Orijinalini görmek için tıklayınız : Atatürk'ün Anıları,Atatürk'lü Anılar
^^DoLCe^^
21-10-2007, 02:12
YENİLSEYDİK SORUMLU BEN OLACAKTIM
Bir aralık konu İstiklâl Savaşı'na geldi. Dikkat ettim, Binbaşılar dahil her komutanın hangi birliğe komuta ettiğini, nerede bulunduğunu, -bir gün önce olmuş gibi- hatırlıyordu. O savaş ki araç, gereç, personel kıtlığı bugün güç tasavvur edilirdi. Tümenlere binbaşılar, Kolordulara yarbaylar komuta ediyordu! Fakat, bu kadro canını dişine takmış bir ekipti. Var olmak ya da olmamak bu savaşın sonucuna bağlıydı. 30 Ağustos bu ruh haletinin eseriydi. Böyle bir dramı, hem yazarı, hem baş aktörünün ağzından dinlemek müstesna bir mutluluktu. O anılar Ata'yı coşturdukça coşturuyordu. Anlatmalarında abartma yoktu. Ama bu anlatış öylesine canlı, öylesine plastikti ki, hepimiz heyecandan heyecana sürükleniyorduk. Anlatışlarını şöyle bağladı:
- İşte büyük zafer böyle ortak bir eserdir. Şerefler de ortaktır.
Bu alçakgönüllülük şaheseriyle konunun kapanacağını tahmin ediyorduk. Bu arada Atatürk bir duraklama yaptı. Sonra içine dönük, adeta kendisiyle konuşur gibi ilave etti:
- Ama yenilseydik sorumluluk ortak olmayacak yalnız bana ait olacaktı.
Bu belagat karşısında gözyaşımı tutamadım. Tarihin, zaferleri kendine maleden, yenilgileri ise maiyetine yükleyen sahte kahramanlarını hatırladım.
Ord. Prof. Sadi IRMAK
Kaynak: Sadi Irmak, Ord Prof. - Atatürk'ten Anılar, 1978
^^DoLCe^^
21-10-2007, 02:13
YANINA ALDIĞI İLK ER
O, Samsun'a çıktığı zaman, üstü başı yırtık, postalları patlamış, silahsız bir er gördü. Yüzünün rengi bakıra dönmüş, yağlan eriyip kemik ve sinir kalmış bu Türk askeri ağlıyordu. O'na sordu:
- Asker ağlamaz arkadaş, sen ne ağlıyorsun?
Er irkildi, başını kaldırdı. Bu sesi tanıyordu ve bu yüz ona yabancı değildi. Hemen doğruldu ve Anafartalar'daki Komutanını çelik yay gibi selamladı.
- Söyle niçin ağlıyorsun?
İç Anadolu'nun yanık yürekli çocuğu içini çekti:
- Düşman memleketi bastı, hükümet beni terhis etti. Silahımızı elimizden aldı. Toprağıma giren düşmanı ne ile öldüreceğim? Kemal Atatürk, er'in omzuna elini koydu:
- Üzülme çocuğum, dedi. Gel benimle!
Ve Samsun deposunda giydirilip silahlandırarak yanına aldığı ilk er bu Mehmetçik oldu.
Burhan Cahit MORKAYA
^^DoLCe^^
21-10-2007, 02:14
İNANMAYANLAR DA HAKLIYDILAR
Mustafa Kemal realist bir liderdi. Lekelemelerin politika kadrosunu nasıl daraltacağını ve kendisini bir avuç partizan takımı elinde bırakacağını düşünerek, açıkça bir suç işlemiş olanlar dışında yalnız kişisel değerlere saygı gösterdi. Sicil yoklamalarına rağbet etmedi. Bir gün bana:
- Kuva-yı Milliye'ye inanmayanlar da inananlar kadar haklı idiler, demişti.
Falih Rıfkı ATAY
Kaynak: Falif Rıfkı Atay - Mustafa Kemal, Mütareke Defteri, 1955
http://www.mustafakemal.net/images/galeri/part2/R04.jpg
^^DoLCe^^
21-10-2007, 02:14
TÜRK ORDULARI BAŞKUMANDANIYIM
Afyonkarahisar'ın hatlarının çözülmesi sonunda birkaç Yunanlı tutsak, geceleyin Mustafa Kemal'in çadırına getirilmişti. Bunlardan birisi, Muzaffer Generalin doğup büyümüş olduğu Selanik'ten gelmişti. Yüz, kendisine yabancı gelmediğinden ve üniformasında da hiçbir bellilik görmediğinden kim olduklarını ve rütbelerini sormaya başlamıştı.
- Binbaşı mısınız?
- Hayır.
- Albay mı?
- Hayır.
- Korgeneral mi?
- Hayır.
- Peki nesiniz?
- Ben Mareşal ve Türk Orduları Başkomutanıyım! Şaşkınlıktan ağzı açık kalan Yunanlı kekeledi:
- Bir başkomutanın savaş hattına bu kadar yakın yerlerde dolaşması işitilmiş değil de!..
General SHERRIL
Kaynak: General Sherril - Atatürk Nezdinde Bir Yıl Elçilik, 1935
^^DoLCe^^
21-10-2007, 02:15
İZMİR SUİKASTI
İzmir'de hazırlanan o alçakça suikastın sonuçsuz kalmasından sonra bir gün bize şu olayı anlatmıştı:
- "Ziya Hurşit'in beni öldürmeye memur ettiği iki zavallı vardı. Sorguları yapıldıktan sonra bunların birisini yanıma çağırdım. Odada kimse yoktu. Kendisine sordum:
- Sen Mustafa Kemal'i öldürecekmişsin, öyle mi?
- Evet, dedi. Ben yine sordum:
- Mustafa Kemal ne yapmıştı ki onu öldürecektin?
- Fena bir adammış o. Memlekete çok fenalık yapmış. Sonra bize onu öldürmek için para da vereceklerdi.
- Sen Mustafa Kemal'i tanıyor musun?
- Hayır.
- O halde tanımadığın bir adamı nasıl öldürecektin?
- Geçerken işaret edecekler, Mustafa Kemal işte budur, diyeceklerdi. Biz de öldürecektik.
O zaman cebimdeki tabancayı çıkararak kendisine uzattım:
- Mustafa Kemal benim, haydi al eline tabancayı, öldür, dedim.
Herif benden bu karşılığı alınca yıldırımla vurulmuş gibi oldu. Bir süre şaşkın şaşkın yüzüme baktıktan sonra diz üstü kapanarak hüngür hüngür ağlamaya başladı.
Yahya Galip KARGI
Kaynak: Yücel Dergisi, 1948
^^DoLCe^^
21-10-2007, 02:16
MUTSUZ LİDER
Bir akşam sofrasının hararetli bir döneminde Mustafa Kemal, kişisel özgürlüğünün birçok bölümlerinden yoksun bırakılması acısını hüzün dolu sözlerle şöyle anlattı:
- "Şimdi siz buradan ayrılır, istediğiniz yerde gezer dolaşırsınız. Benim gözümde bunun ne büyük mutluluk olduğunu bilemezsiniz. Halime bakın, sahip olduğunuz bu özgürlükten yoksunum, cumhurbaşkanıyım ama köşeye atılmış ve özgürlüğü sınırlı bir insanım. Bütün eğlencem, akşamları soframa topladığım arkadaşlara ayrılmıştır. Haydi şimdi buradan ayrılıp bol bol dolaşın, istediğiniz yerlere girip çıkın, arzu ettiğiniz gibi eğlenin. Ben de bunun hayaliyle avunurum." dedi.
O akşam hepimiz masadan erken ayrıldık.
Damar ARIKOĞLU
Kaynak: Damar Arıkoğlu - Hatıralar, 1961
http://www.mustafakemal.net/images/galeri/part5/R21.jpg
^^DoLCe^^
21-10-2007, 02:16
ASKERLE GÜREŞ
Bir gezisinde, Kolordu binasının kapısında aslan yapılı bir Mehmetçik gördü. Çağırdı ve güler yüzle sordu:
- Sen güreş bilir misin?
Yanındakilerden en kuvvetli görünenlerle Mehmetçiği güreştirdi. Genç asker her zaman üstün geliyordu. Çok neşelendi, ayağa fırladı.
Ceketini çıkarıp Mehmet'e ense tuttu:
- Haydi, bir de benimle güreş!
Katıksız ve temiz Anadolu çocuğu Ata'sının yüzüne hayranlıkla baktı:
- "Atam," dedi. "Senin sırtını yedi düvel yere getiremedi. Bir Mehmet mi bu işi başarır?"
Gözleri doldu ve ağlamamak için gülmeye çalıştı.
Tahsin UZER
Kaynak: Millet Dergisi, 1946
http://www.mustafakemal.net/images/galeri/part3/R11.jpg
^^DoLCe^^
21-10-2007, 02:17
ABDÜLHAMİD
1937 yılında idi. Yaz aylarından biri. Doğrudan doğruya kendi kontrolündeki bir gazetede "Makedonya" adlı bir eserim tefrika ediliyordu. Bir akşam üstü Başyaver Celâl (Üner) Bey beni telefonla aradı. Dolmabahçe Sarayı'na davet edildim. Ve Saraya gidince de, hemen hiç bekletilmeden, üst kata çıkarıldım. Bir kapı açıldı, kendimi Büyük Adamın karşısında buldum. Saygılarımı bildirince, belli bir iki nezaket cümlesi ile beni okşadı. Sonra:
- Yazını okuyorum, dedi. Hürriyetin ilân edildiği zaman küçük bir çocuk olman lâzım. Fakat kutlarım, o günleri iyi canlandırıyorsun. Yalnız Abdülhamid'i hiç sevmediğin belli.
Biraz durdu. Elindeki bir renkli kalemi, önünde açık duran kalın ciltli bir Fransızca kitaba dikine vurarak düşünür gibi oldu. Ben susuyordum. Bu hal bir iki dakika devam etti. Sonra birdenbire şu sözler çıktı ağzından:
- Sevme Abdülhamid'i! Yine de sevme! Fakat sakın anısına hakaret edeyim deme. Senin kuşağın biraz daha ölçülü kararlar vermeye alışmalı. Bak çocuk! Kişisel kanımı kısaca söyleyeyim: Tecrübe göstermiştir ki, toprakları üstünde yaşayan insanların çoğunun durumu kuşkulu ve sınırları yalnız düşmanlarla çevrili bir büyük devlette, Abdülhamid'in yönetimi büyük hoşgörüdür. Hele bu yönetim on dokuzuncu yüzyılın son yıllarında uygulanmış olursa...
Bunun üzerine ayrılmama müsaade buyurmuşlardı. Saygılarımı tekrarlayarak huzurundan uzaklaştım.
Nizamettin Nazif TEPEDELENLİOĞLU
Kaynak: Hürriyet Gazetesi, 31.07.1958
^^DoLCe^^
21-10-2007, 02:18
İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI
Hastalığının ilerlemiş zamanında:
"Hatta bir gün, bizim önümüzde bazı siyasi sorunlara değinip Romanya' da yapılan hükümet değişmesinden söz ederken, bir patriğin işbaşına gelmiş olmasından hayret duyduğumu söyledim. Bu nedenle İkinci Dünya Savaşı'nın da yaklaşmakta olduğunu anıştırarak dedi ki:
- "Bir savaş çıktığı takdirde, kanımca yansız kalmalıyız. O zaman birçok fırtınalar kopacak. Devlet gemisini gayet ustaca yöneterek işin içinden sıyrılmaya çalışılmalıdır." dedi.
Prof. Dr. Nihat Reşat BELGER
Kaynak: Nihat Reşat Belger - Atatürk'ün Hastalığı
http://www.mustafakemal.net/images/galeri/part5/R22.jpg
^^DoLCe^^
21-10-2007, 02:19
YANINA ALDIĞI İLK ER
Atatürk, Mudanya yolu ile Bursa'ya gidiyordu. Kalabalık bir halk kütlesi iskelede etrafını çevirmiş bulunmakta idi. Bir kadının, elinde bir kâğıtla Atatürk'e yaklaştığı görüldü. Zayıf bir kadındı. Ata'nın yolunu keserek titrek bir sesle:
- Beni tanıdın mı oğul? dedi... Ben sizin Selanik'te komşunuzdum. Bir oğlum var: Devlet Demir Yolları'na girmek istiyor. Siz onu alsınlar dediniz. Fakat Müdür dinlemedi. Oğlumu yine işe almamış... Ne olur bir kere de siz söyleyiniz.
Atatürk'ün çelik bakışlı gözleri samimiyetle parladı. Elleriyle geniş jestler yaparak ve yüksek sesle:
- Oğlunu almadılar mı? dedi. Ben salık verdiğim halde mi almadılar? Ne kadar iyi olmuş... Çok iyi yapmışlar... İşte Cumhuriyet böyle anlaşılacak...
Kadın kalabalığın içinde kaybolmuştu. Ve Atatürk adeta kendinden geçercesine dolu bir sesle:
- İşte Cumhuriyetten beklediğimiz sonuç... diyordu.
Hulusi KÖYMEN
Kaynak: Uludağ Dergisi, 1941
http://www.mustafakemal.net/images/galeri/part3/R12.jpg
^^DoLCe^^
21-10-2007, 02:19
GENELGEYLE DEVRİM OLMAZ
1924 yılının ilkbaharıydı. Erzurum ve Pasinler'de depremde birçok köyün evleri yıkılmıştı. Zarar gören halkla görüşmek için Pasinler'e gelen Atatürk, halkın içinden ihtiyar bir köylüyü çağırdı:
- Depremden çok zarar gördün mü, baba? diye sordu. Atatürk ihtiyarın şüphesini görünce, tekrar sordu:
- Hükümet sana kaç lira verse, zararını karşılayabilirsin? İhtiyar, Kürt şivesiyle:
- Valle Padişah bilir! dedi
Atatürk gülümsedi. Yumuşak bir sesle:
- Baba, Padişah yok; onları siz kaldırmadınız mı? Söyle bakalım zararın ne?
İhtiyar tekrar etti:
- Padişah bilir!...
Bu cevap karşısında kaşları çatılan Atatürk, Kaymakam'a döndü:
- Siz daha devrimi yaymamışsınız! dedi
Bu sırada görevini başarmış insanlara özgü bir ağırbaşlılıkla ortaya atılan tahrirat katibi:
- Köylere genelge yolladık Paşam, dedi. Atatürk'ün fırtınalı yüzü, daha çok karıştı:
- Oğlum, dedi, genelgeyle devrim olamaz!..."
Ahmet Hidayet Reel
^^DoLCe^^
21-10-2007, 02:20
KÖYLÜ MİLLETİN EFENDİSİDİR
Bir gece beraber oturuyorduk. Yanımızda Siirt milletvekili Mahmut Soydan, şimdiki Macaristan elçimiz Ruşen Eşref Onaydın, bir de Soysallı vardı. Atatürk, ertesi günü Büyük Millet Meclisi'nde okuyacağı söylevi hazırlıyordu. Mahmut'la Ruşen Eşref not tutuyorlardı. Atatürk ara sıra bana da, "Ne dersin?" diye soruyordu. Ben ne diyebilirim? Hiç... Sonra Atatürk bana döndü ve dedi ki:
- Bu memleketin efendisi kimdir?
Düşündüm. Karşılığı o verdi:
- Türk köylüsüdür, dedi. Ve devam etti:
- Türk köylüsü "Efendi" yerine getirilmedikçe memleket ve millet yükselmez!...
Prof. Mahmut Esat BOZKURT
Kaynak: Tan Gazetesi, 10.11.1942
^^DoLCe^^
21-10-2007, 02:20
KAHRAMAN TÜRK KADINI
17Mart 1923 Tarsus:
Mustafa Kemal İstasyon'dan şehre doğru, bir süre yaya olarak yürüdü. O'nu görmek için sabahtan itibaren yolları dolduran Tarsusluların arasından neşe ile selamlar vererek, ilerledi. O sırada ansızın bir olayla karşılaştı.
Milli Mücadele'deki çete giysili bir kadın, Atatürk'ün yolunu keserek ayağına kapandı. Gözyaşlarıyla şöyle haykırıyordu:
- "Bastığın toprağa kurban olayım Paşam!"
Mustafa Kemal onu yerden kaldırmak için eğilirken kulağına bu kadının Kurtuluş Savaşında cephelerde çarpışmış olan (Adile Çavuş) olduğunu fısıldadılar.
Gözlerinden iki damla yaş düşen Mustafa Kemal, bu güneşten yüzü yanmış kadının elinden tutup ayağa kaldırdı ve ona şöyle seslendi:
- "Kahraman Türk kadını! Sen yerlerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde yükselmeye layıksın."
Taha TOROS
http://www.mustafakemal.net/images/galeri/part5/R14.jpg
^^DoLCe^^
21-10-2007, 02:21
GÖMÜLECEĞİ YER
Atatürk'ün gömüleceği yer ve toprak:
O'nun kabri Ankara'da olacaktır. Fakat bu şehrin neresinde? Çünkü O' nun en son kuvvetli isteği bir an önce Ankara'ya dönebilmekti. Biri Büyük Millet Meclisi'nden İstasyon'a inen cadde üzerindeki yuvarlak yer, diğeri Çankaya'daki yeni köşkün mermer havuzu. Bu yerler şu nedenle konuşulmuştur:
Bir akşam Atatürk'ün etrafında toplananlar arasında, O'nun ölümlü oluşu üzerinde durulmuş ve özellikle kendisi 1926 suikast girişiminden sonra söylediği cümleyi tekrar etmişti. "Benim naçiz vücudum bir gün elbette toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır." dedikten sonra "Milletim beni istediği yerde yatırsın, yeter ki beni unutmasın," demişti. Meclisin altındaki yuvarlak yeri ortaya atan kişiye ise, "iyi ve kalabalık bir yer, fakat ben böyle bir arzumu milletime vasiyet edemem". Ancak, gene o akşam ileri sürülen bir fikrin kendisini çok duygulandırdığını, bugün bile hatırlıyorum.
Memleketin bütün sınır boylarından getirilecek toprak üzerinde yatmak. Recep Peker, hararetle bu fikrin sembolik savunmasını yapmıştı.
Atatürk, böyle bir fikrin uygulanmasından ancak, ölümlü vücudu için hoşlanacağını ve gurur duyacağını anlatırken bana bakarak: "Bunu unutma!" demişti.
Prof. Dr. Afet İNAN
Kaynak: Ulus Gazetesi, 25.06.1950
http://www.mustafakemal.net/images/galeri/part5/R30.jpg
^^DoLCe^^
21-10-2007, 02:22
BENİM ADIM ATA DEĞİL
Atatürk'ün sinirlendiği önemli bir nokta vardı. Gazetelerde, kendisine "Ata" denildiğini okudukça şöyle dedi:
— Benim adım Ata değil, Atatürk'tür! Bazı gazeteler neden böyle yazarlar?
Şükrü KAYA
Kaynak: Dünya Gazetesi, 10.11.1953
http://www.mustafakemal.net/images/galeri/part5/R35.jpg
^^DoLCe^^
21-10-2007, 02:25
ATATÜRK VE ÇOBAN ÇOCUK
ATATÜRK, Antalya'ya giderken yolda verdiği bir mola esnasında bir çocuğun söylediği türkü sesi duyar.Türkü ilgisini çekince türküyü söyleyen kişinin yanına getirilmesini emreder.Atatürk'ün yanındakiler türküyü söyleyen kişiyi bulurlar.Genç bir çoban çocuk türküyü söylemektedir.
ATATÜRK
- Türküyü sen mi söylüyorsun? diye sorduktan sonra
- Burada da söyle de dinleyelim der.
Genç çoban türküyü bitirince Atatürk çocuğu alkışlar ve
- Biis... biis, diye bağırır.
Genç çoban ve yanındakiler anlamayınca ATATÜRK biis' in ne olduğunu izah eder.
- Biis demek, beğendim, tekrar söyle demektir.
Çoban bunun üzerine türküyü tekrarlar. ATATÜRK'te, cebinden elli lira çıkararak çobana verir. Çoban paraya bakar ve
- Biis... biis diye bağırır.
ATATÜRK, bu zeki cevaptan o kadar memnun olur ki, bir elli liralık daha çıkarıp verir ve yanındakilere dönerek o dönemde sürekli Türkiye'ye sataşan İtalyan diktatörü Mussoloni için
- İmkân olsaydı da, Musolini şu sahneyi görseydi ve cevabı işitseydi, hangi millete nutuk
söylediğini anlardı der.
^^DoLCe^^
21-10-2007, 02:25
Yürüyen Köşk
Atatürk bir gün Yalovadaki çiftliğe gittiğinde, Köşk'ün hemen yanındaki çıınar ağacının dallarını kesmeye
çalışan bir bahçıvana rastlar . Hemen bahçıvanı yanına çağırarak bunun nedenini sorar.
Bahçıvanın ağacın dalları uzamış ve binanın duvarlarına dayandığı için kestiğini söyler.Atatürk, Bunun üzerine ağacın kesilmeyip binanın yerinin değiştirilmesini emreder. 8 Ağustos 1930 tarihinde önce bina çevresi kazılır. İstanbul'dan getirilen tramvay rayları döşenir.Santim , santim çalışılarak bina yapı altına sokulan raylar üzerine oturtturulur ve bina yaklaşık 5 m kaydırılır ve ve çınar ağacıda kesilmekten kurtulur.
^^DoLCe^^
21-10-2007, 02:26
GAZİYE PEYNİR GETİREN TEYZE
Gazi Çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına
rasladık. Atatürk attan inerek bu ihiyar kadının yanına sokuldu.
- Merhaba nine
Kadın Ata'nın yüzüne bakarak hafif bir sesle;
- Merhaba dedi.
- Nereden gelip nereye gidiyorsun? Kadın şöyle birduralayıp,
- Neden sordun ki, dedi. Buraların sabısı mısın? Yoksa
bekçisi mi?
Paşa gülümsedi.
- Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türkmilletinin
malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi
nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin? Kadın başını
salladı.
- Tabii söyleyeceğim, ben Sincan'ın köylerindenim bey,
otun güç
bittiği, atın geç yetişdiği kavruk köylerinden birindeyim. Bizim
mıhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara'ya geldim.
- Muhtar niçin Ankara'ya gönderdi seni?
- Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım
da....Benim iki
oğlum gavur harbinde şehit düştü. Memleketi gavurdan kurtaran
kişiyi bir kez görmeden ölmeyeyim diye hep dua ettim durdum.
Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Bende gün demeyip mıhtara anlatınca, o
da bana bilet alıverip saldı Angaraya, giceleyin geldimdi. Yolu
neyi de bilemediğimden işte ağşamdan belli böyle kendimi ordan
oraya vurup duruyom bey.
- Senin Gazi Paşa'dan başka bir isteğin var mı? Kadını
birden yüzü sertleşti.
- Tövbe de bey tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki...O bizim
vatanımızı gurtardı. Bizi düşmanın elinden kurtardı.
Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim
ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşıyoruz. Şunun
bunun gavur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı?
Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam! Demek için
düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir
adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşayı bulacağım
yeri deyiver. Atatürk'ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok
duygulandığı her halinden belliydi. Bana dönerek,
- Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanımızdır...Benim köylüm,
benim vefalı Türk anamdır bu. Attan indim. Yaşlı kadının elini
tuttum anacığım dedim, sen gökte aradığını yerde buldun,
rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Paşa yani
Atatürk işte karşında duruyor.
Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği
yere fırlatıp, Atatürk'ün ellerine sarıldı. Görülecek bir
manzaraydı bu. İkisi de ağlıyordu. İki Türk insanı biri kurtarıcı,
biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı
kadın belki on defa öptü atanın ellerini. Ata da onun ellerini
öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu
beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk'e uzattı;
- Tek ineğimim sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye getirdim. Seversen gene yapıp getiririm. Paşa hemen orada
bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi.
Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi;
"Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin. Sonra köyüne götürün.
Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım olsun."
İşte duygusuz(!) Atatürk'ün duygulu bir anısı.
^^DoLCe^^
21-10-2007, 02:27
Ata'mızın Acı Bir Anısı
Yıl 1922. 14 Ocak gece yarısı. Mustafa Kemal’in özel treni Eskişehir’e doğru gidiyor. Bu yolculuk bir kamuoyu yolculuğu olacak ve Gazi, savaş sonrası Anadolu’sunda bazı şehirlerin nabzını yoklaya yoklaya İzmir’e gidip annesini görecek. Ve Latife’yi.
Ama o gece çok sıkıntısı var Mustafa Kemal’in ve bir türlü uyku tutturamıyor.
Ali Çavuş kompartımanın kapısı önünde sigara üstüne sigara içiyor. Kapıya dayanmış karanlığı seyreder ken bir yandan da kendi kendine mırıldanıp duruyor.
“Bu işin bu kadar çabuk oluvereceğini hiç düşünmedim.
İşte, sonunda şifreli telgraf geldi. Zübeyde anamızı yitirdik. Peki, ne duruyorum. İçeri girip onu uyandırmalıyım. Ama işe bak, giremiyorum. Kıyamıyorum paşama. Nasıl derim ki: ‘Anamız öldü paşam!’ diyemem. Onun yüreği anası için atar. Hep söyler. Vatanı kurtarmakla anasını kurtarmak aynı anlama gelir onun için. Kapıyı açsam, telgrafı uzatsam, ‘Paşam sen sağ ol’ desem ‘Eyvah demez mi?’ ‘Koca vatanı kurtardım ama anamı kurtaramadım demez mi?"
Ali Çavuş, anlattığına göre birden yerinden sıçramış. İçeriden bir ses geliyor. Mustafa Kemal sesleniyor.
Çavuş kompartıman kapısını açıp selam duruyor:
“Emret Paşam”.
Mustafa Kemal yatağa oturmuş soruyor telaş ile:
“Ne demeye kapıda bekliyorsun sen?”
“Uyku tutturamadım da Paşam”
“Annemden bir haber var mı?”
“Az önce bir telgraf geldi dediler, şifreyi çözünce size sunacaklar.”
“Boşuna kıvranma Ali, benden de saklamaya çalışma. Ben haberi aldım.”
Ali Çavuş bir şey yokmuş gibi durmaya çalışıyor ve merakla soruyor:
“Ne olan, ne haber aldın ki paşam? Hayır haber inşallah.”
Mustafa Kemal usul usul anlatıyor.
“Az önce dalmışım, rüyamda yeşil bir ovada anamla el ele geziniyorduk. Hep olduğu gibi bana birşeyler anlatıyordu. Birden bir fırtına çıktı. Bir sel bastırdı, anamızı aldı götürdü. Hiçbir şey yapamadım. Hiç, hiç!..”
Çavuşu bir titremedir almıştı. Derken.. Mustafa Kemal emri verdi:
“Çocuk! Al getir şu telgrafı, hemen!”
Ali Çavuş kompartımandan çıkar çıkmaz, çözümü getiren görevliyle karşılaştı.
“Ver onu” dedi. “Paşamız bekliyor.”
Kağıdı aldı, içeri girdi, selam durdu ve: “Sen sağol paşam” dedi.
“Millet sağ olsun.”
Gözünden iri bir damla göz yaşı akıvermişti. Çavuş “Ağlama paşam” diye yalvardı.
“Neden? Ben insan değil miyim? Anam öldü. Ben buna ağlarım. Ama, Anavatan kurtuldu. Bununla da te selli bulurum. Benim için ikisi bir.”
İşte ben bunun için:
‘Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini’ diye cevap vermedim mi Namık Kemal’e? Birden Mustafa Kemal ile Ali Çavuş birbirlerine sarıldılar ve açık açık, hıçkırıklarla, içli içli ağlıyorlardı....
^^DoLCe^^
21-10-2007, 02:29
1923 yılı Mart’ının On Beşi Pazar günüydü. Atatürk, Adana İstasyonu’nda trenden inmiş; sağı solu dolduran halkın coşkun alkışları, “Yaşa varol!” sesleri arasında yaya olarak kente giriyordu.
Yarı yolda karalar giymiş bir kadın kalabalığı göze çarptı; sonra onların arasından ikişer levha taşıyan dört genç kız çıktı; Atatürk’ün önünde durdular. Arkalarından bir kız daha göründü ve önüne geçti. Hıçkırıklar, iniltiler ve yalvarışlarla dolu bir nutuk söylemeye başladı. Bu genç kızın kişiliğinde henüz tutsak bulunan İskenderun’la Antakya Türkleri: “Bizi de kurtar” diye yalvarıyordu.
Herkesin gözleri yaşarmıştı, hıçkırıklarını tutamayanlar vardı.
Atatürk’ün de gözleri nemliydi ve başı eğilmiş gibiydi. Genç kızın nutku bitince Atatürk’ün alnı yükseldi; mavi gözlerinde ve pembe yüzünde bir çelik parıltısı görüldü. Her kelimesi üzerinde kuvvetle durarak:
- Kırk asırlık Türk yurdu yabancı elinde kalamaz! dedi.
On altı yıl sonra Hatay sorunun en heyecanlı günlerinde, hasta ve bitkin olmasına rağmen, Hatay’a yakın olmak için tekrar Adana’ya gitti. Dört saat ayakta durmak, birliklerin geçidini izlemek gibi olağanüstü bir dayanıklılık gösterdi. Hatay kurtuldu, fakat Atatürk’ü yitirdik.
“Hatay, Hatay! Seni kurtaran Büyük Türk, aynı zamanda senin şehidin oldu!”
^^DoLCe^^
21-10-2007, 02:31
Büyük adam ölünce
Sene 1938, On Kasım...
İstanbul üniversitesi' nde saat 9'u 5 geçenin meşum haberi duyulmuş... Bir Alman profesör var, hukuk fakültesinde, o da duymuş, şaşırmış. Derse girsin mi, girmesin mi bir türlü karar veremiyor. O sırada aklına rektöre müracaat etmek gelir. Kalkar, yanına gider. Aralarında şu konuşma geçer:
-Efendim, mütereddidim. Acaba ne yapsam?
-Sizde böyle büyük bir adam ölünce ne yaparlarsa, onu yapın.
İşte o zaman Alman profesör kollarını iki yana sarkıtarak:
-Bizde bu kadar büyük bir adam ölmedi ki... Der.
(Yücebaş, Hilmi, Atatürk'ün Nükteleri-Fıkraları,
Hatıraları, İstanbul, Kültür Kitapevi, 1963, sh. 39)
^^DoLCe^^
21-10-2007, 02:34
Hakiki insan
Atatürk, muhtelif vesilelerle maiyetinde çalışan kimselerin samimiyet ve sadakatlarını imtihan etmesini gayet iyi bilirdi. İnsanların halet-i ruhiyesini, niyet ve emellerini teşhis ve temyiz etmekte şelaleler saçan bir zekaya malikti.
O büyük insan, bir gece Çankaya Köşkü'ndeki bir ziyafette devrin vekillerinden maruf bir zata şöyle bir sual sorar :
- Beni hakikaten sever misiniz ?
Muhatabı hemen cevabı yapıştırır :
- Sevmek ne kelime Atam, taparım !"
- Peki her dediğimi de yapar mısınız ?
- Derhal
Atakürk, bu söz üzerine belinden tabancasını çıkarır ona uzatır.
- Öyleyse, al tabancamı, sık kafana... "
- Aman Atam der, herhalde benimle şaka ediyorsunuz. Benim ölmemi istemezsiniz. Meseleyi anlayan Atatürk, yeleleri kabaran bir aslan mehabetiyle dışarda hizmet eden askeri yanına çağırıp aynı sualleri sorup, cevabını aldıktan sonra, karşısında toroslardan kopmuş bir kaya parçası gibi duran bu bağrı yanık Anadolu çocuğuna tabancasını uzatıp kafasına sıkmasını emreder. Aslan mehmetçik, bu emri bilatereddüt yerine getirir, fakat kendisine bir şey olmaz. Çünkü, Atatürk, daha önce tabancasındaki merminin kurşununu çıkarmıştır.
İşte o zaman, Atatürk yanındakilere şöyle der :"
- Beni ve vatanı seven hakiki insanı gördünüz mü ?
Ruhu şad olsun.
Atatürk'ün Nükteleri-Fıkraları-Hatıraları, sh 17
^^DoLCe^^
21-10-2007, 02:35
Sen kimsin ?
Dumlupınar Savaşı kazanılmıştır. Düşman askerleri geri çekilmektedir. Afyonkarahisar hatları çözülünce birkaç yunan esiri geceleyin Mustafa Kemal'in çadırına getirilmişti. Bunlardan biri zafer kazanmış kumandanın doğup büyümüş olduğu Selanik'ten gelmişti. Yüzü kendisine yabancı gelmemişti. Üniformasında hiç bir işaret yoktu. Mustafa kemal'e sordu:
-Binbaşımısınız?
-Hayır.
-Kaymakam mı?
-Hayır.
-Miralay mı?
-Hayır.
-Ferik mi?
-Hayır.
-Peki nesiniz o halde?
-Ben mareşal ve Türk orduları Başkumandanı'yım. Şaşkınlıktan ağzı açık kalan yunan, kekeler:
-Ben başkumandanın savaş hattına bu kadar yakın bir yerde dolaşmasını işitmiş değilim de...
^^DoLCe^^
21-10-2007, 02:37
Atatürk'ün Manevi Babası
Atatürk'ün Manevi Babası Sedirler'li Hacı Hüseyin Ağa
Ata'nın Konya'ya beşinci gelişlerinde yanlarında eşi Latife Hanım'da vardı. Birlikte Konya Belediyesi'nin Ata'ya hediye ettiği ve halen Atatürk Müzesi olan evlerine inmişlerdi. Ertesi gün erken saatlerde evin önü Ata'yı görmek isteyen meraklılarla dolmuştu. Halk arasında yaşı 60'ın üzerinde iri yapılı, aksakallı, nurani yüzlü bir zat bahçe kapısının sağ yanında beklemekte idi. Başında abani sarık, sırtında şetari işlik, üzerinde latası, ayağında mest kundura, Tunus şal kuşak, kıl şalvarı ile eski Konya kıyafetli ihtiyar ara sıra nöbetçilere rica ediyor fakat sözünü tutturamıyordu. Bu esnada Belediye Başkanı köşke girmek üzere kapının önünde durduğunda ihtiyarın yalvarmasını duyuyor, arzusunu sorduğunda “Mustafa Kemal Paşa'ya iki çift sözüm var, ne olur kendilerine dileğimi bildirin” diyor. Bunun üzerine Belediye Başkanı ihtiyarı da yanına alarak içeri girerler. Tanıştırılır Atatürk ihtiyara boş koltuğu gösterir. İhtiyar;
-“Oturmayacağım Paşam maruzatım kısadır. Arz edip, sizleri rahatsız etmeden döneyim.”
- Atatürk “buyurun oturun” der.
- Paşam bana Sedirlerli Hacı Hüseyin derler. Üç oğlum vardı, en büyüğünü Balkanlarda şehit verdim, ikincisi Çanakkale'de şehit oldu. Üçüncü oğlum kalmıştı. “Vatan tehlikede Mustafa Kemal asker istiyor” denilince onu da emrinize Vatan müdafaasına gönderdim. Dumlupınar'da şehit olduğu haberi geldi. Üç oğlum da Vatan uğruna şehit oldular . helal olsun, Vatan kurtuldu ya… Yeter… Benimkiler gibi nice yiğitler bu vatan uğruna şehit oldu. Feda olsun.
Şimdi sizden bir ricam var. Üç şehit oğlumun yerine size “oğlum” diye hitap edebilirmiyim? Gazi Oğlumun alnından öpebilirmiyim? Evladım” deyince, Gazi'de Latife hanım da derhal ayağa kalkıp, “Bizleri evlat olarak kabul etmenizden gurur duyarız babacığım” diyerek Sedirler'li üç Şehit Babası Hacı Hüseyin Ağa'nın elini öperler. Baba oğul olurlar. Gazi ile Hacı Hüseyin Ağa ertesi gün Hacı Hüseyin Ağa'nın eşi Akile Mine'yle tanışıp onu da “Ana” olarak ellerini öperler. Böylece ana oğul olurlar.
Ata, yanındaki valinin kulağına eğilip sorar;
Kimdir bu?
Vali yanıt verir; Efendim kendisi Şıh'tır. Yörede çok hatırlısı vardır.
Atatürk Şıh'ı yanına çağırır ve; "Bak baba, imanın ölçüsü sakalın boyunda değildir. Şunu rica etsem de en azından Peygamber efendimizinki gibi kısaltsan"der ve eliyle de boyun altı hizasını gösterir.
Şıh; "Emrin olur Paşam" diyerek yerine çekilir.Aradan zaman geçer, bir akşam Atatürk Amasya'daki Şıh'ı hatırlar ve Valiyi telefonla arayıp durumu sorar.
Vali nasıl söyleyeceğini bilememekle birlikte, Şıh'ın sakal boyunda en küçük bir kısalma bile olmadığını aksine kimselere el sürdürmediğini anlatır.
Atatürk telefonu kapatır,kağıdı kalemi eline alır ve az sonra nazırını çağırıp, yazdığı yazıyı Amasya Valiliği'ne tebliğ etmesini ister.
Ertesi gün Amasya'dan bir haber gelir ki Şıh Efendi Ata'yı görmek üzere Ankara'ya yola çıkmış... Şıh gelir Ata'nın karşısına çıkar. Sakal tamamen kesilmiş,sinekkaydı bir tıraş olunmuş, saçlar kısaltılmış, kılık kıyafet baştan sona değiştirilmiş, bambaşka görünüme bürünülmüştür.
Atatürk'ün mesai arkadaşları bu değişimi anlayamaz ve Ata'ya sorarlar; "Aman Paşam, o Şıh ki sakalına el dahi sürdürmezdi, siz ne ettiniz de kökünden kesmesini sağladınız? " Ata gülümser, sonra da yanındakilere dönüp;
"Dün akşam Amasya Valiliği'ne bir yazı gönderdim ve Şıh'ı Afyon'a vali atadığımı bildirdim" der.
Ardından da yeni bir yazı hazırlayıp nazırına bu yazıyı da Şıh'a vermesini söyler. Yazıda söyle yazmaktadır;
"İnancın ölçüsünün sakalda olmadığını anladığına sevindim. Valilik meselene gelince, bugün koltuk uğruna kırk yıllık sakalından vazgeçebilen yarın başka şeyler için milletinden bile vazgeçebilir. Seni böyle bir ikileme mahkum bırakmayalım.
Kal sağlıcakla...
^^DoLCe^^
21-10-2007, 02:38
Ölümünden otuz altı gün önce, birinci komutan, sonra Başvekil Celal Bayar, hastalığı süresince yaptığı hafta sonu ziyaretinde, beraberinde hazırlığı tamamlanmış üçüncü beş yıllık plan dosyasıyla gelir. Hekimler, zaman alan ciddi konularla meşgul olmasını yasaklamışlardı. Başvekil, bir-iki temel konuda fikrini öğrenme ihtiyacındadır. En çok beş dakika için evet derler. Bundan sonrasını Celal Bayar şöyle anlatır : -"Sanki hasta değil, rahat bir uykudan yeni kalkmış gibiydi. Elimdeki dosyanın ne olduğunu sordu : -"Üçüncü beş yıllık planın son şekli Atatürk dedim. Eliyle işaret etti. -"Şöyle, yanıma otur anlat Şezlongunu yükseltmelerini ve arkasına bir yastık konulmasını istedi. Göreceği yakınlıkta oturdum. Dinledikçe alakası artıyordu. Verilen beş dakika geçmişti. Genel sekreteri Hasan Rıza nın bana bunu hatırlatmak için içeri girdiğini hissetti: -"Gel Soyak, sen de dinle, başbakan çok güzel şeyler anlatıyor dedi. Sadece başlıkları okuyor, birkaç cümle ile o bahsi tamamlıyordum. Öğrenmek istediklerimi de öğrenmiştim. Yakın gelecekleri okurcasına: -"Ufukta yeni bir dünya harbinin bulutları var. Acele edin. Bunların çoğu ordu ve halk ihtiyaçları için şart olan tesisler, Allah muvaffak etsin acele edin dedi. Bunları söyleyen insan birkaç gün önce komadan çıkmıştı. Sağlığı ile ilgili bir tek kelime etmedi.
Cemal Kutay, Atatürk Olmasaydı
Atatürk'ün Anıları
^^DoLCe^^
21-10-2007, 02:38
İNGİLİZ KRALI’NA VERİLEN ZİYAFET
Atatürk her ortamda mensubu bulunduğu Türk Milletiyle gurur duyar ve milletin onurunu en iyi şekilde temsil etmeyi görev bilirdi. O asla bu milletin evlatlarının yeteneğinden şüphe etmemiş, olumsuz koşullarla karşılaştığında bile o Türk insanını hep yüceltmiştir. Aşağıdaki anekdot da O’nun yaklaşımının sayısız örneklerinden sadece birisidir.
İngiliz Kralı VIII. Edward İstanbul’a Atatürk’ü ziyarete geldiği zaman, Atatürk kendisine bir akşam ziyafeti vermişti. Ziyafetten önce:
- Bana İngiltere sarayında verilen ziyafetler ne şekilde olur, onu bilen birisini yahut bir aşçı bulunuz!... dedi.
Sonunda İngiliz sofra merasimini bilen bir kişiden öğrenerek sofrayı o şekilde düzene koydular... Akşam Kral sofraya oturunca kendisini kral sarayında zannederek memnun oldu. Atatürk’e dönerek:
- Sizi tebrik eder ve size teşekkür ederim. Kendimi İngiltere’de zannettim, diyerek memnuniyetini bildirdi.
Sofraya hep Türk garsonlar hizmet etmekte idi. Bunlardan bir tanesi heyecanlanarak, elindeki büyük bir tabakla birdenbire yere yuvarlandı. Yemekler de halılara dağıldı. Misafirler utançlarından kıpkırmızı kesildiler. Fakat Atatürk Kral’a eğilerek:
- Bu millete her şeyi öğrettim, fakat uşaklığı öğretemedim,” dedi. Bütün sofradakiler Atatürk’ün zekasına hayran oldular. Atatürk garsona da “görevine devam et” emrini verdi.
Ahmet Niyazi BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s186-189
^^DoLCe^^
21-10-2007, 02:39
ATATÜRK, YAHUDİLER VE MASONLAR
(İbrahim Arvasi’nin yaşadığı olaylar)
.... Hatıratım sonuna yaklaşırken memleketimizde locaları bulunan Masonlardan biraz bahsetmek isterim. Masonların İstanbul, İzmir, Adana ve Ankara’da birçok locaları vardır. Mustafa Kemal Paşa’nın sevmediği iki zümre vardıı. Birincisi; DÖNMELER, ikincisi; MASONLARDI. Birgün eski adliye Vekili Mahmut Esat Bozkurt’u çağırdı, kendisine masonların taksimat, teşkilat ve ahvalini bildirir bir kitap verdi. Bunu güzelce mütalaa et, bir takrir ile Halk Partisi Grup Başkanlığına ver, grupta bunlara şiddetli bir hücum yap ve grupça kapanmasına delalet etseninde bu işte büyük şeref payın olacaktır, dedi.
Gurup günü Mahmut Esat Bozkurt riyaset makamına bir takrir verdi ve takririn okunmasını reisten rica etti. Katip takriri okudu. Grup dinledi. Hülasası şöyleydi:
Bizim Eba ancet gelen Atalarımızın mensubu bulunduğu tarikatları kapattık.Masonluk da kökü dışarıda olan bir yahudi tarikatından başka birşey değildir. Memleketimizde bunun ne işi var? (bir süre tatışmalar oldu ve Recep Peker işi devlet reisine götürüp onun reyini almak için bir hafta süre istedi.)
Bu söz grubun tasvibine mazhar oldu ve mesele gelecek hafatya kaldı. Bir hafta sonra olsun, biz herhalde bütün locaları kapatırız, dediler. Ertesi gün Recep Peker geldi ve kürsüye çıkarak şu müjdeyi verdi:
Arkadaşlar bugünden itibaren Türkiye’de Masonluk kalmamıştır ve bütün localar kapanmıştır.
Salonda bir kıyamettir koptu, alkışlar, bağırmalar, ve KAHROLSUN YAHUDİ UŞAKLARI sesleri tavanı çınlatıyordu.
Şükrü Kaya ve arkadaşları sırra kadem basmışlardı (masonlar).
Grup dağıldıktan sonra doktor Mim Kemal Öke’yi de öne katarak meclisteki masonları toplu olarak ziyarete gitmişlerdi. Mim Kemal Atatürk’e hitaben.
---Efendim, biz zaten maiyet-i devletinizdeyiz, fakat siz meşrık-i azmımız olursanız, biz pervane gibi etrafınızda dönüp dolaşırız, demiş Reisicumhur:
---Peki, birşey soracağım, bana cevap veriniz de , sonra... Siz Avrupa’daki hangi locaya bağlısınız ve medbuunuzun ismi nedir?
---Biz Cenova’ya tabiiz ve reisimiz de BARCA MİŞON cenaplarıdır, demişler.
Bunun üzerine küplere binen Mustafa Kemal Paşa, onlara hitaben;
---HADİ DEFOLUN BURADAN! CEHENNEM OLUN YAHUDİ UŞAKLARI! BENİM MİLLETİM BANA KAHRAMAN SIFATINI VERDİ, BEN SİZİN GİBİ BİR ÇİFT YAHUDİYE UŞAK MI OLACAĞIM? BU GECE SABAHA KADAR TÜRKİYE’DEKİ BÜTÜN LOCALARINIZI KAPATMADIĞINIZ TAKDİRDE, YARIN TEŞKİL EDECEĞİM DİVAN-I HARBİ ÖRFİ’YE HEPİNİZİ VERİR VE ASTIRIRIM. HAYDİ DEFOLUN KARŞIMDAN!
Diyerek onları kovmuş, onlar da yıldırım telgraf ve telefonlarla vaziyeti İstanbul, İzmir ve Adana’ya bildirdiler ve sabah olmadan hepsinin kapanma kararlarını getirip henüz sofrasından kalkmayan Reisicumhura verdiler ve derin bir nefes aldılar.
Reisicumhur Mustafa Kemal Paşa bu suretle bütün MASON LOCALARINI kapattı....
(İbrahim Arvasi Tarihi Hakikatler,1964,s.68)
^^DoLCe^^
21-10-2007, 02:40
Atatürk'ün Türk Birliği
1933 yılı 29 Ekim gecesi, herkes Cumhuriyet'in 10. yılını kutluyor. Atatürk o sırada Türk Ocağı'nda yabancı diplomatlara yemek veriyor, davetliler gecenin ilerleyen saatlerinde birer ikişer dağılırlar, Atatürk yakın arkadaşları Salih Bozok, Kılıç Ali, Nuri Conker'i kastederek "Bizimkiler nerede ?" diye sorar, Tevfik Rüştü Aras (Atatürk'ün dışişleri bakanı) Ziraat Bankası salonundaki baloda olduklarını söyler.
Hep beraber Ziraat Bankası'nın balo salonuna giderler. İçerisi tıklım tıklımdır, Atatürk gelince herkes alkışlar, "Yaşa Gazi Paşam" şeklinde tezahürat yapar. Atatürk halkıyla sohbet etmeyi çok sevdiği için sandalye ve masa ister ki isteyenler ona sorularına sorabilsinler. Soru sormak için gelen kişilerden biri Zeki isimli 25 yaşlarında bir doktordur. Şunu sorar;
-Gazi paşam ! Saltanatı kaldırdık, hilafeti meclisin manevi şahsiyetinin içine aldık; bunlar yapılana kadar bir milletin ideali olabilirler. fakat, yapıldıktan sonra yeni bir düzen kurulur ve işler... Onun iyi işlemesi, kötü işlemesi, ideal değildir, iyi işlemesini sağlamaya mecburuz ! Yaptığımız öteki devrimler de yapıldığı an ideal olmaktan çıkar. Artık ideallerimiz, yaşadığımız gerçekler haline dönüşmüştür. iyi ya da kötü sonuç vermesi bizim sorumluluğumuzun sonuçlarını belirler.
Ama bir de Milletlerin babadan-oğula sıçrayan uzun vadeli idealleri vardır. Siz bize böyle bir ideal aşılamadınız ! Yahut benim bundan haberim yok ! Bunu bize açıklar mısınız Gazi Hazretleri ?
Atatürk bu soruya şöyle cevap verir;
-Bunlar vicdanımıza yazılmış gerçeklerdir; konuşulmaz, yaşanır !
Elbet bu milletin bir ülküsü olacaktır ama bu ülküler devletler tarafından açıklanmaz; Millet tarafından yaşanır ! Nasıl, bakarken gözlerimizi görmüyor, onunla herşeyi görüyorsak, Ülkü de onun gibi, farkında olmadan vicdanlarımızda yaşar ve herşeyi ona göre yaparız... Ben Devlet Başkanıyım ! Sorumluluklarım vardır ! Bu sorumluluklarım altında konuşamam ! Bu konuda genç arkadaşlarımla ayrıca konuşacağım.
Sonra Atatürk halkın Cumhuriyet bayramını tekrar kutlar ve Dr. Zeki’yi yanına alarak Genel Müdür’ün odasına çıkar. Atatürk’ün arkasında duvarda bir Türkiye haritası vardır. Karşısında oturan Dr. Zeki’ye :
-Benim arkamdaki haritayı görüyor musun ?
-Evet Paşam.
-O haritada Türkiye’nin üstüne abanmış bir blok var, Onu da görüyor musun ?
-Evet, görüyorum Paşa Hazretleri
-Hah. İşte o ağırlık benim omuzlarım üstündedir. Omuzlarım üstünde olduğu için, Ben Konuşamam !
Düşün bir kere.. Osmanlı imparatorluğu ne oldu ? Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ne oldu ? Daha dün bunlar vardılar.. Dünyaya hükmediyorlardı ! Avrupa’yı ürküten Almanya’dan bugün ne kaldı ?.. Demek hiçbir şey sür-git değildir ! Bugün ölümsüz gibi görünen nice güçlerden, ileride belki pek az birşey kalacaktır. Devletler ve Milletler, bu idrakin içine olmalıdırlar.
Bugün Sovyetler Rusya dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir.. Devlet olarak bu dostluğa ihtiyacımız var ! Fakat yarın ne olacağını kimse kestiremez. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan İmparatorluğu gibi parçalanabilir ! Bugün elinde sımsıkı tuttuğu Milletler, avuçlarından sıyrılabilirler.. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir !.
İşte o zaman Türkiye, ne yapacağını bilmelidir !
Bizim bu dostumuzun yönetiminde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onları arkalamaya hazır olmalıyız !
“Hazır olmak” yalnız o günü susup beklemek değildir, “hazırlanmak lazımdır”. Milletler, buna nasıl hazırlanırlar ? Manevi köprülerini sağlam tutarak ! Dil bir köprüdür, inanç bir köprüdür, tarih bir köprüdür ! Bugün biz , bu toplumlardan dil bakımından, gelenek, görenek, tarih bakımından ayrılmış, çok uzağa düşmüşüz!. Bizim bulunduğumuz yer mi doğru, onlarınki mi ? Bunun hesabını yapmakta fayda yoktur !. Onların bize yaklaşmasını bekleyemeyiz; Bizim, onlara yaklaşmamız gerekli...
Tarih bağı kurmamız lazım.. Folklor bağı kurmamız lazım .. Dil bağı kurmamız lazım..
Bunları kim yapacak ?
Elbette Biz..
Nasıl yapacağız ?.
İşte görüyorsunuz , “Dil Encümenleri” , “Tarih Encümenleri” kuruluyor
Dilimizi, onun diline yaklaştırmaya, tarihimizi ortak payda haline getirmeye çalışıyoruz. Böylece, birbirimizi daha kolay anlar hale geleceğiz. Bir sevgi parlayacak aramızda, tıpkı bir vücut gibi, kaderde ve mutlulukta birbirimizi duyacağız ve arayacağız. Ortak bir dil amaçladığımız gibi, ortak bir tarih öğretimiz olması gerekli.. Ortak bir mazimiz var, bu maziyi, bilincimize taşımamız lazım. Bu sebeple okullarda okuttuğumuz tarihi Orta Asya’dan başlattık ! Bizim çocuklarımız, orada yaşayanları bilmelidirler. Orada yaşayanlar da bizi bilmeli..
İşte bunu sağlamak için de “Türkiyat Enstitüsü”nü kurduk. Kültürlerimizi, bütünleştirmeye çalışıyoruz ! Ama bunlar, açıktan yapılmaz ! Adı konarak yapılacak işlerden değildir. Yanlış anlaşılabildiği gibi, savaşlara da sebep olabilir. Bunlar, Devletlerin ve Milletlerin derin düşünceleridir.
İşitiyorum: Benim dil ve tarih ile uğraştığımı gören kısa düşünceli bazı vatandaşlarımız; “Paşanın işi yok ! Dil ile Tarih ile uğraşmaya başladı” diyorlarmış. Yağma yok !. Benim işim başımdan aşkın. Ben bugün çağdaş bir Türkiye kurmaya ne kadar çalışıyorsam, yarının Türkiye’sinin temellerini de atmaya o kadar dikkat ediyorum.
Bu yaptıklarımız, hiçbir millete düşmanlık değildir.
Barıştan yanayız, barıştan yana kalacağız !
Ama durmadan değişen dünyada, yarının muhtemel dengeleri için hazır olacağız.
Bunları sana, akıllı bir genç olduğun için söylüyorum. Açıktan söylemiyorum, kulağına söylüyorum.. Sen bil, gerekçesini kimseye söylemeden böyle davran, çevrenin de böyle davranması için gerekeni yap ! İdealler konuşulmaz, yaşanır !
İşte senin sorunun karşılığını da böylece vermiş oldum !
Gece ilerlemişti. Atatürk arkadaşları ile birlikte, bulvara çıktığı zaman, taze bir sabah Ankara göklerinde ışımaya başlamıştı.
*Olay İhsan Sabri Çağlayangil’den dinlenmiş, Sebati Ataman, Kılıç Ali, Tevfik Rüştü Aras, Hikmey Bayur tarafından doğrulanmıştır.
Kaynak: Atatürk'ün Avrasya Devleti/ İsmet Bozdağ
^^DoLCe^^
21-10-2007, 02:41
Atatürk, hele askerlik sahasında su götürmez bir deha sahibi olduğunu dünya tasdik etmişti. İngiliz Devletinin Birinci Dünya Harbine ait Resmî Savaş Tarihi Anafartalardan bahsederken;
“ Bütün mukadderatı mavi gözlü bir Miralay değiştirdi” der. Atatürk ecnebi dili bakımından hiç de iyi durumda değildi. Sözünün kıramayacağı en yakınından birisi ki; birkaç, ecnebi dil bilirdi – Atatürk'teki Fransızca'nın bile pratik bakımından çatpatlığına bakarak bir gün Atatürk'e sorar:
— Siz hiç yabancı dil bilmediğiniz halde nasıl dâhi oldunuz?
Atatürk cevap veriyor:
YAVRUM, SEN DÂHİYİ YABANCI DİL BİLENLERDE ARIYORSAN BEYRUT'A GİT. ORANIN HAMALLARI EN AZ YEDİ YABANCI DİL BİLİR.
^^DoLCe^^
21-10-2007, 02:41
HAPI YUTARDI
Atatürk Galatasaray Lisesi'nde öğrencilerden birine sordu:
-Nil olmasaydı, Mısır ne olurdu?
Öğrenci,çabuk yanıt vermek için boş bulunup:
-Hapı yutardı...dedi.
Bu yanıt Atatürk'ün hoşuna gitti.Öğrenciye on numara verdi.
^^DoLCe^^
21-10-2007, 02:42
YURDUMUN TOPRAĞI TEMİZDİR
Kral Edvard İstanbul'a geldiği zaman,yatından bir motora binerek Dolmabahçe Sarayına yanaştı.
Atatürk rıhtımda onu bekliyordu.Deniz dalgalıydı.Kralın bindiği motor,inip çıkıyordu.
İmparator rıhtıma çıkmak istediği bir sırada,eli yere değerek tozlandı.
O sırada Atatürk elini uzatmış bulunuyordu.
Bunu gören Kral bir mendille elini silmek istediği zaman Atatürk:
-Yurdumun toprağı temizdir,o elinizi kirletmez,diyerek Kralı elinden tutup rıhtıma çıkardı.
^^DoLCe^^
21-10-2007, 02:42
DEVRİM BİR ANDA OLUR YA DA OLMAZ
Atatürk yazı devrimini gerçekleştirmişti.
Yaşlı,genç,kadın,erkek tüm yurttaşlar yeni harfleri öğrenmek için gece gündüz kurslara gidiyorlardı.
Devrimi izleyen iki yıl içinde bir buçuk milyon vatandaş okur yazar olmuştu.
yazı devriminin en dikkate değer yanı,Atatürk'ün bu devrimin yerleşmesinde en ufak bir ihmali bile kabul etmemiş olmasıdır.
Örneğin bazı kimseler kendisine:
-Paşam,ilkokulların ilk sınıflarından itibaren yeni harflerle öğretime başlayalım.
O kuşakla birlikte ortaokulu,liseyi ve üniversiteyi izletelim,diyorlardı.
Atatürk bu görüş ve düşüncelerin hiçbirisine yanaşmadı. -Devrim ya bir anda olur,yada hiç olmaz,dedi.
^^DoLCe^^
21-10-2007, 02:43
YAPACAKLARIMDAN SÖZ EDİN
Bir soruşturma dolayısıyla,Atatürk'ün başardığı işlerden Vasıf Çınar söz açmıştı.
Kendisine Sordu:
-Sizin en büyük eseriniz hangisidir?
Atatürk'ün kısa cevabı şu olmuştu:
-Benim yaptığım işler,biri ötekine bağlı gerekli olan işlerdir.Fakat,bana yaptıklarımdan değil,
Yapacaklarımdan söz edin.
^^DoLCe^^
21-10-2007, 02:44
BAŞÖĞRETMEN ATATÜRK
Yazı devriminden sonra(1928),Atatürk'ün kara tahta başındaki resmi görülünce,O'na "başöğretmen" denilmeye başlanmıştı.
Aslında,adlandırmada geç kalınmıştı.
Kurtuluş Savaşı'ndan hemen sonra,bir İstanbul gazetecisi kendisine şöyle bir soru yöneltmişti:
-Yurdu kurtardınız.Şimdi ne yapmak istrerdiniz?
Hiç duraklamadan şu cevabı vermişti:
-Milli Eğitim Bakanı olarak Türk Kültürünü Yükseltmeye çalışmak,en büyük amacımdır.
Ondan sonra Atatürk nerede görünse,mutlaka orada bir okula girer,öğretmen ve öğrencilerle konuşurdu.
Birgün Atatürk'ün yolu köy okuluna düştü.Tek sınıflı okulda bir genç öğretmen ders veriyordu.
Atatürk sınıfa girince,öğretmen kürsüsünü terk etti.
Atatürk:
-Hayır,yerinizde oturunuz ve dersinize devam ediniz,dedi.Eğer izin verirseniz,bizde sizden faydalanmak isteriz.Sınıfa girdiği zaman,Cumhurbaşkanı bile öğretmenden sonra gelir.
^^DoLCe^^
21-10-2007, 02:54
Bundan kaç yil önceydi bilmiyorum, bir aksam Mustafa Kemal Pasa ile beraber Gül Cemal vapurunda verilen bir baloda bulunuyorduk. Ekselans’in bana karsi büyük bir ilgisi vardi.
Bir aralik dalmis, yere bakiyordum, birdenbire:
- madam, dedi; aska tutulmus bir kadin gibi ne düsünüyorsunuz öyle derin derin?
Ben o zaman,nereden hatirima esti bilmiyorum, anlasilan dilimin ucuna gelmis olacak ki, düsünmeden hemen cevabini verdim:
- pasam, dedim; basbakaninizin dudaklarindan eksik olmayan su neseli, sempatik gülüslerine hayranim. O kadar güzel erkek gülüsü ile gülüyor ki...
- basbakanimin gülüslerine hayran olmussunuz, benim de belki dansimdan hoslanirsiniz. Madam, müsaade ederseniz bu valsi beraber yapalim.
Kalktik ve dönmeye basladik. Ben o zaman gençtim, belki, birazda simartilmis bir kadindim. Nereden içime o heves dogdu bilmiyorum, basladim dansta Pasa’yi ben idare etmeye... Bir kez bakti, ses çikarmadi. Bir daha bakti, yine ses çikarmadi. Nihayet üçüncüsünde birdenbire durdu. Hiddetli degil, fakat gözlerini ciddiyetle bana çevirdi:
- madam, dedi bir erkekle bir kadin yanyana durduklari zaman, yönetmeyi erkege birakmak en dogru davranistir.
Çocukluk iste. Ben büyük bir cesaretle söyle bir karsilik verdim:
- müsaade edin de pasam, ne olur, bir kez de ben sizi idare edeyim, dedim.
Kizmadi, aksine gülmege basladi:
- bir memleket idare edeni, bir kadin idare etmege kalkarsa o memleket batar, gelin biz yerimize oturalim sizinle.
Beni elimden tutup getirdi ve yanindaki koltuga oturttu.
(madam hanses)
^^DoLCe^^
21-10-2007, 02:59
Ankara’ya son gidisimde bir aksam Gazi, beni Ankara Palas’a götürmüstü. Sofrada bir kaç kisi daha vardi. Yedik, içtik, eglendik, gece yarisina dogru Fransiz büyükelçisi pavyona geldi. Pasa bu elçiden hoslaniyordu. Sofraya çagirdi, bir kaç kadeh de onunla birlikte içildi. Büyük sehirlerden, Paris’ten söz açilmisti. Bu arada büyükelçi, Gazi’ye:
- Ekselans, Paris’i bir daha görmek istemez misiniz? Dedi.
Mustafa Kemal Pasa:
- “Nasil görmek istemem? Gençlik hatiralarimi tazelerim,” diye cevap verdi. Bu karsiliga çok sevinen büyükelçi:
- “böyle bir seyahat Fransa’yi çok sevindirir. Ben de refakatinizde bulunmaktan seref duyarim. En büyük Fransiz zirhlisi bizi İzmir’den alir. Akdeniz donanmasi emrimize verilir. Marsilya’ya çiktiginizda Fransiz ordusu kumandaniz altina girer. Hükümdarlara yapilmayan bir törenle karsilanirsiniz.”
Bu sözleri dikkatle dinleyen Gazi:
- “bu daveti siz kendiliginizden mi yapiyorsunuz, yoksa hükümetiniz adina mi konusuyorsunuz?” Diye sordu. Bu soru karsisinda büyükelçi hemen kendisini topladi:
-”muvaffakiyetinizi hükümetime bildirirsem, hükümetim de bunu büyük bir seref sayar,” dedi.
Gazi’nin yüzü degisti. Çok kesin bir dille:
-”ekselans, Paris’i çok görmek istiyorum, ama büyük törenle karsilanacagim Paris’i degil. Ben Paris’e, dünyanin bu güzel sehrine, operalarini, tiyatrolarini, revülerini, zarif kadinlarini bir daha görmek için gitmek isterim. Dedim ya gençlik hatiralarimi tazelemek için... Böyle olunca da belli olmadan gitmek isterim. Yoksa törenlerle karsilanmak için degil.”
Büyükelçi gaf yaptigini anlamisti, biraz sonra bir is uydurarak sofradan kalkti. Gazi’nin de nesesi kaçmisti.
- “kalkalim çocuklar, sofraya Çankaya’da devam ederiz,” dedi. Sofradakilerin çogunu pavyonda birakti yalniz iki-üç yakin arkadasini yanina aldi. Yolda kendisine :
- “elçi çok fena bozuldu ama, söyledigine de söyleyecegine de pisman ettiniz” dedim. Artik kizginligi geçmisti:
- “bana bak Kemal, sen de basima kirk yillik diplomat kesilme. Adamin zihniyetini anlamadin mi? Bu Avrupalilar bizi bir türlü kavrayamiyorlar. Adam beni bir sark emiri saniyor. Hangi donanmayi kimin emrine, hangi orduyu kimin kumandasi altina veriyor? Bunlara kendimizi tanitacagiz, kim oldugumuzu ögrenecekler. Yoksa ben kaba bir adam degilim çocugum” dedi.
Atatürk, çok ince bir adamdi.
Kemaalettin Sami Pasa’dan
(Cevat Dursunoglu )
^^DoLCe^^
21-10-2007, 03:02
Samsun’dan Havza’ya gidiyorduk. Altimizda, birinci dünya harbi’nden kalan benz marka bir otomobil vardi. Söför de Türk degildi. Yola çiktik, biraz sonra motorda bozukluk oldu ve araba durdu. Otuzalti yasinda zaferler kazanan kumandan Mustafa Kemal Pasa’nin ne demek oldgunu arkadaslari bilirler. Kizdi ve asabilesti. Söförü azarladi ve kendisi makinayi harekete geçirmege ugrasti. Tabi muvaffak olamadi.
Ben, doktor Refik Saydam ve Kazim Dirik bir kösede duruyorduk. Dogrusu, içimizden neden ise karistigina hem üzülüyor, hem sinirleniyorduk. Içimizden geçeni anlamis gibi bize bakti ve dedi ki:
- on sene sonra sizinle, kendi yaptigimiz yollarda, Türk söförleri bizi istedigimiz yerlere götürecekler!
Biz sustuk. Içimizden geçenlerin ne oldugunu bilmem anlatmak lazim mi? Aradan tam on yil geçti. Ben birinci umumi müfettis idim. Diyarbakir’a gelmisti. Bir yolda giderken gene otomobil bozuldu. Kafile durdu. Beni yanina çagirdi ve Türk söförle islemeye baslayan makineyi isaret etti:
- vaadimi yerine getirdim!
Dr. Ibrahim Tali Öngören
^^DoLCe^^
21-10-2007, 03:03
Bu milletvekilligi ayricaligini hiç begenmedim
Atatürk bir sabah Florya’dan Dolmabahçe Sarayi'na dönüyor. Yesilköy istasyonunun önünden geçerken birdenbire otomobili durduruyor ve basyaver’e:
- sorunuz, tren var mi? Diye emir veriyor.
O sirada tren hemen hareket etmek üzeredir, hep birlikte otomobilden inip yanindakilerle trene biniyor. Karar ani verildigi ve tatbik edildigi için bu trene binis hemen kimsenin nazari dikkatini çekmiyor. Bir müddet sonra, her seyden habersiz olan kondüktör Ata’nin bulundugu kompartimana geliyor. Kafileyi görünce çekilmek istiyor. Ata hemen sesleniyor;
- vazifeni yap! (yanindakileri göstererek) bu efendilere niçin bilet sormuyorsun?
Yanindakiler cevap verirler.
- Pasam biz mebusuz. Tren bileti almayiz. Parasiz seyehat ederiz.
Ata hayretle:
- bu imtiyazi hiç begenmedim, der. Çok ayip ve acayip bir kaide. Çok güzel halkçilik!
(Ali kiliç)
^^DoLCe^^
21-10-2007, 03:12
Sivas kongresi sonrasi, Heyeti Temsiliye’nin Ankara’ya gelmesi kararlastirildiktan sonra Mustafa Kemal ve Hüseyin Rauf beraberlerindekilerle Ankara’ya geldiklerinde Keçiören yolu üzerindeki Ziraat Mektebi’ne misafir edilmislerdi. Daha sonra Mustafa Kemal Ankara istasyonundaki gar müdürlügü binasina yerlesti. Burasi hem evi, hem çalisma yeriydi.
O tarihlerde Ankara vilayetinin sehir merkezi kale ve onun hemen çevresi idi. Keçiören, Etlik, Dikmen, Ayranci’da bag evleri vardi. Bunlar arasinda Çankaya'da papazin bagi olarak adlandirilan iki katli ev Mustafa Kemal’e armagan edildi ve o da evi ordu’ya devrederek evin adi ordu köskü oldu. Iki katli binaya 1924’de ilaveler yapildi fakat bina isitilamiyor idi. Zafer, inkilaplar, Cumhuriyet, dünyanin üzerimizde toplanan gözleri, Mustafa Kemal’in müstesna sahsiyeti, mütevazi de olsa yeni bir devlet baskanligi konutunu zorunlu kiliyordu.
Mustafa kemal yeri kendi seçti, kayalar düzenlendi, dis cephe pembe rengin hakimiyetinde, içerde yesilin her tonu ile ve planin esasi Mustafa Kemal’in olan yapi 1932’de tamamlandi ve ayni yilin haziran ayinda da tasinildi.
Pembe köskün dösenmesi için bütçede pek mütevazi para vardi. Gazi, gerekli olani sahsi imkanlari ile karsilama karari aldi ve kendisine tavsiye edilen o günlerde Beyoglu İstiklal Caddesinde bir Türk’ün açtigi dekorasyon magazasi sahibi Selahattin Refik Beyi Ankara’ya davet etti. Binayi gezdirdi, arzularini açikladi ve kendisinden teklif istedi.
Kisa süre sonra kendisine sunulan tasariyi inceledi, muhatabi konuyu gerçekten biliyordu ve anladi ki, kendisini taniyanlarca da uyarilmisti. Buna ragmen teklifleri hazirlayanlari kirmadan ülkenin mütevazi imkanlarini izah edebilmis olmanin rahatligi içinde feragatlar istedi. O sirada Ata’nin yaninda olan Ankara Belediye askani Asaf İlbay Bey Ata’nin su açiklamasini kaydeder.
“biliyorsunuz burasi Cumhurbaskanligi köskü... Mülkiyeti devletin... Benden sonra buraya meclisin veya belki milletin dogrudan seçecegi zatlar gelecek. Bu esyalarin parasini benim sahsen verdigimi sizler biliyorsunuz ama, yarin bunu bilmeyenler içinde yanlis hükümler veren olmaz mi? Memlekete en zaruri hizmetlerin yapilamadigi bütçe darligi içinde israf yapildigini düsünenler bulunmaz mi? Bir endisem de karar mevkinde olanlarin sahsi arzularini devlete yükleme mevzuunda beni emsal göstermelidir. Bunu hiç istemem.”
Sonra Selahattin Refik Bey’e döner:
“sahsi imkanlarin olsa bile, böyle mekânlara asgari masraflarla rahat ve zevkli tefrisi tercih etme tercihindeyim. Beni anliyorsunuz zannederim.” Der.
(Cemal kutay)
^^DoLCe^^
21-10-2007, 03:14
Çankaya aksamlarindan biri. Bazen Atatürk soruyor, bazen de Atatürk’ e soruyorlar. O’ na diyorlar ki:
- sef asker mi, sivil mi olmali? Cevap veriyor:
-sef, sef olmali. Ister sivil, ister asker.
Bu cevabi ile “sef” ligin rütbede ve elbisede degil, ruhta ve kafa yapisinda oldugu hakikatini veciz sürette belirtmis oluyor.
(Niyazi Ahmet Banoglu)
^^DoLCe^^
21-10-2007, 03:18
Atatürk bu engin insanlik duygusu ile milletlerin istiklali prensibine olan gönülden saygi ve bagliligini İzmir’e girdigi sirada da göstermisti... O’na İzmir’de Karsiyaka’da bir ev hazirlanmisti ki, bu evde isgal esnasinda Yunan krali Konstantin’de kalmisti... Evin sahibinin oglu ile hazirlikta çalisanlarin bazi yakin akrabasi Yunanistan’da esir bulunuyorlardi; isgal esnasinda, bütün Türkler gibi çok izdirap çekmislerdi; içlerinden yaraliydilar ve yunanlilardan öç almak atesiyle yanip tutusuyorlardi. Bu duygularin etkisi altinda evin dis merdiveninin üzerine, Muzaffer Baskomutani'nin basip geçmesi için, ipek bir düsman bayragi sermislerdi...
Atatürk yere serili bayragin önünde durmustu; etrafinda bulunan kadin-erkek İzmirliler, kendisini içeriye girmeye davet ediyor, gözleri yaslarla dolu:
“buyurunuz, geçiniz, bizim öcümüzü yerine getiriniz. Yabanci kral bu evden içeri, bizim bayragimiza basarak girmisti; siz lütfedin, bu karsilikla o lekeyi silin. Burasi bizim sehrimizdir, bu ev sizin evinizdir, bu hak sizindir” diye yalvariyorlardi.
Hiçbir durumda benligini ve sagduyusunu kaybetmeyen civanmert insan; kendilerine en tatli bakis ve sesi ile:
“o, geçmiste hata etmis; bir milletin iskitlalinin timsali olan bayrak çignenmez, ben onun hatasini tekrar edemem,” cevabini vermisti ve ancak bayragi yerden kaldirttiktan sonra beyaz mermerlere basarak içeri girmisti...
(Hasan Riza Soyak)
^^DoLCe^^
21-10-2007, 03:21
Atatürk, Mudanya yolu ile Bursa’ya gidiyordu. Kalabalik bir halk kitlesi iskelede etrafini çevirmis bulunmakta idi. Bir kadinin, elinde bir kagitla Atatürk’e yaklastigi görüldü. Ihtiyar, zayif bir kadindi. Ata’nin yolunu keserek titrek bir sesle:
- beni tanidin mi ogul? Dedi. Ben sizin Selanik’te komsunuzdum. Bir oglum var; devlet demiryollarina girmek istiyor. Siz onu alsinlar dediniz. Fakat müdür dinlemedi. Oglumu yine ise almamis..ne olur bir kere de siz söyleseniz.
Atatürk’ün çelik bakisli gözleri samimiyetle parladi... Elleriyle genis jestler yaparak ve yüksek sesle :
- oglunu almadilar mi? Dedi. Ben tavsiye ettigim halde mi almadilar? Ne kadar iyi olmus... Çok iyi yapmislar... Iste Cumhuriyet böyle anlasilacak...
Kadin kalabaligin içinde kaybolmustu. Ve Atatürk adeta vecd (çosku) dolu bir sesle:
- iste Cumhuriyetten bekledigimiz netice... Diyordu.
(hulusi köymen)
^^DoLCe^^
21-10-2007, 03:24
30 agustos sabahi, Mustafa Kemal muharebe sahasinda dolasiyordu. Etraf binlerce düsman cesetleri ve birbiri üzerine yigilmis yüzlerce topçu hayvani, terkedilmis silah, top ve cephane dolu idi...
Atatürk söyle söylendi:
- “bu manzara insanligi utandirabilir ! Fakat mesru müdafaamiz için buna mecbur olduk. Türkler, baska milletlerin vataninda böyle bir harekete tesebbüs etmezler."
Ganimetlerin arasinda yirtilmis ve terkedilmis bir de Yunan bayragi gören baskumandan eli ile kaldirilmasini isaret ederek;
- “bir milletin istiklal alametidir, düsman da olsa hürmet etmek lazimdir, kaldirip topun üzerine koyunuz."
(Sait Arif Terzioglu)
^^DoLCe^^
21-10-2007, 03:27
Sivas'ta vatan bütünlügü ve bütün millet adina bir kongre toplamaya karsi olanlar çoktu.
Isgal kuvvetleri ile İstanbul hükümeti de kongreyi toplatmamak için el birligi etmislerdi. Binbasi rütbesinde bir Fransiz jandarma subayi, yanina bir tercüman alarak Sivas valisine geldi.
"eger burada kongre toplanirsa Fransizlar Sivas'i isgal edecekler" dedi.
Vali, Mustafa Kemal'e ikinci bir kongreden vazgeçilmesini yahut Erzincan'da toplanmasini söyledi. Kuva-i milliyeci bir genç sonradan Sivas milletvekili Kasim da valiyi desteklemekteydiler. Mustafa kemal, İngilizlerin Samsun'u topa tutmak, on güne kadar yeni isgaller yapmak santaji ile kendi çalismalarina engel olmak istediklerini hatirlatarak bu blöflere kulak asmamalari cevabini verdi.
Hiç bir vaka olmadan 2 eylül aksami Sivas'a varilmistir. Sehirde ne kadar fayton ve yayli araba varsa hepsini karsilayicilar tutmuslardi. Yalniz Hürriyet ve İtilaf partisinden kimse yoktu. Kalabalik arasinda Fransiz subayin tehdidi üzerine telaslanan genç Rasim'i gören Mustafa Kemal:
- "gençler için vatan islerinde ölmek olabilir, korkmak asla !
Kurtulus savasi’nda Sakarya Zaferi nasil bir kader dönümü olmussa, Anadolu'da yeni devletin kurulusunda Sivas Kongresi’nin o kadar büyük önemi vardir.
(F. Rifki Atay)
^^DoLCe^^
21-10-2007, 03:29
Ölümünden iki yil önce Atatürk'ün canina kiymak için kurulan bir düzen meydana çikarilmisti. Hem bu düzeni kurmakla suçlanan kimse "milli mücadele"den beri Ata'nin yolunda çalismis, sevgi ve güvenini kazanmis, birçok iyiliklerini de görmüs biri idi.
Haber yurtta saskinlik ve tiksinme yaratmisti. Herkes bunu konusuyor, "nasil olur, nasil olur!" diyor, bir türlü herhangi bir nedene baglayamiyordu.
Sanik tutuldu, adalete teslim edildi. Fakat Atatürk, olaydan haberi yokmus gibi, bu konuda ne düsündügünü açiklamak için agzini açmadi, adalet son sözünü söyleyinceye dek sustu. Atatürk'ün bu suskunlugu çesitli yorumlara ugramisti, kimi "bu üzüntülü olayi anmak istemiyor", dedi; kimi de "bunun dogru olduguna inanmiyor" diye düsündü.
Saniga yükletilen suç yargi yerinde ispat edilemedigi için adam aklandi.
Iste, yargiç kararini bu yolda verdikten sonradir ki Atatürk bu konuda agzini ilk ve son kez olarak açti ve yalniz sunu dedi :
- suça yeltenilmistir, ancak yargiç buna kanacak ölçüde kanit bulmus degildir.
(Mehmet Ali Agakay)
^^DoLCe^^
21-10-2007, 03:42
Serbest Firka'nin kurulusu ve kaldirilisi :
Gazi, 1930 yilinin Kasim’inda Kayseri yönünde trenle yurt gezisine çikmisti. Yol arkadaslarina ilk sordugu soru;
"Serbest Firka'yi kapatmakla iyi mi ettik?" idi. Tabii herkes "iyi oldu" diyordu. Ama bu soru bütün gezi boyunca sürecekti. Sonunda 22 kasim 1930'da Gazi Samsun'a varmisti. Samsun'da olaganüstü önlemler alinmistir. Halk asker kordonlarinin arkasina sinmistir. Aksam ziyafet verilir. Ama masada kenti temsil eden hiç kimse yoktur. (Bosnakzade Ahmet Bey).
"belediye baskani nerede? Nasil olur? Kentlerine konuk geldik" diye sorar belediye baskani serbest firka’li oldugu için vali tarafindan davet edilmemistir. Hemen belediye baskani’ni bulup masaya getirirler. Söz serbest firka'dan açilir. Gazi serbest firka'nin kendinden beklenen isleri göremeyecegi, memlekette gericiligin ve inkilap disi akimlarin bundan yararlanacagi düsüncesi ile serbest firka'nin kapatildigini anlatir ve sonunda belediye baskani’na dönerek der ki;
"simdi baskan bey, siz de artik kaldirilmis olan bir partinin belediye baskani olarak görevinizi sürdürmek istemezsiniz, degil mi? Istifa ediniz" ama belediye baskani’nin yaniti baskadir.
"pasam, ben serbest firka'yi temsil etmiyorum. Bu seçim halkin bana karsi bir güveni seklinde ortaya çikmistir. Eger bu görevden istifa edersem, halkin gösterdigi yakinliga ve güvenine karsi gelmis olurum."
Gazi sakin bir sesle :
"düsündügünüz dogru. Dilediginiz gibi olsun." yanitini verir.
^^DoLCe^^
21-10-2007, 03:43
12 eylül 1929 tarihinde Ankara’da Paris büyükelçisi Fethi Okyar’a cumhurbaskanligi genel sekreteri Tevfik Biyiklioglun’dan bir telgraf gider:
“Reisicumhur hazretleri Fransiz hukuk fakültelerinde okutulan derslere ait kitaplarla en mufassal ve yüksek bir umumi tarihi zat-i alilerinden rica etmektedir.”
Fethi bey, üç gün içinde kitaplari gönderir, arkadan yeni siparisler gelir, Ernest Lavisse ve Alfret Rambaud’un 12 ciltlik “Histoire Generale Des Peoples et Des Civilisations” kitabi istenir, Fethi Okyar bunlari da gönderir.
18 kasim 1929’da büyükelçi’ye, Çankaya’dan bir mektup gelir:
“dün Ernest Lavisse’in on iki ciltlik tarih-i umumisi geldi. Yalniz tarih-i kadim’e ait kismi yok, yani milattan sonra basliyor. Bunu ikmal edecek kisimin da lütuf buyurulmasini reisicumhur hazretleri rica ediyorlar.(...) Yalniz bunlarin bedeli bir hayli tutsa gerektir. Tasfiye edilmek üzere bedelinin is’arini istirham ederim. Pasa hazretleri, sonra bir daha kitap istemeye yüzümüz olmaz, diyorlar. Reisicumhur hazretleri muhabbetle gözlerinden öpüyorlar efendim.”
Fethi bey, Atatürk’ün çok yakin arkadasidir, kitaplarin bedelini seve seve ödeyebilir, ama Atatürk bunu istemez, fatura gelir, kitaplarin bedeli Paris’e gönderilir.
1930’da Fethi Okyar, merkeze döner, Paris Büyükelçiligi’ne Münir Ertegün atanir, Atatürk’ün kitap siparisleri devam eder, genel sekreter, Rene Grousset’nin iki ciltlik “Historie de i’ektreme Orient” adli kitabini ister.
Kitap hemen gönderilir.....
Devamini bilal simsir söyle anlatir:
“Münir bey, hemen kitabi postalar. Kitabin 571 frank, 80 santim tutarindaki faturasini da disisleri bakanligi’na yollar. Büyük bir hukukçu olan Münir bey, büyükelçilik ve bakanlik bütçesinden cumhurbaskani için harcama yapilamayacagini herhalde bilir. Ama, belki, Gazi için bir kerecik çignesek ne çikar, diye düsünmüstür. Bu yüzden disisleri bakanligi ve sayistay kendisinden hesap soracak degildi ya. Gazi denince akan sular dururdu.”
Ama büyükelçi yanilmaktadir, Çankaya’nin böyle seylere tahammülü yoktur.
Hatta büyükelçi, disisleri’nin kitap, brosür tahsisati vardir, fatura bakanliga gönderilmis, bedeli o tahsisattan ödenmistir, dese bile...
Çankaya faturalari disisleri bakanligi’ndan alir, 571 frank, 80 santim is bankasi araciligiyla Paris’e gönderilir.
^^DoLCe^^
21-10-2007, 03:45
Ankara’nin subat ayina tesadüf eden oldukça soguk ve karli bir gecesi idi. Ankara kulübünde bir balo tertip edilmistir. O zamanin bütün mümtaz simalari orada idiler. Saat henüz 12‘ye gelmemisti. Herkesin kalbinde ani bir heyecan uyandiran mes’ut bir haber baloya yayildi:
- Gazi Pasa baloya geliyorlar !.
Rus sefarethanesinde imisler, oradan baloya geliyorlar. O zamanki rus sefiri de baloya gelmisti.
Bir aralik sefir, salonunun ortasina dogru ilerlemekte olan Gaziye yaklasarak Fransizca:
Ekselans dedi, sizi çok seviyorum, hürmetim sonsuzdur; çünkü müsterek bir gaye ugrunda varligini kurtarmaga çalisan milletleriz. Türkiye’nin en büyük halaskari ve banisi olan sizi müsaade ederseniz bir kere öpmek serefini kazanabilir miyim?...
Atatürk evvela gülerek elini uzatti, sonra o da elçiyi öptü. Büyük ve kiymetli Atamiz bu çesit eglence yerlerinde dahi memleketin menfaat ve siyasetini göz önünden bir an uzak tutmazdi. Onun için bütün yabanci gazete muhabirlerinin huzurunda su cümlelerle sefirin sözlerini cevaplandirdi:
- ekselans, gösterdiginiz sevgi hareketinden ve sözlerinizden çok mütehassis oldum. Tesekkür ederim. Bu iki millet ilelebet dost kalmalidir. Yalniz suna dikkat ediniz, her zaman dost olmak arzumuza ragmen asla Bolsevik olmayacagiz !
(Hilmi Yücebas)
^^DoLCe^^
21-10-2007, 03:48
Atatürk birgün Dolmabahçe’den gizlice çikar Topkapi Sarayi müzesine gelir. Müzeyi gezmek ister. Kendisini kapiciya tanitir, fakat kapici henüz saat 9 olmadi, memurlar da gelmedi Atatürk degil, kim olursan ol, bekleyeceksin der.
Hiç süphe yokki , kapici Atatürk'ü tanimamis ve birden fazla bu sözlere muhatap bulundugu için gelenin Atatürk olabilecegine inanmamistir. Fakat bu anekdotta mühim olan nokta Atatürk'ün kapicinin sert cevabi karsisinda israr etmeyerek ,bir kenara çekilip, saatin 9 olmasini ve memurlarin gelmesini beklemesidir.
(Arif Terzioglu)
^^DoLCe^^
21-10-2007, 03:51
Ankara'da yakici bir yaz günü idi Atatürk beraberinde arkadaslari ve yaverleri oldugu halde Kizilcahamam'a giderken Kazan köyü yakinlarinda durmus ve otomobilinden inmisti. Köyün kadini, genci, yaslisi, ihtiyari köylerin içinden geçen, kosede duran bu yabanci konuklari görünce hep kosustular. Kimi su seyirtti, kimi ayran , bunlardan biri, gügümünden aktardigi soguk ayrani Ata'ya uzatti:
- bir soguk ayran içermisiniz,dedi.
Bu çorak iklimin kavurdugu yüzünde bronzlasmis Türk kadinin en bariz ifadelerini tasiyan, bir Türk anasi idi. Bögrüne sikistirdigi kundagi biraz daha bastirdiktan sonra, sag elindeki ayran bardagini uzatti, bekledi. Ata'si, ayrani kana kana içmis ve biran durakladiktan sonra ona :
- senin kocan kim ? Diye sormustu
Köylü kadini,yüzü tunçlasmis, elleri nasirli bir Türk anasi Ankara'nin kendine has sivesi ile kocasinin Sakarya harbinde bogazindan yaralanmis bir cengaver oldugunu söyledi. Ata bir soru daha sordu :
- ne zaman dogdun?
- 1919'da Atatürk Samsun'a çiktigi zaman dogdum.
Ata, bir an düsündü. Yil 1934 idi. Kadinin bu ifadesine göre 15 yasinda olmasi lazim gelirdi. Halbuki karsisindaki kadin 25 yaslarinda görünüyordu tekrar sordu :
- nasil olur
- evet , nasil olurdu .bu sati kadin hiç tereddütsüz, o her zamanki nüktedan haliyle ve memleketin isgal altinda geçirdigi aci yillari ima ederek:
- evet Pasam,ondan evvel yasamiyordum ki !
Bu espiri Ata'yi bir hayli düsündürdü. Ayrilirken yaverine kadinin ismini ve adresini not ettirdi.daha sonra biz Sati kadini büyük millet meclisine giren ilk kadin milletvekili olarak görmekteyiz.
(S.Arif Terzioglu)
^^DoLCe^^
21-10-2007, 04:03
1938 yazinda bir sabah, Dolmabahçe sarayina gitmistim.Atatürk, iki aydan beri savarona yatinda bulunuyordu.bir gün önce, beni görmek istedigini bildirmis, fakat bir saat belirtmemisti.bunun için, erkenden Dolmabahçe’ye giderek emirlerini orada beklemeyi dogru bulmustum.saat ona dogru, nöbetçi yaver bey oturdugum salona gelerek :
- efendim, dedi.Savarona’dan sizin için gönderilen motor simdi rihtima yanasti.
Servisimi aldim, acele salonlari geçip tasliga çiktim.genis mermer merdivenleri inerken, arkamdan kosarak gelen, ayni nöbetçi yaver beyin sesini duydum :
- efendim, bir kirallik yati gelmis.
- hangi kiralin yati? Ne zaman gelmis? Nerede?
- Romanya kirali Carol’un yati.simdi.. Iste Savarona’nin az ötesinde demirliyor.
- acaba kiralda gelmis mi?
- bogaz komutanligi gönderinde kirallik bandirasi oldugunu haber veriyor.
Bir an düsündüm, sonra :
- öyleyse dedim.motoru kullananlara söyleyiniz, beni önce romen yatina götürsünler.
Bir devlet baskaninin gelmesi, elbette her zaman en ön planda önemli olan bir siyasi olaydir.
Romen yatina gitmeden Savarona’ya gitmis olsam, Atatürk’ün ilk isi, tabii benden bu gezi hakkinda fikir almak olacakti.halbuki Carol’un-eger gelmisse- niçin geldigini bilmiyorum.ne Bükres’te elçimiz, ne memleketimizdeki Romen temsilçileri bize bir haber salmis degillerdir.
Üç dakika sonra motor, Romen yatina yaklasirken, kralin küpesteye yaslanmis, bana gülümsemekte oldugunu gördüm.
Yaninda, kizil saçlari rüzgarla dagilan, kadin arkadasi, dillere destan olan sevgilisi madam Lupesku duruyordu.
Hemen güverteye çikip kendini selamladim ve Türkiya adina “hos geldiniz” dedim.
Carol, ince ve bir centilmen olarak taninirdi.fakat beni hayal kirikligina ugratti.madam Lupesku’ya saygilarimi bildirmek olanagini bana vermesi gerekmez miydi? Halbuki madam, sanki yanimizda degilmis gibi davrandi vce koluma geçerek beni yatin salonuna götürdü.sabah sabah, koca bir kadeh Romen sarabi içmege zorladi ve sonunda :
- Cumhurbaskani hazretleri ile konusmak isteyorum.ekselans, dedi. Ne kadar mümkün olursa o kadar çabuk.
- isteginizi hemen Cumhurbaskani hazretlerine bildirmek, bana seref veren görev olacaktir.majeste, dedim.Cumhurbaskani hazretlerinin rahatsiz bulunduklarini biliyorsunuz. Bununla beraber kendilerine hemen arz edecegim.
Ve sordum :
- su anda İstanbul’da bulunan Romanya elçiside size eslik edecekler midir?
- hayir hayir... Atatürk’le basbasa iki dost gibi konusmak istiyorum.tabii, ekselans sizde hazir bulunacaksiniz...
Savarona’ya gidince Atatürk’ü her zaman kinden daha rahatsiz buldum. Ugursuz hastalik o kutsal varligi kemirdikçe kemiriyordu.kestirdigim gibi, ilk sözü su oldu :
- yatta Carol’da var mi? Kaptan dürbünle bakmis... Güvertede kadinlar varmis...
Gördüklerimi ve konustuklarimi Atatürk’e bildirdim.bir an gözlerini yumdu, sonra hafif bir sesle :
- pek takatsizim be, doktor; dedi. Ama.. Peki, bir gayret edelim.kendisini kabul edelim.madem ki, buraya kadar gelmis; olmaz demek olmaz. Herhalde bir derdi vardir.sakin südetler için gelmis olmasin?
Atatürk, o gün ögleden sonra saat dört buçukta kral Carol’u kabul etti.kral yalniz gelmisti.Savarona’nin merdiveni basinda basyaver(Üner) bey tarafindan karsilandi ve yattaki Cumhurbaskanligi yazi odasina götürüldü.Atatürk, açik bir kostüm giymis, beyaz ipekli gömlegine düz yesil bir kravat takmisti.Carol ona dikkatle bakiyordu. Ilk sözü:
- sizi pek saglikli gördüm, ekselans.. Demek oldu.
Sonra hiçbir baslangiça gerek görmek sizin :
- uluslararasi durum pek nazik, dedi.durumun en kritik noktasi da südetler...
Bu sirada kutsal bardaklarla serbetler gelmisti. Dudaklarini degirmeden büro üzerine birakarak devem etti:
- Çekosovakya çok inatçi bir taktik kullaniyor.bu konuya ivedilikle bir hal çaresi bulmak dogru olacaktir.halbuki Benes çok zorluk çikartiyor. Balkan Antanti’nin çikarlari Çekosovakya’nin biraz uysal hareket etmesini emreder, sanirim...
Ve tekrar etti:
- m. Benes pek inatçi... Çok güçlük çikartiyor.
Atatürk Fransizca bilirdi. Fakat devlet baskani olarak yabancilarla konusurken yalniz Türkçe konusmustur.
- Hasmetmeaba söyleyiniz, dedi.Çekosovakya bizim dostumuzdur. Fakat kendilerinin müttefikidir. Her devlet gibi Çekosovakya da böyle bir durumda dostlarindan yardim umdugu gibi müttefiklerinden de daha saglam bir yardim arar.Kral hazretleri Benes’in güçlük çikartigindan sözediyorlar. Bir devlet baskanin ilk görevi, memleketinin her noktasini herkesten önce savunmaktir.
Ve sonra o hasta halinde hiç umulmayacak bir sertlikle iki elini oturdugu koltugun iki kenerina vurarak kükremis bir kaplan gibi gövdesini ileri firlatti :
- ne istiyorlar kral hazretleri? Çekosovakya’dan büyük bir parça koparmak isterken cumhurbaskani Benes’in kolayliklar gööstermesini mi?
Örnegin siz bunu yapabilir misiniz?
Carol sasiriverdi :
Ekselans, biz bu durumu anlamiyyor degiliz, diye kekeledi.”Ama Almanya’nin gözdagi vermesi karsisinda kusku duyuyoruz.”
Sözü hemen baska bir yola götürerek eglenceli seyler anlatmaya basladi.siyasi konusma bitmis, monden görüsmeler baslamisti.
Sonra kalkti, yatina gitti.
^^DoLCe^^
21-10-2007, 04:04
“- Cumhuriyetin ilanindan sonra idi. Karadeniz’de bir gezintiye çikmisti. Kendisine eslik edenler arasinda bulunuyordum. Rize’ye geldik.yollarin düzgünlügü ilgisini çekmisti.vali’ye :
- yollarinizi nasil bu hale getirebildiniz?diye sordu.
Vali de anlatti.bu yakin köylüleri jandarmalarla toplattirmis ve yol onariminda çalistirmis.
Ata’nin kaslari çatildi.oldukça sert bir dille :
- vali bey, dedi. “corvee” nedir bilir misin? Öyle ise ben söyleyeyim : angarya demektir.ve su anda bilmeniz lazim ki, kanunsuz hiçbir vatandasi isten alikoyanaz, onu çalismaya zorlayamazsiniz.Cumhuriyette angarya diye bir sey yoktur.
^^DoLCe^^
21-10-2007, 04:08
“bir aksam, daha sofraya henüz oturmustu.Tevfik Rüstü Aras ile bilardo oynuyorlardi.Aras’ telefondan çagirdilar.içeriye dönerken :
- “Atatürk, dedi,size caninizi sıkacak bir haber verecegim : Yugotavya kralini öldürmüsler.
Üzüntülerini daima içinde saklamayi bilen ebedi sef kipkirmizi olmustu, ayakta duramadi.gelin, ssofrada konusalim dedi.o gece, sabahin yedisinden aksamin tam yedisine kadar büyüklerimizi çagirtarak onlarla ne kadar titiz bir dikkatle konustugunu, onlara direktifler verdigini görerek hayret içinde kalmistim.o gece alinmasi kendilerince gerekli gerekli görülen tedbirler ne kadar derin bir görüs eseri oldugunu sonradan çikan olaylar bize pek iyi anlatmisti.o aksam bu tedbirleri alninin çizgileriyle; erken ve anlasilmaz bir sakinma gibi karsilayanlardan degerli bir kisi yine bir gün bunun bir keramet oldugunu huzurlarinda açiklamisti.
Ancak sabah olmus, gün yayilmisti.sofrada dört bes kisi kalmistik :
- aciktiniz galiba, dedi.
Harp okulundan beri çok sevdigini söyledigi fasulyeli pilavla muhallebi ve kavun geldi.sabahin tam yedisinde böyle tatli ikinci bir aksam yemeginden sonra :
- uykunuz, geldi, artik size müsaade. Ben, Çakmak’in, (sayin maresalimiz o gece İstanbul’da yavuz zirhlisinda bulunuyorlarmis) izlemlerini almadan yatmayacagim, demislerdi.
^^DoLCe^^
21-10-2007, 04:11
Birgün Çankaya’daki eski köskün alt katinda, o zaman, içinde bir de havuzu bulunan holde oturuyordum.Atatürk, yandaki yesil salonda, birkaç konugu ile görüsüyordu.
Zamanin hatiri sayilir adamlarindan olan konuklar bir aralik sözü zafere ve Yunanistan’in zayif durumuna getirdiler; biri digerin görüsünü tamamliya tamamliya özetle söyle konustular :
- “karsimizda kuvvet diye bir sey kalmamistir.büyük devletlerin artik bizim islerimizle fazla ugrasamaya niyetleri olamdigi görülüyor.bundan ötürü elverisli durumlardan faydalanarak bati Trakya’ya girelim ve Selanik’e kadar yürüyelim.”
Belli ki, ifadelerini kuvvetlendirmek için Atatürk’ün Selanik’li olmasindan da faydalanmak istiyorlardi.Atatürk, bütün bunlari sessizce bunlari dinledikten sonra oturdugu koltuktan kalkti ve yüksek sesle su karsiligi verdi :
- “ arkadaslar! Zafere ulasmak için insan güç ve dayanikliliginin son asamasina geldigimizi dünya bilmese bile bizim her zaman unutmamamiz gerekir. Bilirsiniz ki, baslarken davamizi < milli misak> nami altinda toplamis ve dünyaya ilan etmistik.bu ilan, dünyaya karsi bir üstlenme durumundadir.daha ilk adimda verdigimiz sözü tutmamis bir kurul durumuna giremeyiz.asla hatirdan çikarmamalisiniz; bizim en büyük kuvvetimiz, bugün de yarin da dürüst, açik bir siyaset ve sözlerimize içten baglilik teskil edecektir.bununla beraber arkadaslar, sizden “ricayi mahsusla rica ederim” bir daha böyle bir konuyu agiza almayalim.”
^^DoLCe^^
21-10-2007, 04:12
21.06.1935’deki görüsmelerinde :
-savas çiktigi taktirde Amerika tarifsizlik siyasetini koruyabilecek mi?
-olanak yok,dedi, olanak yok. Eger savas çikarsa, Amerika’nin milletler toplulugunda isgal ettigi yüksek durumu herhalde etkili olacaktir.cografi durumlari ne olursa olsun, milletler birbirlerine bir çok baglarla baglidir.
Atatürk, dünyadaki milletleri, bir apartmanda oturanlar gibi görüyor.
- Birlesik Amerika Cumhuriyetleri bu apartmanin en luks dairesinde oturmaktadir.
Eger apartman, oturanlarinin bazilari tarafindan atese verilirse, digerlerinin etkisinden kurtulmasi olanak yoktur.savas için de ayni sey olabilir.Birlesik Amerika Cumhuriyetinin bundan uzak kalmasi olanaksizdir.
Atatürk su sözleri ilave etti :
- bundan baska, Amerika büyük ve kuvvetli ve dünyanin her yerinde ilisigi olan bir devlet oldugundan kendisinin siyaset ve ekonomi yönünden ikinci basamaktaki bir duruma düsmesine hiçbir zaman izin veremez.
^^DoLCe^^
21-10-2007, 04:13
Aci isgal günlerinde, önemli devlet adamlarinin da hazi bulunduklari toplantida herkes, Türkiye’nin düstügü açikli duruma bir çare ariyor. Amerikan, İngiliz koruyuculugundan söz ediliyor. Bir aralik, Mustafa Kemal Pasa’ya da ne düsündügünü sordular. Atatürk, su kisa cevabi verdi:
- “efendiler, hepiniz konustunuz, isteklerinizi beyan ettiniz ve birbirinize sordunuz, hepinizi dinledik. Fakat... Anadolu;’ya bir sey sordunuz mu?Anadolu’yu dinlediniz mi?
Ona da soralim, birde onu dinleyelim efendiler!”
^^DoLCe^^
21-10-2007, 04:15
Yil 1918, Selanik’te bir konferanstan sonra arkadaslariyla konusmasi:
- devrimi tamamlamak lazimdir. Biz bunu yapabiliriz. Ben, bunu yapacagim. O zaman için düsündüklerimi size kisaca anlatayim: bu günki Osmanli İmparatorlugu’nun yüksek sayilan komutanlari, benim için yoktur. Ordu kumanda sicilleri içinde ben, son limit olarak, binbasiyi kabul ediyorum. Gelecegin büyük komutani bunlar olmasi gerekir. Sicil defterlerini binbasiya kadar olanlari saklayacagim, üst tarafini yaktiracagim.
Arkadaslardan biri, bu söz üzerine bana karsi duruyor ve bu büyük ayiklama isinin nasil yapilabilecegini anlamak istiyor. Mustafa Kemal su cvabi veriyor :
- evet, binbasindan yüksek olanlar aybasinda, benim kuracagim bürolara gelip maaslarini istedikleri zaman, büro sefleri defterleri dikkatle inceledikten sonra : “efendim, defterlerde sizin adiniz yoktur, sizi tanimiyorum” diyeceklerdir.
cougar05
23-10-2007, 00:54
Yıl 1910..
Fransızlar yeni buluşları olan uçağı tanıtmak için tüm uluslardan
katılımcıları davet ederler...
herkes böyle bir icadın gerçekleşmiş olması nedeniyle şaşkın ve meraklıdır...
dönemin Osmanlı hükümetine de katılımcı için haber gönderilmiş...
hükümet icatlara oldukça meraklı olan Ali Rıza Paşayı gönderelim o meraklıdır demişler..
ve derhal saraya çağırmışlar...
kendisine Fransızların buluşundan bahsetmişler ve Osmanlıyı temsilen gitmesini istemişler...
ali rıza paşa bunu biz yapmalıydık demiş içinden hayıflanarak...
yalnız demişler paşaya davet 2 kişilik yanına bir kişi daha al
onu da sen belirle demişler...
ali rıza paşa biraz düşünmüş ve bir delikanlı var onu götüreyim demiş...
neyse ali rıza paşa ve delikanlı Paris in yolunu tutmuşlar... Paris te otele yerleşmişler...
ve buluşun gösterileceği gün kalabalık,meydan ve pist herkes merakla bekliyor..
derken pilot hazırlıklarını yapıyor...üstüne mont giyiyor bir de gözlük takıyor...
uçak havalanıyor...parendeler, taklalar, manevralar ..müthiş bir gösteri ...
piste iniyor... alkışlar arasında iniyor uçaktan...
herkes kıskanç ama şaşkın .... bir yetkili bir gönüllü istiyor..
pilotun arkasında ona eşlik edebilecek cesareti olan..
bizim delikanlı atılıyor.. ben ben...
tamam,deniyor ve delikanlıya gözlük ve mont veriliyor...
delikanlı montu giyiyor gözlüğü takıyor..
kalabalıktan sıyrılmak üzere iken ali rıza paşa kolundan tutuyor..
boş ver sen binme bırak başkası binsin diyor...
neden diye soruyor delikanlı ,bir şey mi hissettiniz..
yok, sen yine de binme evlat diyor...
derken başkası biniyor uçağa..uçak havalanıyor delikanlı öfkeli paşa ya ...
parendeler..manevralar.. derken uçak alev topuna dönüyor ve piste
çakılıyor..2 ölü...
delikanlı paşaya bakıyor hayretler içinde... paşa mağrur ve mutlu..
bir insanı kurtardığı için...ama bir başkası ölmüştü....
ama kurtardığı bir insan değildi....
bir ulustu...
çünkü delikanlı Mustafa Kemal Atatürk’tü....
Sunay AKIN'ın dile getirmiştir..
^^DoLCe^^
23-10-2007, 01:48
Yil : 1957
Ismet İnönü aleyhine söylenmis bir söz nedeniyle :
Ismet pasa (inönü) hakkinda söz söylenmesine katlanamayan barutçu söz etmisse de söz hakki verilmeyince meclisi terketmis, yazihaneye gelmisti. Üzerinde hirsini yenememis bir insanin hali vardi. Sik sik dudaklarini isiriyor ve emiyordu.
- bugün eger bana söz verselerdi, Agaogluna su aniyi anlatacak ve İsmet Pasa (inönü) nasil bir insan oldugunu kendisine ögretecektim. Aninin gözlemcisi Refik Koraltan idi ve barutçu’ya o anlatmisti.
Serbest Firka’nin kuruldugu günlerde imis. Firka reisi Fethi Bey, vapurla İstanbul’dan İzmir’e dogru geliyormus. Gemi Ayvalik açiklarinda iken, İzmir valisi Kazim Pasa (dirik) Atatürk’e gönderdigi telgraflarda Fethi Bey’in İzmir’e ayak basmamasini, zira İzmir’de önemli olaylar çikabilecegini ve belki de Fethi Bey’in (okyar) hayatina dahi kastedilebilecegini, İzmir’llilerin kendisine karsi büyük bir antipati duyduklarini, belirtiyormus. Atatürk:
- telgrafi Fethi Bey’e (okyar) gönderiniz, hareketini tayinde serbesttir, emir buyurmuslardir.
Vapur İzmir açiklarina geldigi zaman bir de bakiliyor ki, olaylar hiç de Kazim Pasa’nin anlattigi gibi geçmiyor. Onbinlerce kalabalik Kordonboyu’nu doldurmus ve Fethi Bey’i karsilamaya hazirlaniyorlar. Fethi bey İzmir’e ayak basinca yapilan büyük gösteriler arasinda İzmir Kemeralti bölgesindeki kahvelerde asili bulunan Atatürk’ün ve İsmet İnönü’nün resimleri ayaklar altina atiliyor, yirtiliyor ve çigneniyor.
Bütün bu olayar, vaktinde Atatürk’e iletiliyor ve pek tabii ki, Atatürk üzülüyor. O günün aksami milletvekillerinden olusan bir kurul Atatürk’ü yatistirmak için Çankaya’ya çikiyorlar. Atatürk’ün bu olay nedeniyle söyledigi söz su oluyor:
- benim resimlerimin yirtilmasina, çignenmesne üzülmedim desem yalan söylemis olurum. Fakat asil asil beni üzen nokta nedir bilir misiniz? O İzmir’ kurtarmak için canini disine takmis bati cephesi komutani İsmet Pasa’nin resimlerinin yirtilip çignenmesidir. Bari bu davranis ona uygulanmasaydi.
^^DoLCe^^
23-10-2007, 01:50
Bulgar Türoglu İvan Manolf, Mesrutiye’ten (1908) bir iki yil önce Selanik’te Atatürk’ten o’nun Türk devrimine ait düsüncelerini dinlemisti. Yarin ki Türkiye’yi heyecanla anlatan Atatürk, Manolof’a demisti ki:
- “birgün gelecek, ben hayal zannetiginiz bütün bu devrimleri basaracagim. Bagli oldugum millet, bana inanacaktir. Düsüncelerim hiçbir demagoji ürünü degildir. Bu millet, gerçegi görünce, arkasinda duraksamaksizin yürür. Dava ugrunda ölmesini bilir. Saltanat yikilmalidir. Din ve devlet isleri birbirinden ayrilmali, dogu uygarligindan benligimizi siyirarak bati uygarligina aktarilmaliyiz. Kadin ve erkek arasindaki ayirimmlar silinerek yeni bir sosyal düzen kurmaliyiz. Bati uygarligina girmemize engel olan yaziyi yazarak latin kökünden bir alfabe seçmeli, kilik kiyafetimize kadar, herseyimizle batililara uymaliyiz. Emin olunuz ki, bunlarin hepsi, birgün olacaktir.”
^^DoLCe^^
23-10-2007, 01:53
General Pershing'in kurmay baskani olan general Harbord Sivas'ta Mustafa Kemal'le görüsürken der ki;
- Türk tarihini okudum. Milletiniz büyük komutanlar yetistirmis, büyük ordular hazirlamistir. Bunlari yapan bir millet elbette bir medeniyet sahibi olmalidir. Takdir ederim. Ama bugünkü duruma bakalim. Basta Almanya müttefikinizle dört yil harbettiniz, yenildiniz, dördünüz bir arada yapamadiginiz seyi, bu durumda tek basiniza yapmayi nasil düsünebiliyorsunuz? Fertlerin intihar ettikleri vakit vakit görülür. Bir milletin intihar ettigini mi görecegiz?
Mustafa Kemal generale " tesekkür ederim dedi. Tarihimizi okumus, bizi ögrenmissiniz. Fakat, sunu bilmenizi isterdim ki biz emperyalist pençesine düsen bir kus gibi yavas yavas asagilik bir ölüme mahkum olmaktansa babalarimizin ogullari olarak vurusa vurusa ölmeyi tercih ediyoruz."
General ve arkadaslari sezsizce ayaga kalktilar.
- bizde olsa böyle yapardik!
^^DoLCe^^
23-10-2007, 01:55
Birgün sohbetin ilerledigi bir zamanda, Atatürk bir ara su suali sordu:
- "ben artik Cumhurbaskanligindan çekilmek, parti baskani olarak çalismak istiyorum.
Siz ne dersiniz?"
Ata bu soruyu sorarken etrafinda bulunanlarin teker teker yüzüne bakiyordu. Herkes sorunun kendisine yöneltildigini sanmis; saskinlik içine düsmüstü, rahmetli Rifat Bey'de böyle sanarak cevabin akibetini hiç düsünmeden;
- "muvafik efendim" deyiverdi.
Birden yüzündeki yumusak ifade silinen Atatürk sert bir sekilde ona dogru bakti ve sonra merhum Ziya Bey'e döndü onun cevabini bekledi. Fakat Ziya Bey;
- "efendimiz bilir!" diyerek isin içinden siyrildi. Imtihan sirasi bana gelmisti.
- "henüz göreviniz bitmemistir. Inkilaplar tamam olmamistir. Tamam olunca biz size (artik çekil, istirahat et) deriz, inkilap yarim birakilmaz!" cevabini verdim. Gülümsedi.
- "zaten ben de bunun için henüz birakmak istemiyorum" dedi. Maksadi efkari yoklamakti.
^^DoLCe^^
23-10-2007, 01:56
Üçüncü sinif kalabalikti. Bunlardan ancak, pek az bir kismi Harp Akademisi'ne girebilecekti. Geri kalanlar tayin edildikleri kitalara dagitilacaklardi.
Mustafa Kemal, muhakkak kurmay subay olacagina inaniyordu. Bir gün;
- ya erkani harp olamazsan, ne yaparsin?
Diye yari ciddi, yari saka takilan sinif arkadasimiz Arif'i derhal susturmustu:
- seni bilmiyorum, fakat ben muhakkak, erkani harp olacagim.
Mustafa Kemal kurmay oldu. Arif, mümtaz yüzbasi olarak okuldan çikti.
(Ali Fuat Cebesoy)
^^DoLCe^^
23-10-2007, 01:57
Yasanilan sartlar ne olursa olsun, İstiklal ve Hürriyet için açikça ifadesi sart gayeleri, devlet literatürüne o soktu. Sakarya Zaferi öncesinde düsman toplarinin Polatli'dan duyuldugu ve devlet merkezinin Ankara'dan Kayseri'ye tasinmasi hazirliklarinin yapildigi buhran günlerinde tekalif-i milliye adi altinda vatandasin nesi var nesi yoksa yüzde kirkina el koyarken verilen senedlere;
"zaferden sonra aynen iade" tabirini maliye vekili Hasan Bey "zaferin elde edilmesi halinde" seklinde degistirmek isteyince, yerinden firlamis;
- "ne demek zaferin elde edilmesi halinde... Zafer elbette elde edilecek, süphe mi ediyorsun? " diye bagirmisti.
(Cemal Kutay)
^^DoLCe^^
23-10-2007, 01:59
Karsisinda kim olursa olsun, milleti ve devletinin haysiyet ve itibarini alakadar eden mevzularda seromoniyi asarak hakikatleri ders verir gibi konusmak yigitligi Atatürk’le devlet literatürüne girmist