." Haram olduğu kat'î olan meselelerde hiç kimseye itaat edilmez.

İşte bu ve benzeri misallerden hareketle, sahabeyi o cahiliye Arap anlayışından uzaklaştırıp, itaat duygu ve düşüncesi ile dolduran sırrı keşfetmek ve onu hayata geçirmek, sevk ve idarede bulunan vazifelilerin görevleri olmalıdır. Meselâ, bu çerçevede Üstad Bediüzzaman'ın "kardeş kardeşe peder olamaz, mürşit vaziyetini takınamaz" ölçüsüne uygun hareket etmek çok önemlidir. Bu, insanları köle gibi kullanmama, bulunduğu makamı baskı unsuru gibi görmeme, mütakabiliyet çizgisi içinde iş yapma ve yaptırma şeklinde anlaşılabilir. Evet, eğer bunlar hayata geçirilebilirse, soruda bahis mevzuu edilen olumsuzlukların hiçbiri söz konusu olmaz....

Takvaya Dair Birkaç Husus

Bu cümleden olarak, insanlar beş vakit farzın dışında nafileler için zorlanmamalıdırlar.. zorlanmamalı ve sadece düşünce olarak tahşidat yapılıp meselenin ehemmiyeti üzerinde durulmalıdır. Mesela, bu çerçevede teheccüdün âlem-i Berzaha açık bir menfez olduğu, insanın iç yapısını aydınlatması gerektiği, bunun için gecenin karanlığında, hiç kimsenin olmadığı anlarda, bütün semavatın ve arzın Hâlik'ı olan Allah'a yönelmenin şart olduğu anlatılabilir. Evrâd ü ezkâr mevzuunda da aynı hassasiyet gösterilerek, bunca nimetleri lutfeden, -liyakatımız olmasa bile- gücümüzün fevkinde olan bunca işe imza atmayı bize nasip eden Allah'a karşı çok dua etmemiz gerektiği ifade edilmelidir.

Bediüzzaman Hazretleri'nin bazen talebelerini teheccüde kaldırdığı bir gerçektir. Yalnız onun talebeleri zaten kendi irade ve ihtiyarları ile her gece teheccüd kılan insanlardır. Onun için bunu bir zorlama olarak kabul etmek imkânsızdır. O halde bu noktada Hz. Üstad'ın yaptığı şey, sadece onları uyandırmaktan ibarettir.

Tabiî Afetler Bize Ne Söyler?

Allah insanı kâinatla, kâinatı da insanla alâkalı olarak yaratmıştır. Fakat O, icraatını hep sebepler perdesi arkasında gerçekleştirmektedir. Tıpkı insanın davranışlarında olduğu gibi. Üstad bu hakikate şu veciz ifadesiyle işaret buyururlar:

“İzzet ve azamet ister ki, esbap, perdedâr-ı dest-i kudret ola aklın nazarında; tevhid ve celâl ister ki, esbab, ellerini çeksinler te’sir-i hakikîden..” Demek ki kainatta cereyan eden hemen her şey bir sebeple meydana gelmektedir. Evet insanı sürekli sebepler yönlendirir.. yönlendirir ama, perde gerisinde her şeyi kudretiyle yaratan, hikmetiyle evirip-çeviren Allah (cc) vardır.

Bu kısa girişten sonra, soruda kasdedilen hususa geçelim: Bunun bir gerçek olduğu hepimizin malûmudur. Hem de yalnız Türkiye’de değil, dünyanın dört bir bucağında; meselâ, Meksika’da, Bangladeş’te, Filipinler’de, Japonya’da deprem, sel, kasırga, fırtına gibi tabiî afetler, devam edip gidiyor. Bunların bazıları için ilim adamları çeşitli sebeplerden bahsediyor. Meselâ son depremler hakkında fay kayması ya da Fransa’nın nükleer denemeleri sonucu meydana gelmiştir diyebiliyorlar. Başta da söylediğim gibi bunlar doğru olabilir. Beşerin kendi eliyle tabiatı tahrip edip, ekolojik dengeyi bozması sonucu da olmuş olabilir. Ancak bunlar birer sebeptir. Cenâb-ı Hakk isterse bu sebeplere te’sir gücü vermeyebilir. Yani Richter ölçeğine göre dokuz şiddetinde uzun bir müddet deprem olur da can ve mal zayiatı olmayabilir. Allah’ın her şeye gücü yeter. Nitekim bir hadis-i şerifte Nebiler Serveri (sav) “İnsanlar Allah’a tam kul olduklarında, Allah geceleri yağmur yağdırır, gündüzleri de güneş doğar” buyurur. Yani bir taraftan yağmurla gelecek olan bereket, yümün, öte taraftan onun insanı rahatsız ve günlük hayatını alt-üst eden birtakım olumsuz yönlerinden insanlar etkilenmez. Demek ki, yağmurun hayat veren yanları, Allah’a hakiki kul olanlara ulaşıyor ve şer gibi gözüken yanlarını da O duyurmuyor. Hadiste belirtilen bu hakikat niçin depremde veya sair tabiî afetlerde olmasın ki! Olmaması için hiç bir sebep yok. Yeter ki biz O’na hakiki kul olabilelim.

Kur'an ve Yorumu

...Şimdiye kadar “İslâm’ın vadettikleri”, “Kur’ân’ın vadettikleri..” adı altında birçok eser yazılmış olmasına ‎rağmen, onun gerçek mânâda temsili hususuna pek değinilmemiştir. Bütün bu çalışmaları takdir etmekle beraber, ‎bizce en önemli olan husus, temsil ve fiilî anlatımdır. Yani onların çarşı-pazar emniyeti, sanat telâkkisi, gâye-i ‎hayali, insanları kucaklayıcılığı.. adına vadettiği şeylerin, bizzat yaşanarak ortaya konmasıdır. Zannediyorum ‎Bediüzzaman Hazretlerinin, fikrinin en çok yoğunlaştığı ve merkezileştiği husus da işte budur. O, bir taraftan: ‎‎“Ağzımız Kur’ân okurken, ahval ve etvarımızla onu yaşarsak, sair dinlerin salikleri, belki küre-i arzın bazı kıt’aları ‎İslâmiyet’e dehalet edecektir.” buyururken, diğer taraftan da birer birer o düsturları hazmetmiş ve nur hüzmeleri ‎olarak insanlığa sunmuştur.‎...

Kaynak:
Fasıldan Fasıla > Fasıldan Fasıla-4 > Perspektif

“Haysiyetime Dokundu” Demeyin

Aynı hususu, bir manada Hazreti Üstad için de düşünebilirsiniz. “Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım.” diyen bir insanın değil talebelerine, dostlarına ve arkadaşlarına, en uzak kimselere bile küsüp darılması mümkün değildir. Biraderi Abdülmecid Efendi ve yeğeni Abdurrahman Abinin ayrılığından dolayı dile getirdiği duygularına bakılınca açıkça görülür ki, o çizgide dostlarıyla beraber yürüme arzusu vardır içinde.. hem çok ciddi bir arzu, öldüresiye bir iştiyak, bir tutku ve bir tiryakilikle bağlanmıştır yol arkadaşlarına. “Aman! Tanışıp kader birliği ettiğimiz hiç kimse uzaklaşıp gitmesin!” der büyük bir heyecanla ve o mevzuda çırpınır adeta. Uzaklaşıp giden birkaç insanın hicran ve hasretini çok derinden yaşamıştır. Hatta, talebelerinden bazılarının küçük içtihad farklılıklarından dolayı birbirlerine küsecek gibi olmaları karşısında yalvarırcasına, başını onların ayaklarının altına koyarcasına sızlanmış, inlemiş, tir tir titremiş ve “Kardeşlerimden ricâ ederim ki: Sıkıntı ve ruh darlığından veya nefis ve şeytanın desiselerine kapılmaktan ya da şuursuzluktan dolayı arkadaşlardan sudûr eden fena ve çirkin sözlerle birbirine küsmesinler ve ‘Haysiyetime dokundu’ demesinler. Ben o fena sözleri kendime alıyorum. Damarınıza dokunmasın, bin haysiyetim olsa kardeşlerimin mabeynindeki muhabbete ve samimiyete fedâ ederim.” demiştir.

Daha fazlası için M. Fethullah Gülen Nur'a Adanmış Bir Ömür (http://www.fethullahgulen.info/moduller/anasayfa.php?bolum=bediuzzaman)

bademmm
11-07-2007, 22:36
Allah (c.c.) razı olsun...

KaaN
12-07-2007, 09:13
Allah (c.c.) cümlemizden razı olsun.

Philip
12-07-2007, 18:07
Allah razı olsun güzel bir paylaşım..

KaaN
12-07-2007, 18:21
teşekkürler kardeşim

telaffuzukolayolsundiyeyz
13-07-2007, 21:29
O'nu üç gün görmesek rahatsız olurduk
http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/pics/haber_ses.png İzmir eşrafından Muharrem Kalyoncu ağabey anlatıyor: Hocaefendi 1966 yılının 7. ayında Kestanepazarı'na geldi. Kendisi her yönüyle o güne kadar tanıdığımız vaiz ve hatiplerden çok farklıydı. Hem dış görünüş hem de konuşma tarzı itibarıyla. Mesela, Kestanepazarı'nda vaaza çıkacağı zamandı. Herkes heyecanla onun kürsüye çıkmasını bekliyordu.http://medya.zaman.com.tr/2007/07/13/kalyoncu.jpg
Biz her zamanki gibi duvarda asılı olan merhum Yaşar Hoca'nın cübbesini alacak ve öyle kürsüye çıkacak zannediyoruz. Fakat Hocaefendi bahçedeki küçük kulübesinden kendi cübbesiyle beyazlar içinde çıktı. Cemaat onu görünce çok heyecanlandı. Herkes ayağa kalktı. Bizler heyecandan hazırladığımız teypleri bile çalıştıramadık. O günden sonra her cuma sabahının erken saatlerinden itibaren onu dinlemek için camiye gelir olduk.
Hocaefendi'ye o kadar alışmıştık ki, iki- üç gün göremezsek, rahatsız olurduk. Cami cemaati birbirine çok bağlıydı. Birisi bir iki gün gelmezse, ortalıklarda görünmezse hemen sorup soruştururduk. Birinin bir ihtiyacı olsa, mesela su içecek olsa hemen gidip getirirdik. Arkadaşlarla aramızda öyle bir bağ oluşmuştu. Hocaefendi bizim o zamana kadar gördüğümüz hoca profilinden farklıydı. Kestanepazarı Kur'an Kursu'nda gece yatakhaneleri gezer, üstü açılan talebelerin üstünü örterdi. Onun bu hassasiyetine biz cami cemaati olarak defalarca şahit olduk. Bir diğer hususiyeti de kendisine teveccüh edilmesinden hiç hoşlanmamasıydı. İzmir'in Kemalpaşa ilçesine bağlı Bağyurdu (Parsa) beldesi vardır. Bir gün Hocaefendi oraya vaaza gitti. Ben de onunla beraber gittim. Otobüsle gidiyoruz. Vaaz, ikindi veya akşamdan sonra olacak. Tam otobüsten inerken belediye hopörlerinden ilan yapılıyor. "Dikkat, dikkat İzmir'in meşhur merkez vaizi Fethullah Gülen Hoca vaaz edecek" diye. Bir aralık Hocaefendi kalabalığın arasında kayboldu ve hemen "İzmir, İzmir" diye bağıran arabaların birine atladı. Onu görünce biz de arkasından koştuk. Tabii anlayamamıştık, bunun sebebini. Daha sonra anlıyoruz ki hoparlör ilanını duyunca çok canı sıkılmış, bundan dolayı orayı terk etmiş. Tabii o gün vaaz olmadı. Buna benzer bir hadise Bursa'da da cereyan etmişti. Bir konferans esnasında. Hocaefendi konuşmaya başladıktan sonra bir alkış furyası kopunca Hocaefendi ikaz etti. Bir daha oldu, bu sefer Hocaefendi, sert sert baktı ve devam etti. Üçüncü defa alkış olunca Hocaefendi "Esselamu aleyküm" dedi ve ayrıldı. Konferans bir sinemada oluyordu ve çok da kalabalık bir cemaat vardı.
13 Temmuz 2007, Cuma

telaffuzukolayolsundiyeyz
13-07-2007, 21:36
Hey gidi günler.....
Selimiye'ye imam olmamı istedi
Selimiye Camii müezzini Nadi Ersoy anlatıyor: Bir gün Ahmet Kızılkök isimli arkadaşımız evlilik hazırlıklarına başladı. Ahmet arkadaşımıza bir hediye almamız gerekiyordu. Hocaefendi ile çarşıda buluştuk.http://medya.zaman.com.tr/2007/06/22/kursu3.jpgNadi Ersoy
Uygun bir hediye alıp Ahmet'in evine götüreceğiz. Ne alalım, ne götürelim diye vitrinleri dolaşıyoruz. Tablo, çaydanlık takımı, vazo veya bardak takımı gibi şeyler gözümüze çarpıyor. Fakat bunlar sanıyorum Hocaefendi'ye az geliyordu. Hediye deyip geçmek istemiyordu. Bazen şunun fiyatını sor bakalım derdi. O zamanlar fırınlı aygaz ocakları yok. Dörtlü sade ocaklar var. Onlardan soruyoruz. Ben sordum. 8 veya 9 lira dedi. Fiyatını öğrendik. Fakat alalım da diyemiyor. Bu sefer yine "hadi ıhlamur içmeye gidelim" demez mi... İyi tamam, hadi gidelim. Eve gidiyorduk. Bir iki sefer böyle vitrinlere bakmamız oldu. Fakat benim aklım çok sonra çalıştı, daha doğrusu jeton çok geç düştü. Hocaefendi o ocağı almak istiyordu; fakat herhalde parası yeterli değildi. Kendi kendime tamam biz bunu alalım, dedim. Bir ikindi vaktinden sonra buluşup hediyeyi alıp Ahmet Kızılkök arkadaşımıza götüreceğiz. Hediyenin üzerine bir kâğıda "Nadi Ersoy-Fethullah Gülen" diye yazmış. Dedim hocam "böyle olmaz, ben yukarıda siz aşağıda, olmaz öyle" dedim. "Ben önce Fethullah Gülen sonra Nadi Ersoy yazıyorum" dedim. Neyse hediyeyi paketlettik ve Ahmet'e götürdük. Karanfiloğlu'nda bir evde oturuyorlardı. Hatta o ev hâlâ duruyor. Osman Nuri amcayla biraz sohbet ettikten sonra hediyemizi oraya bıraktık ve kendi kaldığı eve döndük. Ben Çakır Ağa Camii'ndeki vazifeme devam ediyordum. Hocaefendi, bir ara bana gösterdiği teveccühten olsa gerek yedi yol ağzında büyük çınarın altında otururken "Suat Bey'e söyleyeyim de sizi Selimiye'ye imam olarak alsın" dedi. Ben imamlık mesleğini severim, onu yapanlara karşı saygım vardır. Fakat imam olmak istemiyordum. İmamlığa yatkın biri değilim, kendimi o mesleğe layık görmüyordum. Ne bileyim işte sakalım yok, sürekli kravat takarım, saçlarım uzun ve biryantinli, gözlüklerim desen havalı. Hocaefendi de bu durumlarımı zaten biliyor. Çok havalı veya fiyakalı görünüyorum. Ama buna rağmen yine de Hocaefendi'nin bana teveccüh göstermesi dikkatimden kaçmıyordu. Bütün bu hallerime rağmen, süslü püslü dolaşan bir müezzin ve görevli olarak niye bana bir şey demiyor diye merak ediyordum.
22 Haziran 2007, Cuma

telaffuzukolayolsundiyeyz
13-07-2007, 21:38
Hey Gidi Günler
Onu hep vefalı bildim
http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/pics/haber_ses.png Kırklareli eşrafından Abdülhamit Oruç Hoca, hatıralarını anlatıyor: Kırklareli'nde sekiz ay geçtikten sonra Hocaefendi'ye Ankara'dan bir yazı geldi. Bütün vaizlerin asalete geçmeleri isteniyordu. Bir konuyu vaaz şeklinde, 15-20 sayfa halinde işlemeleri gerekiyordu.http://medya.zaman.com.tr/2007/05/25/kursu3.jpgAbdülhamit Oruç
Hocaefendi de "insan" konusunu ele aldı. Hatta hatırlıyorum, söz söz bölünmüş, fasiküller halinde bende Risaleler vardı. Hocaefendi onlardan 23. sözü aldı ve satır satır altını çizerek vaaz konusunu oradan işledi. Yani 23. sözü esas aldı. Hocaefendi'nin o altını çizerek çalıştığı Risale fasikülü bende mevcuttur. Hazırladığı o vaaz çalışmasını Diyanet'e gönderince asaleti kabul edildi.
Tabii Hocaefendi çok hassastı. Üzüldüğü ve sıkıldığı zamanlarda sık sık hasta oluyordu. Hocaefendi birkaç saat uykusunun dışında, 24 saat tam hizmet düşünen biriydi. Allah bilir o iki üç saatlik uykusunda bile bugünkü hizmetin rüyalarını görüyordu. Uykusunda bile vaizdi o. 24 saat kafasında problem çözen, ne yapayım diye düşünen, proje üreten, harmanlayan, dünyayı, değişik fikir hareketlerini takip eden, tahlil eden, yorumlayan bir kimse idi. Dünyadan tamamen kopuk değildi. Olan biten hadiseleri ajans veya radyolardan dinler, günlük gazetelerde neler çıkmış diye bakardı. Tabii Türkiye'de 27 Mayıs 1960 ihtilali olmuş, birçok hadiseler zuhur etmiş, onlara yorum getirirdi. Siyasi düşünce ve falan parti, filan parti tarzında hiçbir eğilimini görmedim. Hocaefendi'nin bir özelliği daha vardır ki o zamanlardan beri bilirim. Çok vefalı olmasıdır. Çok enteresandır o kadar insan ve yüzle karşı karşıya gelmesine rağmen kolay kolay yüzleri unutmaması ve onların halini hatırını sorması çok dikkat çekicidir. Mesela burada az temasta bulunduğu kimseler hakkında bile karşılaştığımızda, "Falanca abi, filanca kardeş nasıllar, ne yapıyorlar?" diye bana sorular sordu. Tabii bazıları vefat etmiş, bazıları hayatta idi. Ekrem Tan'ı, Nihat Akay ve birçok insanı, -halbuki ben o kadar hatırlayamıyorum- sordu bana. Düşünün şimdi tam 40 yıl oldu. Ben şöyle bir bakıyorum da tarihte liderlik vasfıyla gelen insanlarda görülen bir özellik de insanlara olan vefa duygusunu muhafaza etmektir. Hep vefalı davranmışlardır. İnsanların halini hatırını sormak, yardımcı olmak vasfını ben daha o zaman onda görmüştüm. Allah, Hocaefendi'ye sağlık sıhhat versin, hizmetini daim kılsın. Her zaman duamız onun yanında.
25 Mayıs 2007, Cuma

telaffuzukolayolsundiyeyz
13-07-2007, 21:40
Hey Gidi Günler....
Asker dönüşü ilk ben gördüm
http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/pics/haber_ses.png Edirne Selimiye Camii Müezzini Nadi Ersoy anlatıyor : 1964 yılında Edirne merkezde bulunan Eski Cami'nin alt kısmı o zamanlar otobüs durak yeri idi. Ben de bisikletimle dolaşıyorum. Orada biraz durdum. Ne maksatla gittiğimi bilmiyorum. Vesaitler gelip gidiyordu.
http://medya.zaman.com.tr/2007/06/08/nadiersoy.jpg
[/HIDE]
Nadi Ersoy
Hiç unutmuyorum. Mavi bir minibüs yanaştı ve durdu. Yolcular inmeye başladı. Ben de sanki gözüm yolculara takılıp kalmış gibi inenleri seyrediyorum. İne ine kim insin dersiniz? Bir baktım Fethullah Gülen Hocaefendi...
Askerden önce kendisine olan muhabbetim ve biraz sempatik davranması nedeniyle o anki duygularımı tam ifade edemeyeceğim; ama kendilerini bir anda görünce "Hocam!" diye seslendim. Daha minibüsten yeni inmiş bir iki adım atmıştı. Sesimi duyunca şöyle yarım daire geri döndü ve bana doğru baktı. Hiç unutmuyorum. Üzerinde kareli gri ceket ve gri pantolondan oluşan bir takım elbise vardı. Elinde tek fermuarlı koltuk altında taşınan siyah bir çantacığı vardı. "Hayrola Hocam nereden geliyorsunuz?" dedim. "Terhis oldum, askerden geliyorum, burada ilk sizi görüyorum" dedi. O esnada biraz ayaküstü hasbihal ettik ve ben yanından ayrıldım. O sıralarda Suat Yıldırım hocam da Edirne'de müftü idi. İkisi aynı evde kalıyorlardı. İlk evleri Ali Paşa'dan Kaleiçi muhitine çıkarken sağ tarafta köşede küçük bir evdi. Daha sonra Darülhadis Camii'nin yanında, Tunca settinin hemen yakınında bir ev bulmuş ve Suat hocamla beraber oraya taşınmışlardı. Ben hemen kalktım gittim yanlarına. İlk gidişimden itibaren sıkça gitme lüzumu duymaya başladım. Çünkü Suat hocamla beraber Fethullah Gülen Hocaefendi bizim için bulunmaz bir fırsattı.
08 Haziran 2007, Cuma

telaffuzukolayolsundiyeyz
13-07-2007, 21:42
Hey gidi günler
Hazreti nesibe o gün bir tayfun gibiydi
Fethullah Gülen Hocaefendi unutulmayan vaazlarının birinde Hz. Nesibe'yi şöyle destanlaştırıyor:http://medya.zaman.com.tr/2007/05/04/uhud.jpg
Okçular Tepesi’nden Uhud Dağı ve Şehidlik (Medine)
Uhud'un en şiddetli anlarıydı. O gün İslam'ın büyük kurucuları, Ebu Bekir'ler, Ömer'ler, Osman'lar, Ali'ler ve daha niceleri Allah Resûlü'nün etrafından hiç ayrılmamışlar, cansiperane mücadele etmişlerdi. Akşama doğru neredeyse hepsi takatsiz kalmıştı. Abdurrahman bacağını, Hazreti Talha kolunu kaybetmişti. 20-30 kişiden müteşekkil bir düşman grubu Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'e son bir hücum yapıp bir darbe indirmek üzereyken Allah Resûlü, "Bunlara kim karşı çıkacak?" dedi. Hz. Ali kendini zorladı; ama yerinden kalkamadı. Sanki her şeyin bittiği o anda bir kadın atını sürdü ve düşman saflarına doğru ilerledi. Adı Nesibe'ydi bu kahraman kadının. "Ya Resûlallah, onlara ben karşı çıkacağım!" dedi. Onun esas vazifesi yaralanan Müslümanları tedavi etmek, yaralarını sarmaktı. Kocası ve iki oğlu da o gün Resûlullah'ın önünde ölümü göze almışlardı. Elindeki sargıları attı ve hemen sırtına oklarını, eline kılıcını aldı. Resûlullah'a hücum etmek üzere gelen birliğin karşısına çıktı ve bir yiğit gibi savaştı. Birinin ayağını kesti, birisinin tepesine darbe indirdi ve korkusuzca onların içine daldı. Bir aralık oğlunu gördü, oğlu kolundan ağır bir kılıç darbesi almıştı. Geldi, çocuğunun kolunu sardı ve ona şöyle dedi: "Git oğlum, Resulullah'ın önünde savaş." Allah Resûlü insanın kanını donduran bu vakayı görmüştü. Ona şöyle dedi: "Ya Nesibe, senin takat getirdiğin bu sıkıntıya kim katlanabilir?"
Oğlu, Nesibe'nin durumunu anlatırken diyor ki, "Annem vakanın sonuna doğru sırtından ağır bir yara almıştı. Vücudunda kılıç darbelerinden, ok yaralarından, mızrak dürtmelerine kadar bir sürü yara vardı. Bu arada sırtına bir ok saplanmıştı. Okun saplandığı yerden kanlar fışkırıyordu. Fakat o, ne okun saplanmasını, ne mızrağın dürtmesini, ne de kılıcın darbesini görüyordu."
Allah Resûlü de Nesibe'nin o halini ifade buyururken der ki: "Vallahi o esnada ister sağıma ister soluma, nereye döndümse önümde onu savaşırken gördüm, bir tayfun bir hortum gibi bir sağa bir sola koşuyordu." Onun bu halini gören Efendiler Efendisi elbisesi omuzlarından düşecek kadar ellerini semalara doğru kaldırdı. Mübarek yüzü yaralanmıştı. Kanlar vücudundan akarken dua etti: "Ya Rabbi, Nesibe'nin ailesini cennete bana arkadaş kıl." Nesibe bunu duyunca, "Ya Resûlallah, artık bundan sonra bana ne olursa olsun aldırmam. Kıyamet gününe kadar senin önünde bir mum gibi bitene kadar savaşırım." dedi.

KaaN
14-07-2007, 12:18
eyvallah kardeş