FeYeZaN
28-09-2007, 17:22
“Fatiha her derde devadır.”(Beyhaki) diye bir Hadis-i Şerif var. Bunun üzerine Kibrit-i Ahmerin Peşinde ve İmandan İhsana Tasavvuf isimli kitaplarda geçen ve Fatiha suresiyle alakalı iki ilginç olayı paylaşmak istiyorum:
Fatıma bintü İbni’l-Müsenna ve Fatiha Suresi:
Fatıma bintü İbni’l-Müsenna genç müridi İbn Arabi’ye sık sık şöyle dermiş: “Ben senin manevi annenim ve cismani annenin de misbahıyım.” İşbiliye’de yaşayan bu kadın doksan yaşının üzerindeydi, ama teni o derece pembe ve diriydi ki ona baktığı zaman İbn Arabi’nin yüzünün kızarmasına sebep oluyordu. Tam bir fakirlik içinde hayatını sürdürüyor, İşbiliyelilerin kapısı önüne bıraktığı artıklarla besleniyordu. İbn Arabi ve başka iki müridinin kendisi için sazdan bir kulübe yapmaya giriştikleri güne kadar hiçbir evi olmamış gibi gözükmektedir. Onun hakkında “alemlere rahmet” ifadesini kullanmakta tereddüt etmeyen Ruhu’l-Kuds müellifi bu hanımın en alışılmadık, ama en ehil türden bir hizmetkarı olduğunu belirtmektedir: Temel ihtiyaçlarını karşılamasını sağlayan Fatiha suresi.
Hazret-i Ali ve bedevi:
Cenâb-ı Hak, insanoğluna nefha-i ilâhî olarak kudretinden bir nasîb lutfettiği için ilâhî esmâsının en şümûllü tecellîsini "insan"da gerçekleştirmiştir. Kâmil insan, fıtratında bilkuvve mevcûd olan bu ilâhî esmâyı, kuvveden fiile çıkararak Allâh'ın ahlâkıyla ahlâklanma bahtiyarlığına erebilen kimsedir. Dolayısıyla bir kulda hangi ilâhî ismin tecellîsi galebe hâlindeyse o kişi için, onun ism-i âzam olduğu söylenir. Yâni merhamet ve şefkat duyguları inkişâf etmiş olan bir kulda yüce Rabbimizin "Rahmân" ve "Rahîm" isimlerinin tecellîsi hâkimdir. Dolayısıyla böyle bir kimse için bu isimler ism-i âzam sayılmıştır. Ancak asıl mârifet, Cenâb-ı Hakk'ın güzel isimlerinin muktezâsını, yaşanan bir ahlâk hâline getirebilmektir. Yoksa birçok kimse ism-i âzamı kitaplardan veya ezberden okur geçer. O hâlde dil, "Yâ Rahmân, Yâ Rahîm!.." derken, kalbin merhametten nasîbi yoksa, arzu edilen şeyin hâsıl olmasını beklemek beyhûdedir.
Bu hususta Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- ile bir bedevî arasında vâkî olan şu hâdise pek ibretlidir:
Birgün fakir bir bedevî Hazret-i Alî'den sadaka ister. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-, o an için başka bir imkânı bulunmadığından, yerden bir avuç kum alır ve bir şeyler okuyarak kuma üfler. Ardından da bunları bedevînin avucuna altın olarak döker. Bedevî hayretler içinde kalır. Bunun nasıl olduğunu, avucundaki kuma ne okuduğunu kendisine de söylemesi için Hazret-i Ali'ye yalvarır. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- ise gâyet sâkin bir şekilde, okuduğunun "Fâtiha Sûresi" olduğunu söyler. Bunun üzerine sevinçle yerden bir avuç kum alan bedevî, Fâtiha Sûresi'ni okuyup kuma üfler. Fakat kum, aynı kumdur. Bedevî, Hazret-i Ali'ye bunun hikmetini sorar. Hazret-i Ali ise, işin özünü şöylece hülâsa eder: "Bu, bir kalb farkıdır."
Fatıma bintü İbni’l-Müsenna ve Fatiha Suresi:
Fatıma bintü İbni’l-Müsenna genç müridi İbn Arabi’ye sık sık şöyle dermiş: “Ben senin manevi annenim ve cismani annenin de misbahıyım.” İşbiliye’de yaşayan bu kadın doksan yaşının üzerindeydi, ama teni o derece pembe ve diriydi ki ona baktığı zaman İbn Arabi’nin yüzünün kızarmasına sebep oluyordu. Tam bir fakirlik içinde hayatını sürdürüyor, İşbiliyelilerin kapısı önüne bıraktığı artıklarla besleniyordu. İbn Arabi ve başka iki müridinin kendisi için sazdan bir kulübe yapmaya giriştikleri güne kadar hiçbir evi olmamış gibi gözükmektedir. Onun hakkında “alemlere rahmet” ifadesini kullanmakta tereddüt etmeyen Ruhu’l-Kuds müellifi bu hanımın en alışılmadık, ama en ehil türden bir hizmetkarı olduğunu belirtmektedir: Temel ihtiyaçlarını karşılamasını sağlayan Fatiha suresi.
Hazret-i Ali ve bedevi:
Cenâb-ı Hak, insanoğluna nefha-i ilâhî olarak kudretinden bir nasîb lutfettiği için ilâhî esmâsının en şümûllü tecellîsini "insan"da gerçekleştirmiştir. Kâmil insan, fıtratında bilkuvve mevcûd olan bu ilâhî esmâyı, kuvveden fiile çıkararak Allâh'ın ahlâkıyla ahlâklanma bahtiyarlığına erebilen kimsedir. Dolayısıyla bir kulda hangi ilâhî ismin tecellîsi galebe hâlindeyse o kişi için, onun ism-i âzam olduğu söylenir. Yâni merhamet ve şefkat duyguları inkişâf etmiş olan bir kulda yüce Rabbimizin "Rahmân" ve "Rahîm" isimlerinin tecellîsi hâkimdir. Dolayısıyla böyle bir kimse için bu isimler ism-i âzam sayılmıştır. Ancak asıl mârifet, Cenâb-ı Hakk'ın güzel isimlerinin muktezâsını, yaşanan bir ahlâk hâline getirebilmektir. Yoksa birçok kimse ism-i âzamı kitaplardan veya ezberden okur geçer. O hâlde dil, "Yâ Rahmân, Yâ Rahîm!.." derken, kalbin merhametten nasîbi yoksa, arzu edilen şeyin hâsıl olmasını beklemek beyhûdedir.
Bu hususta Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- ile bir bedevî arasında vâkî olan şu hâdise pek ibretlidir:
Birgün fakir bir bedevî Hazret-i Alî'den sadaka ister. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-, o an için başka bir imkânı bulunmadığından, yerden bir avuç kum alır ve bir şeyler okuyarak kuma üfler. Ardından da bunları bedevînin avucuna altın olarak döker. Bedevî hayretler içinde kalır. Bunun nasıl olduğunu, avucundaki kuma ne okuduğunu kendisine de söylemesi için Hazret-i Ali'ye yalvarır. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- ise gâyet sâkin bir şekilde, okuduğunun "Fâtiha Sûresi" olduğunu söyler. Bunun üzerine sevinçle yerden bir avuç kum alan bedevî, Fâtiha Sûresi'ni okuyup kuma üfler. Fakat kum, aynı kumdur. Bedevî, Hazret-i Ali'ye bunun hikmetini sorar. Hazret-i Ali ise, işin özünü şöylece hülâsa eder: "Bu, bir kalb farkıdır."