PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Ahmet Hüsrev Altınbaşak (R.a)




FeYeZaN
07-08-2007, 11:13
AHMED HUSREV ALTINBAŞAK’IN HAYATI (R.H.) (1899-1977)

Ahmed Husrev Efendi, şanlı tali’siz bir devletin, kıymetli sahipsiz bir kavmin, koca Osmanlı İmparatorluğu’nun maddi ma’nevi sıkıntılar içinde kıvrandığı bir devirde, hicrî (şemsi) 1315, miladi 1899 yılında Isparta’da dünyaya geldi.

Doğduğu günlerde evlerine misafireten gelen Senirkent’li Allah dostu, ehl-i kemâl bir zâtın, O’na hem isim koymak, hem tebrik ve tebcil etmek için söylediği;
“Cihana Ahmed Husrev.. Vere ikbalin pertev
Ede ömrün ziyade Hakk.. Etmeye tali’in geçrev.
Senin aslın, şerefin şanlı, Elhac Edhemzâde..
Zamanında bütün, Ala vü eşrafa ede pişrev.
Erişe vâlideynin, Sâye-i lütfunda maksûda..
Yüzünden görmeyeler.. Gam, kasâvet, misâl-i cev.
Budur dâdâ-i hayriyem, Hulus-u kalb ile dâim:
Seni sevsin cihan halkı.. Cihanın halkını sen sev.
Şu mısradan çıkar gevher.. Sözü tarih olur kâmil..
Erişdi gülşen-i Mehdî.. Vücûda Ahmed Husrev”
mısraları; O’nu, islam bayraktarı bu necib millete daha kundaktayken takdim etmekte, dâhili ve hârici acımasız hücumlarına maruz kalınan bu mücâdeleli günlerde, manevi büyük bir kahraman ve bu vatanın hâlis bir fedakârı olarak müjdelemekteydi.
Babasının adı Mehmed, annesinin adı Ayşe olup, altı kardeşin üçüncü ferdi idi. Şeceresi Hz. Ebubekir (r.a.)’e dayanan baba tarafı, Isparta eşrefından olup, “Yeşil sarıklılar” namıyla ma’rûftu. Anne ciheti ise, asil bir sülâleye mensub olarak evlâd-ı Resul’den Hz.Hüseyin (r.a.)’e çıkmakta ve “Hâfız-ı Kurrâlar” diye bilinmekteydi. Filhakika yakın akrabalarının çoğu hâfız idiler.
Hacca giden Isparta zenginlerinin, öksüz veya yetim kalmış seyyid çocuklarını memleketlerine getirdikleri bilinen bir vâkıadır. İtibârlı, geniş ve varlıklı olan Husrev Efendi’nin sülâlesi de, İslama fıtraten taraftar olan Al-i Beyt neslinin o havâlide çoğalması gayesine ma’tuf bu güzel âdeti idâme ettirmişlerdir. Isparta kahramanlarının imân ve Kur’ân hizmetinde hârikulâde muvaffakıyetlerinde ve sebâtlarında bu âdet-i müstahsenenin azim hissei olduğu âşikârdır.
Daha çocukluğunda, kendisinden zuhur eden hârika hâlleri ve yardımseverliği sebebiyle, arkadaşları arasında “Hızır” diye anılırdı. Beş altı yaşlarında iken bile, sabah namazlarında cemâate ve halka-i zikre yetişmek için erkenden evinden çıkar, gidemediği zamanlarda, o ehl-i kemâlin arasındaki yeri boş bırakılırdı.
Gençliğinde dünyevî ve uhrevî güzel bir eğitim alarak i’dâdiyi (liseyi) bitiren Husrev Altınbaşak, Çanakkale Savaşları başladığında 17 yaşında askere çağrılır. İstanbul Pendik’te iki yıla yakın devâm eden askeri ta’limden sonra, yaşlarının küçüklüğünden geçici olarak terhis edilirler. Askere ikinci defa celbinde, İstiklâl Harbine teğmen rütbesiyle iştirâk eder ve uzun muhârebelerden sonra Yunan’lılarla çarpışırken Ege cephesinde esir düşer. Arnavutluk sınırına yakın bir kampta iki sene süren, türlü çilelerle dolu esâret hayatından, ancak harb bittiğinde, mübâdele yıllarında kurtularak memleketine döner.
Husrev Efendi, çocukluk yıllarında rüyâsında büyük bir deniz ve ortasında büyük bir ağaç gürür. Deniz çekilir ve ağaç kurur. Bir zât gelir, o ağacın dallarını budar. Birden deniz içinde bir yol açılır ve kendileri o caddeden yürümeye başlarlar. Rüyâsını anlattığı şeyhi, ona şöyle ta’bir eder: “O deniz şeriattır. Ağaç ve dalları ise ondan feyz alan tarikattir. Benden sonra Isparta’ya İslama hizmet edecek bir zât gelecek ve sen ona intisâb edeceksin!”
Nitekim 1926 yılında Isparta’nın Barla Nâhiyesi’ne sürgün olarak gönderilen Üstad Bediüzzaman’dan acibdir; bazı suâllerini muhtevi daha ilk mektubuna cevâben: Husrev, çoktandır bir talebe arıyorum. O sen olsan gerek! İslam âlemi bugün, büyük bir sarsıntı geçiriyor. İmân kal’ası tehlikededir.” Gel beraber Kur’ân’a ve bu aziz milletin imânına hizmet edelim!” meâlinde bir mektup alır.
Henüz hiç görüşmediği Hz. Üstad’ın mektubuna mukabeleyi bile beklemeden, kalemine bedel fiili bir cevap vererek, bu mühim hizmete iştirak etmek kararıyla, “Ehl-i kemâlin huzuruna yürüyerek gidilir” der ve yaya olarak 40 km. mesafedeki Barla’ya varır.
Üstad hazretleri, iltifâten, Barla dışındaki Karaca Ahmed türbesi civârında kendisini karşılar. Husrev Efendi bu tarihi buluşmadan, bu iktirandan itibaren, O’nun hem talebesi, hizmet ve istişâre arkadaşı, hem yardımcısı ve hizmetinin en ehemmiyetli rüknü olarak yerini alır. Hemen Barla dönüşünde mallarının ehemmiyetli bir kısmını satarak bu hizmete tahsis eden Husrev Efendi, Bediüzzaman Hazretleri ile omuz omuza, yıllar süren mücâhedelerine başlar.
Elhâsıl; Ahmed Husrev Altınbaşak, 1942 yılında 2. Dünya Savaşı esnâsında iki yıla yakın bir süre için ihtiyat subayı olarak tekrar silah altına alındığı mecburi süre hâriç, Risale-i Nur’un bu asırdaki hizmetinde büyük fedakârlıklar göstermiş ve Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin vefâtından sonra tam yerine geçen bir hayrulhalefi, gerek üstadının, gerekse hayatının lisan-ı şehadeti ile dünyadaki vazife-i uhrevîyesinin kuvvetli bir medârı ve hizmetini, hiçbir dünyevî maslahata âlet etmeyerek Risale-i Nur eczâlarının emin bir sâhibi ve muhâfızı olarak temayüz etmiştir.1977 yılı Ramazan-ı Şerif’inde İstanbul’da Hakk’ın rahmetine kavuşmuş ve Isparta’da daha önceden hazırladığı kabrine defnedilmiştir. Rahmetullahi Aleyh

daha ayrıntılı bılgı için... http://www.husrevefendi.com/




FeYeZaN
07-08-2007, 11:16
Husrev Efendi’nin Aleyhinde Bulunulamaz:

Bediüzzaman Hazretleri;
“Gizli düşmanlarımız iki planı takip ediyorlar. Birisi beni ihânetlerle çürütmek, ikincisi mabeynimize bir soğukluk vermektir. Başta Husrev aleyhinde bir tenkit ve itirâz ve gücenmek ile bizi birbirimizden ayırmaktır. Ben size ilân ederim ki, Husrev’in bin kusuru olsa, ben onun aleyhinde bulunmaktan korkarım. Çünkü şimdi onun aleyhinde bulunmak doğrudan doğruya Risale-i Nur’un aleyhinde ve benim eleyhimde ve bizi perişan edenlerin lehinde bir azim hıyanettir.” (Şualar 540)
diyerek bu meseleye dair en kat’i sözü söylemiştir. Evet Husrev Efendi, Risale-i Nur hizmetinin düsturlarına uymayan bir şey mi yapmıştır? Hizmeti maddi menfaatlerine alet mi etmiştir? Hizmete zarar mı vermiştir? Şüphesiz hayır. Bilakis, Husrev Efendi, hayatı boyunca Risale-i Nur’un düsturlarına sadık kalmıştır. Hizmeti hiçbir şeye alet etmemiştir. Hizmet uğruna çileli ve ızdırablı bir hayat yaşamıştır. Böyle olduğu için de Bediüzzaman Hazretleri, ona iltifat etmiş ve aleyhinde kendisinin bile bulunamayacağını söylemiştir. Bediüzzaman Hazretleri gibi bir zât bunu söylüyorsa, diğerlerine söz düşmez, boyun eğmek düşer. Aynı zamanda, nurların neşri için hayatını ortaya koyan ve bu gâye uğruna hapishane hapishane dolaşan, türlü türlü ızdırap ve sıkıntılara maruz kalan bir zâtın aleyhinde bulunmak, üstadın da belirttiği gibi Risale-i Nur hizmetinin aleyhinde bulunmak demektir. Bu meselenin orta yolu yoktur. Ya hizmetin yanında yer alacaksınız, yada karşısında. Bu meselede tarafsızlık yoktur. Ya hainler sınıfındasınız, ya da sadıklar sınıfında. Bu meseleyi bir misalle izah edeceğiz:
Karşılıklı onar kişi ip çekme yarışı yapıyorlar. İki tarafta birbirini ortadaki suya çekmeye çalışıyor. Grubun birinden bir kişi ayrılsa ve kenarda beklese veya kendi işine baksa, öbür grup biraz güçlenecek. Çünkü gruplar dokuza karşı on oldu. Bir kişi daha ayrılsa, bu sefer sekize karşı on olacak ve denge bozulduğu için on kişi olan takım sekiz kişi kalan takımı yenecektir. Ayrılan iki kişi karşı tarafa geçmemelerine rağmen, kendi takımlarını zayıflattıkları için yenilmesine sebep olacaklardır.
Hakikatte dahi buna benzer bir durum söz konusudur. Bir tarafta İslam’ı, imânı, Kur’ân’ı savunan Bediüzzaman Hazretleri ve nur talebeleri, diğer tarafta ise, güneşi üflemekle söndürmek isteyen, İslamı ve müslümanları ortadan kaldırmak isteyenler var. Evet, bu konuda Zeki Ağabey “Risale-i Nur’un yüzbinler nüshalarını milyonlar talebelerinin kalemleriyle her tarafta neşr ederek dinsizliğe, küfr-ü mutlaka ve komunizme karşı bir sedd-i Kur’ân’i tesis eden bir hadim-i İslam Bediüzzaman ve yüzbinler başlar fedâ oldukları bir kudsi hakikate başımız fedâ olsun diyerek nur-u İslamı söndürmek ve nur-u imânı yok etmek için yapılan dehşetli zındıka hücumlarına karşı mukabele eden ve istibdâd ve icbarlara karşı izzet-i İslamiye’yi muhafaza ve şeref-i imâniyeyi pervâsızca âleme îlân eden ve Kur’ân-ı Mucizülbeyan’dan aldığı imân hakikatlerini güneş gibi parlak ve cerh ve inkâr ve itirâz edilmez deliller ve bürhânlarla isbat eden...” demiştir. (Fihrist 1039)
İşte Bediüzzaman Hazretleri, bütün bunları çok iyi bildiği için, talebelerinin dikkatini birliğe, sıdka, ihlâsa, çekmiş ve fitne ve fesadlara karşı uyanık olmalarını istemiştir. Ferdi hareketlerin hizmete zarar vereceğini, düşmanların işine yarayacağını anlatarak cemâatin ehemmiyetini kavramalarını istemiştir. Bu konuda ihlâs risalesinde;
“Evet, yol iki görünüyor. Cadde-i kübra-yı Kur’âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var.”

FeYeZaN
07-08-2007, 11:32
Husrev Üstad Levh-i Mahfuzdaki Kur’ân’ı Yazmıştır

“Asr-ı Saadetten beri böyle harika bir surette mucizeli olarak yazılmasına hiç kimse kâdir olmadığı halde, Risale-i Nur’un kahraman kâtibi olan Husrev’e yaz emri buyurulmasıyla levh-i mahfuzdaki Kur’ân gibi yazılması...” (Âsâ-yı Musa 78)
Ahmed Husrev Efendi, üstadı Bediüzzaman Hazretlerinin, “tevafukun hakiki intizamı, inşaallah gösterilecektir ve gösterildi” diyerek işâret ettiği, Kur’ân-ı Azimüşşan’ın o güne kadar görülmeyen, bir hikmete binânen vaktini bekleyen ve tevâfuklu tabir olunan bir nüsha Kur’ân yazarki, bu hizmet dünyada ilk defa ona nasib olur.
Kabul etmek lazımdır ki, Cenab-ı Hak, Kur’ân’ın hattında görülen bu latif i’cazı; aklı gözüne inmiş ve maddiyunluk belâsıyla göremediği her şeyden şüphe eder hâle getirilmiş bu asrın insanına ihsan etmiştir. Her devrin Kur’ân’dan hissesi vardır. Bu asır da binler ilmî hakikatlerle beraber Erhamür-Rahiminin lütfudur ki, bu suretle icazı, Üstad Ahmed Husrev Efendinin eliyle bizlere göstermiştir.
O mübârek elin sâhibi ve bu kâbil kudsi hizmetler hakkında Said Nursi Hazretleri şöyle buyurmaktadır:
“Ey Husrev! İnşaallah senin yazdığın mucizeli Kur’ân’ı Azimüşşan’ın yakında tab’a girmesiyle, âlem-i İslam’dan senin ruhuna yağacak rahmet duâlarını düşün, hamd ile Allah’a şükret.” Kastamonu Lâhikası 233)
“Mâşâallah, barekallah! Kur’ân’ın altın bir anahtarı olan kalem-i Husrevi, değil yalnız bizleri, belki ruhanileri ve melekleri de sevindiriyor. (Kastamonu Lâhikası 2)
Nitekim Cenab-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’in esasen meleklerin elleriyle de yazılmış olduğunu şöyle beyan buyurmaktadır:
( ) “Doğrusu o şânlı bir Kur’ân’dır.”, “Ki, Levh-i mahfûzdadır.” (Sure-i Büruc 21-22)
( ) “O Kur’ân (levh-i mahfûzda) çok muteber sahifelerdedir.” “Ki (semâya) kaldırılmış tertemizdirler.” “Kâtiplerin elleriyle (yazılmıştır)” “Ki o kâtipler, makbûl, itâatli (melekler) dir.” (Sure-i Abese 13-16)
Bu hizmete namzet çok talebeler arasından Husrev Efendinin yazdığı tevâfuklu Kur’ân-ı Kerim’lerden memnuniyetini Bediüzzaman Hazretleri şöyle ifade eder:
“Yorulmaz ve usanmaz, ciddi, samimi kardeş, (Husrev) tevâfukta muvaffâkiyetli kalemin ile yazılan icaz-ı Kur’ân’ın ahirinde senin hakkında ( )
(Allahım! Onu hizmet-i Kur’âniye ve imâniyede muvaffak eyle!) olan duâ, bu def’a şüphem kalmadı ki; tam kabûl olmuş.” (Kastamonu Lâhikası 29)
“Peygamber (a.s.m.) ın manevi elini, Husrev, kaleminin vasıtasıyla öpmüş ve rızâyı nebeviye mazhar olmuştur.” (Şualar 517)
“Yeni yazdığımız ve inşâallah yakında da tab’ edeceğimiz Kur’ân-ı Azimüşşân’da bütün lâfz-ı Celal ve lâfz-ı Rab, gayet istisnâ ile manidâr tevâfukla, muntazam sıra ile birbirine bakmaktadır. Hattâ müteaddit yerlerde ehl-i kâlb ve ehl-i hakikat demişler: Bu tarz yazı, levh-i mahfûzun yazısına benziyor diye hükmetmişler.” (Rumuzât-ı Semâniye 59)
Buraya kadar yazılanlardan anlaşılıyorki; Husrev Üstadımızın tevâfuklu Kur’ân’ı yazması ve bu Kur’ân’ın levh-i mahfûzdaki gibi olması küçümsenecek ve basit görülecek bir mesele değildir. Aksine büyütülecek ve çok ehemmiyet verilecek bir hadisedir. Çünkü, 14 asırdır Kur’ân yazılmaktadır ve ne hattâtlar gelip geçmiştir. Fakat bu hizmet hiçbirisine nasip olmamıştır. Cenab-ı Hakk’ın bu hizmeti 20. asırda Husrev Efendiye nasip etmesinde özel hikmetler vardır. Husrev Efendi bu vazifeyi yerine getirecek ihlâsa, sıdka, liyakata sahiptir.

FeYeZaN
07-08-2007, 11:37
Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin Husrev Efendiye Duaları


v “Ya Allah, Ya Rahman, Ya Rahim, Ya Ferd, Ya Hay, Ya Kayyum, Ya Hakem, Ya Adl, Ya Kuddüs. İsm-i Azamın hakkına ve Kur’ân-ı Mucizülbeyân’ın hürmetine ve Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın şerefine, bir kalemle beşyüz nüsha yazan Husrevi ve mübârek yardımcılarını ve nurcu arkadaşlarını cennetül firdevste saadet-i ebediyeye mazhar eyle. Amin. Ve hizmet-i imâniye ve Kur’ân’iyede dâim muvaffak eyle. Amin.” (Asa-yı Musa 300)
v “Mâşâallah, barekallah, kerâmet-i aleviyenin Risaletün Nur’da imzasını bu zamanda tam tasdik ettiren kerâmet-i kalemi, ulvî ve Kur’ân’a çok kıymettar hizmeti ve mucizat-ı Ahmediye’nin (a.s.m.) hârika bir kerâmetini gözlere gösteren ve Kur’ân’ın altın bir anahtarı olan kalem-i Husrevi, yalnız bizleri değil, belki ruhânileri ve melekleri de sevindiriyorlar.” (Kastamonu Lâhikası 2)
v “Yüzbin mâşâallah. Husrev’in çok şirin ve fevkalâde yazdığı hastalar lem’ası ile Esma-ı Sitte lem’ası benim nazarımda elmas ile yazılan ve onlar kadar uzun iki mektup sadâkat medar hükmünde bana göründü. Risale-i Nur’a çok ehemmiyetli hizmetlerini gözyaşıyla hatırlattı. Ve firdevsî hediyenizdeki Risalelerin harfleri adedince, Cenab-ı Erhamürrahimin sizlere rahmet, bereket, saadet ihsan eylesin. Amin. İki amin amin.” (Kastamonu Lâhikası 29)
v “Kur’ân’ı Mucizülbeyan’ın ve Risaletün-Nur’un hazinelerinin kerâmetli ve yaldızlı bir anahtarı olan kalem-i Husrev, elhak Mucizâtı Ahmediye’nin (a.s.m.) gizli güzelliğini her göze gâyet parlak ve güzel gösteriyor. Cenab-ı Hak bu kalemi bu hizmette muvaffâk ve dâim eylesin. Amin.” (Kastamonu Lâhikası 81)
v “Cenab-ı Hak o kalem sahibine yazdığı her harf-i Kur’ân’a mukabil leyle-i Kadir’deki gibi otuzbin sevap ve rahmet ve hasene versin. Amin. Amin. Amin.” (Kastamonu Lâhikası 87)
v “Husrev’in kalemi dördüncü söze başlamasına bin barekallah deriz. Allah muvaffâk eylesin. Amin.” (Emirdağ Lâhikası 239)
v “Yorulmaz, usanmaz, ciddi, samimi kardeş, tevafukta muvaffâkiyetli kalemin ile yazılan icâz-ı Kur’ân’ın aleyhinde senin hakkında “Allahümme ve fıkhü fi hizmetil Kur’ân vel imân” olan duâ bu defa şüphem kalmadı ki tam kabul olmuş.” (Kastamonu Lâhikası 29)
v “Kardaşımız Husrev, Asım nazarımızda çok kıymettârsınız” (Barla L.178)
v “Gül fabrikasının sâhibi ve Kur’ân’ı mucizülbeyân’ın kâtibi Husrev, binler sefâlarla geldin tekrar deriz.” (Kastamonu Lâhikası 312)
v “Kahraman ve mübârek ve kalemi kerâmetli ve Kur’ân’ın hârika kâtibi Husrev’in yazdığı bize gönderdiği mucizeli iki Kur’ân’ın bir nüshasını...” (Kastamonu Lâhikası 309)
v “Kalemi hem hârika hem kerâmetli Husrev” (Kastamonu Lâhikası 64)
v “Risale-i Nur’un kahramanı Husrev” (Sikke-i Tasdik-i Gaybi 207)
v “Elmas kalemli kahraman Husrev” (Siracun-Nur 209)

KaaN
07-08-2007, 12:46
paylaşımın için teşekkürler Allah (c.c.) razı olsun

NuR-u HüdA
07-08-2007, 17:49
Allah razı olsun..
Rabbim bizleride NUR hizmetinde buyutsun,NUR hizmetinde yürütsün.Ve NUR hizmetinde çürütsün...
Ustadımızında talebesi olma şerefine nail eyleyip Onun dualarına girmeyide nasip etsinn inş.

FeYeZaN
07-08-2007, 18:45
ecmain kardeşim ecmain....