PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Hıristiyan Alemi Dünyaya Hükmederken... İslam Dünyası Neden Bu Halde..?




FeYeZaN
24-12-2007, 20:14
islam aleminin şuanki durumu ne kadar kötü ve geri kalmış ise.. hıristiyan alemide tam aksine ileri.. ve gelişmiş durumda...
durumun bu halde olması bazı cevrelerce kullanılmakta ve tamamen dinin islamın üzerine yıkılmaktadır.. islama önem veren alimlere en yüksek makamları vaad eden bir din elbette ilimden fenden.. uzak değil.. ve geri değildir..
eğer biz bu halde isek suç islamın değil tamamen bizim kötü yola sapmış olmamız yada saptırılmış olmamız sebebiyledir.. yoksa haşa suç islamın değildir ve olamazda.




mihr
24-12-2007, 23:15
savrbr.sevgili kardeşim nettte surf yaparken bu sorunu gördüm ve sırf cevap vermek için siteye üye oldum
1400 yıl içinde Kuran değişmemiş ama Kuran unutulmuş maalesef,islam yaşanmıyor,kimse nufus cüzdanında islam yazıyor diye islam olmaz,olamaz,islam Allaha teslim olmak demektir,peki neyimizi Allaha teslim etmeliyiz ruhumuzu,vechimizi ve nefsimizi elbette ki böylece islamı yasayabilelim
Kuranda hud suresi29.ayete baktıgımızda iman sahibi(amenu) olanların Allaha ulaşacakları yazıyor peki bu ulaşma ölümle olsa ölen herkes iman sahibi mi olacak elbette ki hayır,peki bu ulaşma nedir,ve Allaha hangi varlık ulaşabilir?
Allaha ulaşarak teslim olan tek varlık ruhtur,ruh bu dünyada yaşarken ulaşarak Allaha teslim olursa o kişi hakkıyla mümin olur ve cennetlik olur(mümin40).yunus7-8 ayetlere bakıldığında Allaha ulaşmayı dilemenin yani vuslat olmayı Allaha ermeyi dilemenin ne kadar önemli olduğu anlaşılır çünki bunu dilemeyen kişi cennetlik olamaz ve en başta kendini kurtaramaz.
peki bu dilek neden önemlidir kişi bu dileği kalpten isterse ne olur?bu kişi bütün ibadetlerini özellikle de zikir ibadetini en üst seviyede yapmaya başlar ve kalbinde huşu oluştuğunda istiane denen manevi yardımı hacet namazıyla kılıp mürşidini görmek istediğinde kendi için Allahın ezelde tayin ettiği mürşidi görüp ona tabi olur,bu mürşidi kişi kendi kafasına göre seçemez çünki Allah dostlarını en iyi Allah bilir.tabiyetten sonra ruh seyri suluk yaparak verilen zikre göre zikir yaptıkça gök katlarını aşmaya başlar bu zikir ibadetinin en büyük özelliği nefsin kalbine nurları taşımasıdır,zikir yaptıkça nefsimizdeki yalan,zan,zulum,dedikodu gibi afetler yavaş yavaş nurlanarak azalmaya başlar ve daimi zikre ulaştığımız noktada daimi nurlar gelerek nefsin kalbini doldurduğu için insan hiçbir zaman şeytana uyamaz.nefs de Allaha teslim olmuş olur.
bütün bunları neden anlattım bu gerçekler unutulduğu ve yaşanmadığı için insanlar aç kalınca rüşvet alıyor,hırsızlık yapıyor,kalpte Allah sevgisi yoksa idrak de olmuyor düşmanla bile işbirliği yapılabiliyor.
kendilerine islam ülkesi diyenler bile cehaletlerinden Kuran ayetlerini incelemek yerine hadislerle hareket edip uydurulan hadislere göre hareket ediyor,oysaki bir hadis Kurana uygunsa sahihtir,örneğin arabistan gibi ülkelerde zorunlu başkapama var,türkiyede ise zorunlu başaçma,ikisi de Kurana aykırı bakara256ydı sanırım şimdi tam hatırlamadım ama la ikrahe fi dini diyor yani dinin içinde zorlama yoktur,bu ne demektir,kimse kimseyi Allahla olan ilişkilerde zorlayamaz,dinin gereklerinde kişi serbesttir yasalarla bunu düzenlersek islam yaşanmış olmuyor,yasalar kullararası hakları düzenleyebilir ancak.
vel hasılı canım kardeşim islam unutulduğu için,yaşanmadığı için,kendini islam zannedip ama islam olamayan toplumlar elbetteki nefslerindeki hastalığı toplumsal olarak yaşayacaklardır.
hıristiyanlar ise bir kısmı hariç(çünki ehli kitap içinde de mümin olanlar(Allaha ulaşmayı dileyenler)in varlığı bize bildiriliyor,bu kısım hariç onlar da islamı yaşamıyor ama kendi ülkelerinin çıkarları istikametinde küçük yaşta bilinçlendirilmeye başlıyorlar ve dünyevi açıdan gelişmeleri için her türlü imkan sunuluyor,bu gerek başka ülkeleri sömürerek gerek sömürmeyerek olsun sonuçta ilme ve fenne çok büyük yatırım yapmaktalar ve herkese çalıştığının karşılığı vardır ayeti gereği onlar da çalıştıklarının karşılığını almaktalar.
selametle kalın inşallah.

FeYeZaN
25-12-2007, 00:30
Allah Razı olsun kardeşim uzun uzun emek vermiş yazmışsın ellerin dert görmesin.

FeYeZaN
25-12-2007, 01:01
işin başka bi boyutuda şu ki:
meşhur bi söz vardır ihlas dalalet yolunda dahi olsa.. yanlış yolda dahi gösterilse.. kişiyi muaffak eder.. yani iyi yada kötü yol olmasından çok işin ihlaslı yada ihlassız olması önemli.. hırıstıyan alemı tuttukları yolda daha bi ihlasla(yanlış anlaşılmasın bıradaki ihlas manası samımıyet manasında) daha bi gayretle çalışmaktalar.. herkez kendi haksız davasında dahi olsa büyük bir gayret gösterdikleri için onların bu gayret ve çabaları onları başarıya götürmekte... biz ise yani islam alemi ise kara bahtını yaşamakta yada yaşatılmakta... hatta özellikle kadere bağlılık ve dünyadan ayrılmak diye gözü yumulmakta...

birinci dünya savaşında özellikle ingilizler bu propagandayı gayet ciddi şekilde yapmışlar.. sizin kaderiniz bizim esaretimize gimektir kaderden kaçılmaz.. seklinde yazılar uçaklarla atılmış.. bilgisiz halk kandırılmış bi zamanna kadar.. aslında şimdiki hal de buna benzer bir durum.. müslümanlar sözde biz dünya ile alakalı değiliz uğraşmayız.. gibi yanlış yorum ve düşüncelele.. islamin desteklediği.. çok fazla önem verdiği ilimden fenden ayrılmış.. kopartılmış.. islam alemi gerilerken.. diğerleri ilerlemiş..

osmanlı.. abbasi.. emevi.. asrı saadet.. devirleri göz önünde tutulursa islam ile ilimin fennin nasılda iç içe olduğu.. bir birini desteklediği ve geliştirdiği görülecektir zaten.. ama günümüzde gözlerimiz kapatılmış..

islam aleminin de bu şekilde geri kalması hazır bekleyen münafıkların, kafirlerin,islamiyet ilme ayak uyduramıyor, musluman kesim geri kaldı ise tek sebeb müslüman olmalarıdır..vs iftiralarına zemin hazırlamıştır..

kişiyi Allah(c.c)'a Götüren herşey ilimdir... ilmin en yükseği ise marifetullahdır(Allahı tanımak) ilimle uğraşan vebenimseyen kişi ise alimdir...

alimi öven ve ilme teşvik eden bir kaç hadis:

Ebu'd-Derda radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın şöyle dediğini işittim: "Kim bir ilim öğrenmek için bir yola sülûk ederse Allah onu cennete giden yollardan birine dahil etmiş demektir. Melekler, ilim talibinden memnun olarak kanatlarını (üzerlerine) koyarlar. Semavat ve yerde olanlar ve hatta denizdeki balıklar âlim için istiğfar ederler. Âlimin âbid üzerindeki üstünlüğü dolunaylı gecede kamerin diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Âlimler peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler, ne dinar ne dirhem miras bırakırlar, ama ilim miras bırakırlar. Kim de ilim elde ederse, bol bir nasib elde etmiştir."

Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "İlim talebi için yola çıkan kimse dönünceye kadar Allah yolundadır."

Yine Tirmizi'nin Sahbere radıyallahu anh'tan kaydına göre, Aleyhissalatu vesselam: "Kim ilim taleb ederse, bu işi, geçmişteki günahlarına kefaret olur" buyurmuştur


alimlere ve ilme bu kadar önem veren ve yükselten bir din nasıl olursa ilimden uzak olur.. yada ilme ayak uyduramıyor olur..

bu konu ile Bediuzzaman Hazretlerinin 20. lema eseri mutlaka okunmalıdır.. tıklayın.. (http://www.risale-inur.org/yenisite/moduller/risale/index.php?tid=53)

selam ve dua ile..

mihr
25-12-2007, 13:11
Allah razı olsun sevgili kardeşim aynen katılıyorum
bir lokma bir hırka düşüncesi hep yanlış anlaşılmış veya yanlış empoze edilmiş,dünya işleri için hiç çalışmamak olarak algılanmış oysaki bir lokma bir hırka düşüncesi çalışmanın karşısında olan bir şey değil tam tersine çok çalışıp ihtiyacımızın fazlasını da infak etmek yani ihtiyaç fazlası mal üretip dağıtmak anlamındadır
hiçbir hizmet malsız mülksüz parasız olmaz,Allah yolunda hizmet ise kutsaldır ve bu üretimi zorunlu kılar,çok çalışmayı zorunlu kılar,bu çok çalışmanın sonunda ihtiyaç fazlası ise ihtiyaç sahiplerine dağıtılmalıdır.
islam her zaman çalışan insan işleyen sermaye üzerine kurulmuştur ki işsizlik ve yoksulluk olmasın böylece kalkınma gerçekleşsin bunun için ilim ve fenle islamın güzel ahlakı elele gitmelidir ki her açıdan bir yükselme ve yücelme olsun inş.
selametle inş.

FeYeZaN
25-12-2007, 13:56
Allah (c.c) büyük isimlerindne biride ADL ismidir ki yanı adaletle muamele eden.. adalet gösteren...
bir insanın faydalanması için yoldan bir taş kaldıran ademe Allah sevaplar mukafatlar vaad etmıs musluman kardeşinin nefsini kendi nefsinden üstün tutma düsüncesini özellikle yerleştirmiş hal böyle olunca her kim insanlık alemi için bir iyilik bir icad yapar ise o insanlık alminin faydalandığı orandan kişiye sevaplar nasip eylemiş.. bu sekilde insnaları bu yolda teşvik etmiş..

imam-i gazali edison kafir olarak ölmesine ramen yapmış oldugu buluşlar veicadlar sebebi ile ahirette gunhları ve azabı azalacaktır demektedır.. çünkü herkim bir zerre kadar iyilik yapsa yada kötülük onun sefasını yada cezasını mutlaka çekecektir...

bu durumlar aynen şuna benziyor: nasıl bir bölgenin gelişmesi için kalkınması için teşvik programları uygulanır.. gerek sanayi teşvik politikası.. tarım teşvik.. hayvancılı.. vs bu politika uygulanna yerde halka ve insanlara yardım edilir yada yapmış oldukları az bir fiilden çok gelir veririlir..

diyebiliriz ki Allah da ilme ve irfana aynen bu şekilde teşvik etmektedir bu yolda yapılan az ameller çok büyük mükafatlarla ödüllendirilmiş yada ödüllendirilecektir..
selam ve dua ile..

FeYeZaN
26-12-2007, 17:15
yirminci Lem'a


İhlâs hakkında
(Onyedinci Lem'anın Onyedinci Notasının yedi mes'elesinden, beş noktadan ibaret olan ikinci mes'elesinin birinci noktası iken, ehemmiyetine binaen Yirminci Lem'a oldu.)

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

اِنَّا اَنْزَلْنَا اِلْيْكَ الْكِتَابَ بِاْلحَقِّ فَاعْبُدِ اللّهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَ اَلاَ لِلّهِ الدِّينُ الْخَالِصُ

Âyetiyle ve

هَلَكَ النَّاسُ اِلاَّ الْعَالِمُونَ وَهَلَكَ الْعَالِمُونَ اِلاَّ الْعَامِلُونَ وَهَلَكَ الْعَامِلُونَ اِلاَّ الْمُخْلِصُونَ وَالْمُخْلِصُونَ عَلَى خَطَرٍ عَظِيمٍ.

-Ev kemâ kal- Hadîs-i şerifi, ikisi de ihlâs ne kadar İslâmiyette mühim bir esas olduğunu gösteriyorlar. Bu ihlâs mes'elesinin hadsiz nüktelerinden yalnız "beş nokta"yı muhtasaran beyan ederiz.

BİRİNCİ NOKTA:

Mühim ve müdhiş bir sual: Neden ehl-i dünya, ehl-i gaflet, hatta ehl-i dalâlet ve ehl-i nifak rekabetsiz ittifak ettikleri halde; ehl-i hak ve ehl-i vifak olan ashab-ı diyânet ve ehl-i ilim ve ehl-i tarikat, neden rekabetli ihtilâf ediyorlar? İttifak ehl-i vifâkın hakkı iken ve hilâf ehl-i nifâkın lâzımı iken, neden bu hak oraya geçti ve şu haksızlık şuraya geldi?

Elcevap: Bu elîm ve fecî ve ehl-i hamiyeti ağlattıracak hâdise-i müdhişenin pek çok esbâbından, yedi sebebini beyan edeceğiz.

BİRİNCİSİ: Ehl-i hakkın ihtilâfı hakikatsızlıktan gelmediği gibi, ehl-i gafletin ittifakı dahi hakikatdarlıktan değildir... Belki ehl-i dün

_________________________________

Tenbih: Bu mübârek Isparta'nın medâr-ı şükran bir hüsn-ü tâli'idir ki, ondaki ehl-i takva ve ehl-i tarîkat ve ehl-i ilmin -sair yerlere nisbeten- rekabetkârâne ihtilâfları görünmüyor. Gerçi lâzım olan hakiki muhabbet ve ittifak yoksa da, zararlı muhâlefet ve rekabet de başka yerlere nisbeten yoktur.

(Orjinal Sayfa:139)

yanın ve ehl-i siyasetin ve ehl-i mekteb gibi hayat-ı içtimaiyenin tabakatına dair birer muayyen vazife ile ve has bir hizmet ile meşgul taifelerin, cemaatlerin ve cem'iyetlerin vazifeleri taayyün edip ayrılmış. Ve o vezaif mukabilindeki alacakları maişet noktasındaki maddî ücret ve hubb-u câh ve şan ü şeref noktasında teveccüh-ü nâsdan alacakları (Hâşiye) mânevî ücret taayyün etmiş, ayrılmış. Müzahâme ve münakaşayı ve rekabeti intac edecek derecede bir iştirak yok. Onun için, bunlar ne kadar fena bir meslekte de gitseler, birbiriyle ittifak edebilirler. Amma ehl-i din ve ashab-ı ilim ve erbab-ı tarikat ise, bunların herbirisinin vazifesi umuma baktığı gibi, muaccel ücretleri de teayyün ve tahassus etmediği.. ve herbirinin makam-ı içtimaîde ve teveccüh-ü nâsda ve hüsn-ü kabuldeki hissesi tahassus etmiyor. Bir makama çoklar namzed olur. Maddî ve mânevî herbir ücrete çok eller uzanabilir. O noktadan müzâhame ve rekabet tevellüd edip; vifâkı nifâka, ittifakı ihtilâfa tebdil eder.



İşte bu müdhiş marazın merhemi, ilâcı ihlâstır. Yâni hakperestliği nefisperestliğe tercih etmekle ve hakkın hatırı, nefsin ve enâniyetin hatırına galib gelmekle اِنْاَجْرِىَاِلاَّعَلَىاللّهِ sırrına mazhar olup.. nâsdan gelen maddî ve mânevî ücretten istiğnâ etmekle (Hâşiye) وَمَا عَلَى الرَّسُولِ اِلاَّ الْبَلاَغُsırrına mazhar olup.. hüsn-ü kabul ve hüsn-ü te'sir ve teveccüh-ü nâsı kazanmak noktalarının Cenab-ı Hakk'ın vazifesi ve ihsanı olduğunu ve kendi vazifesi olan tebliğde dahil olmadığını ve lâzım da olmadığını ve onunla mükellef olmadığını bilmekle ihlâsa muvaffak olur. Yoksa ihlâsı kaçırır.

_______________________________

(Hâşiye): İhtar: Teveccüh-ü nâs istenilmez, belki verilir. Verilse de onunla hoşlanılmaz. Hoşlansa ihlâsı kaybeder, riyaya girer. Şan ü şeref arzusiyle teveccüh-ü nâs ise; ücret ve mükâfat değil, belki ihlâssızlık yüzünden gelen bir itab ve bir mücazattır. Evet amel-i salihin hayatı olan ihlâsın zararına teveccüh-ü nâs ve şan ü şeref, kabir kapısına kadar muvakkat olan bir lezzet-i cüz'iyeye mukabil, kabrin öbür tarafında azâb-ı kabir gibi nâhoş bir şekil aldığından; teveccüh-ü nâsı arzu etmek değil, belki ondan ürkmek ve kaçmak lâzımdır. Şöhretperestlerin ve şan ü şeref peşinde koşanların kulakları çınlasın.(Hâşiye): Sahabelerin senâ-i Kur'aniyeye mazhar olan "îsar" hasletini kendine rehber etmek. Yâni: Hediye ve sadakanın kabulünde başkasını kendine tercih etmek ve hizmet-i diniyenin mukabilinde gelen menfaat-ı maddiyeyi istemeden ve kalben talep etmeden, sırf bir ihsân-ı İlâhî bilerek, nâsdan minnet almıyarak ve hizmet-i diniyenin mukabilinde de almamaktır. Çünki: Hizmet-i diniyenin mukabilinde dünyada bir şey istenilmemeli ki, ihlâs kaçmasın. Çendan hakları var ki, ümmet onların maişetlerini temin etsin. Hem zekâta da müstehaktırlar. Fakat bu istenilmez, belki verilir. Verildiği vakitte, hizmetimin ücretidir denilmez. Mümkün olduğu kadar kanaatkârâne başka ehil ve daha müstehak olanların nefsini kendi nefsine tercih etmek, وَيُؤْثِرُونَعَلَىاََنْفُسِهِمْوَلَوْكَانَبِهِمْخَ صَاصَةٌ sırrına mazhariyetle, bu müdhiş tehlikeden kurtulup ihlâsı kazanabilir...

(Orjinal Sayfa:140)

İKİNCİ SEBEB: Ehl-i dalâletin zilletindendir ittifakları... Ehl-i hidayetin izzetindendir ihtilâfları. Yâni ehl-i gaflet olan ehl-i dünya ve ehl-i dalâlet, hak ve hakikata istinad etmedikleri için zaif ve zelildirler. Tezellül için, kuvvet almaya muhtaçtırlar. Bu ihtiyaçtan, başkasının muavenet ve ittifakına samimî yapışırlar. Hatta meslekleri dalâlet ise de, yine ittifakı muhafaza ederler. Âdeta o haksızlıkta bir hakperestlik, o dalâlette bir ihlâs, o dinsizlikte dinsizdârane bir taassub ve o nifakta bir vifak yaparlar, muvaffak olurlar. Çünki samimî bir ihlâs, şerde dahi olsa neticesiz kalmaz. Evet ihlâs ile kim ne isterse Allah verir. (Haşiye-1)



Amma ehl-i hidayet ve diyânet; ve ehl-i ilim ve tarîkat, hak ve hakikata istinad ettikleri için ve herbiri bizzat tarik-ı hakta yalnız Rabbisini düşünüp, tevfikıne itimad ederek gittiklerinden, manen o meslekten gelen izzetleri var. Zaaf hissettiği vakit; insanların yerine Rabbisine müracaat eder, meded ondan ister. Meşreblerin ihtilâfıyla, zâhir meşrebine muhalif olana karşı muavenet ihtiyacını tam hissetmiyor... İttifaka ihtiyacını göremiyor. Belki hodgâmlık ve enaniyet varsa, kendini haklı ve muhalifini haksız tevehhüm ederek; ittifak ve muhabbet yerine, ihtilâf ve rekabet ortaya girer. İhlâsı kaçırır, vazifesi zîr ü zeber olur.

İşte bu müdhiş sebebin verdiği vahîm neticeleri görmemenin yegâne çaresi, "dokuz emirdir."

1 - Müsbet hareket etmektir ki; yâni: Kendi mesleğinin muhabbetiyle hareket etmek. Başka mesleklerin adâveti ve başkalarının tenkisi, onun fikrine ve ilmine müdahâle etmesin; onlarla meşgul olmasın.

2 - Belki daire-i İslâmiyet içinde hangi meşrebde olursa olsun, medâr-ı muhabbet ve uhuvvet ve ittifak olacak çok râbıta-i vahdet bulunduğunu düşünüp ittifak ederek...

3 - Ve haklı her meslek sahibinin, başkasının mesleğine ilişmemek cihetinde hakkı ise: "Mesleğim haktır, yahud daha güzeldir." diyebilir. Yoksa başkasının mesleğinin haksızlığını veya çirkinliğini îmâ eden, "Hak yalnız benim mesleğimdir." veyahût "Güzel benim meşrebimdir." diyemez olan insaf düsturunu rehber etmek.

____________________________________

(Hâşiye-1): Evet, مَنْ طَلَبَ وَ جَدَّ وَجَدَ bir düstur-u hakikattır. Külliyeti geniş ve genişliği mesleğimize de şamil olabilir.

(Orjinal Sayfa:141)

4 - Ve ehl-i hakla ittifak, Tevfik-ı İlâhînin bir sebebi ve diyanetteki izzetin bir medârı olduğunu düşünmekle...

5 - Hem ehl-i dalâlet ve haksızlık -tesanüd sebebiyle- cemaat sûretindeki kuvvetli bir şahs-ı mânevînin dehasiyle hücumu zamanında; o şahs-ı mânevîye karşı, en kuvvetli ferdî olan mukavemetin mağlup düştüğünü anlayıp ehl-i hak tarafındaki ittifak ile bir şahs-ı mânevî çıkarıp o müdhiş şahs-ı mânevî-i dalâlete karşı, hakkaniyeti muhafaza ettirmek.

6 - Ve hakkı, bâtılın savletinden kurtarmak için...

7 - Nefsini ve enaniyetini...

8 - Ve yanlış düşündüğü izzetini...

9 - Ve ehemmiyetsiz rekabetkârane hissiyatını terketmekle ihlâsı kazanır, vazifesini hakkiyle ifa eder. (Hâşiye)

ÜÇÜNCÜ SEBEB: Ehl-i hakkın ihtilâfı, himmetsizlikten ve aşağılıktan ve ehl-i dalâletin ittifakı, uluvv-ü himmetten değildir. Belki ehl-i hidayetin ihtilâfı, uluvv-ü himmetin sû-i istîmâlinden ve ehl-i dalâletin ittifakı, himmetsizlikten gelen zaaf ve aczdendir. Ehl-i hidayeti, uluvv-ü himmetten sû-i istîmâle ve dolayısiyle ihtilâfa ve rekabete sevkeden, âhiret nokta-i nazarında bir haslet-i memdûha sayılan hırs-ı sevab ve vazife-i uhreviyede kanaatsızlık cihetinden ileri geliyor. Yâni: "Bu sevabı ben kazanayım, bu insanları ben irşad edeyim, benim sözümü dinlesinler." diye, karşısındaki hakikî kardeşi ve cidden muhabbet ve muavenetine ve uhuvvetine ve yardımına muhtaç bir zata karşı rekabetkârâne vaziyet alır. "Şâkirdlerim ne için onun yanına gidiyorlar?.. Ne için onun kadar şâkirdlerim bulunmuyor." diye, enâniyeti oradan fırsat bulup, mezmum bir haslet olan hubb-u câha temayül ettirir, ihlâsı kaçırır, riya kapısını açar.

İşte bu hatanın ve bu yaranın ve bu müdhiş maraz-ı ruhânînin ilâcı şudur ki: Cenab-ı Hakk'ın rızası ihlâs ile kazanılır. Kesret-i etba' ile ve fazla muvaffakıyet ile değildir. Çünki onlar Vazife-i İlâhiyyeye ait olduğu için istenilmez; belki bâzen verilir. Evet bazen bir tek kelime

__________________________________

(Hâşiye): Hatta Hadîs-i Sahîhle, âhir zamanda Îsevîlerin hakiki dindarları ehl-i Kur'an ile ittifak edip, müşterek düşmanları olan zındıkaya karşı dayanacakları gibi; şu zamanda dahi ehl-i diyanet ve ehl-i hakikat, değil yalnız dindaşı, meslekdaşı, kardeşi olanlarla samimî ittifak etmek, belki Hristiyanların hakikî dindar ruhanîleri ile dahi, medâr-ı ihtilâf noktaları muvakkaten medâr-ı münakaşa ve niza' etmiyerek müşterek düşmanları olan mütecâviz dinsizlere karşı ittifaka muhtaçdırlar...

(Orjinal Sayfa:142)

sebeb-i necat ve medâr-ı rıza olur. Kemmiyetin ehemmiyeti o kadar medâr-ı nazar olmamalı. Çünki bâzen bir tek adamın irşadı, bin adamın irşadı kadar Rıza-i İlâhîye medâr olur. Hem ihlâs ve hakperestlik ise, Müslümanların nereden ve kimden olursa olsun istifadelerine taraftar olmaktır. Yoksa, "Benden ders alıp sevab kazandırsınlar." düşüncesi, nefsin ve enâniyetin bir hilesidir.

Ey sevaba hırslı ve a'mâl-i uhreviyeye kanaatsız insan! Bâzı Peygamberler gelmişler ki, mahdud birkaç kişiden başka ittiba edenler olmadığı halde, yine o peygamberlik vazife-i kudsiyesinin hadsiz ücretini almışlar. Demek hüner, kesret-i etba' ile değildir. Belki hüner, Rıza-yı İlâhîyi kazanmakladır. Sen neci oluyorsun ki, böyle hırs ile "Herkes beni dinlesin." diye vazifeni unutup, vazife-i İlâhiyeye karışıyorsun? Kabul ettirmek, senin etrafına halkı toplamak Cenab-ı Hakk'ın vazifesidir. Vazifeni yap, Allah'ın vazifesine karışma. Hem hak ve hakikatı dinleyen ve söyleyene sevab kazandıranlar, yalnız insanlar değildir. Cenab-ı Hakk'ın zîşuur mahlukları ve ruhanîleri ve melâikeleri kâinatı doldurmuş, her tarafı şenlendirmişler. Madem çok sevab istersin, ihlâsı esas tut ve yalnız Rıza-yı İlâhîyi düşün. Tâ ki senin ağzından çıkan mübarek kelimelerin havadaki efradları; ihlâs ile ve niyet-i sadıka ile hayatlansın, canlansın, hadsiz zîşuurun kulaklarına gidip onları nurlandırsın, sana da sevab kazandırsın. Çünki, meselâ: Sen "Elhamdülillâh" dedin; bu kelâm, milyonlarla büyük küçük "Elhamdülillâh" kelimeleri, havada izn-i İlâhî ile yazılır. Nakkaş-ı Hakîm abes ve israf yapmadığı için, o kesretli mübarek kelimeleri dinliyecek kadar hadsiz kulakları halketmiş. Eğer ihlâs ile, niyet-i sadıka ile o havadaki kelimeler hayatlansalar, lezzetli birer meyve gibi ruhanîlerin kulaklarına girer. Eğer Rıza-yı İlâhî ve ihlâs o havadaki kelimelere hayat vermezse, dinlenilmez; sevab da yalnız ağızdaki kelimeye münhasır kalır. Seslerinin ziyade güzel olmadığından, dinliyenlerin azlığından sıkılan hâfızların kulakları çınlasın!..


DÖRDÜNCÜ SEBEB: Ehl-i hidayetin rekabetkârane ihtilâfı, âkıbeti düşünmemekten ve kasr-ı nazardan olmadığı gibi; ehl-i dalâletin samîmâne ittifakları, âkıbet-endişlikten ve yüksek nazardan değildir. Belki ehl-i hidayet; hak ve hakikatın te'siriyle, nefsin kör hissiyatına kapılmayarak; kalbin ve aklın dûr-endişane temayülâtına tâbî olmakla beraber, istikameti ve ihlâsı muhafaza edemediklerinden, o yüksek makamı muhafaza edemeyip ihtilâfa düşüyorlar. Ehl-i dalâlet ise: Nefsin ve hevânın te'siriyle, kör ve âkıbeti görmiyen ve bir dirhem hazır lezzeti bir batman ilerideki lezzete tercih eden hissiyatın mukteziyatiyle, birbirine samimi olarak, muaccel bir menfaat ve hazır bir lezzet için şiddetli ittifak edi

(Orjinal Sayfa:143)

yorlar. Evet dünyevî ve hazır lezzet ve menfaat etrafında aşağı, kalbsiz nefisperestler samimî ittifak ve ittihad ediyorlar. Ehl-i hidayet, âhirete ait ve ileriye müteallik semerat-ı uhreviyeye ve kemalâta, kalb ve aklın yüksek düsturlariyle müteveccih oldukları için, esaslı bir istikamet ve tam bir ihlâs ve gâyet fedakârane bir ittihad ve ittifak olabilirken; enâniyetten tecerrüd edemedikleri için, ifrat ve tefrit yüzünden, ulvî bir menba-ı kuvvet olan ittifakı kaybedip, ihlâs da kırılır... Ve vazife-i uhreviye de zedelenir... Kolayca Rıza-yı İlâhî de elde edilmez.

Bu mühim marazın merhemi ve ilâcı: "Elhubb-u fillâh" sırriyle, tarîk-ı hakta gidenlere refakatla iftihar etmek ve arkalarından gitmek; ve imamlık şerefini onlara bırakmak; ve o Hak yolunda kim olursa olsun kendinden daha iyi olduğunun ihtimaliyle enâniyetinden vazgeçip ihlâsı kazanmak ve ihlâs ile bir dirhem amel, ihlâssız batmanlar ile amellere râcih olduğunu bilmekle ve tâbiiyeti dahi sebeb-i mes'uliyet ve hatarlı olan metbûiyete tercih etmekle o marazdan kurtulur ve ihlâsı kazanır.. vazife-i uhreviyesini hakkiyle yapabilir.

BEŞİNCİ SEBEB: Ehl-i hidayetin ihtilâfı ve adem-i ittifakı zaaflarından olmadığı gibi; ehl-i dalâletin kuvvetli ittifakı da kuvvetlerinden değildir. Belki ehl-i hidayetin ittifaksızlığı, îmân-ı kâmilden gelen nokta-i istinad ve nokta-i istinaddan neş'et eden kuvvetten ileri geldiği gibi; ehl-i gaflet ve ehl-i dalâletin ittifakları, kalben nokta-i istinad bulmadıkları itibariyle zaaf ve aczlerinden ileri gelmiştir. Çünki: Zaifler ittifaka muhtaç oldukları için, kuvvetli ittifak ederler. Kavîler ihtiyacı tam hissetmediklerinden, ittifakları zaîftir. Arslanlar, tilkiler gibi ittifaka muhtaç olmadıkları için ferdî yaşıyorlar. Yabanî keçiler, kurdlardan muhafaza için, bir sürü teşkil ederler. Demek zaiflerin cem'iyeti ve şahs-ı mânevîsi kavî olduğu gibi, (Hâşiye) kavîlerin cem'iyeti ve şahs-ı mânevîsi ise zaiftir. Bu sırra bir işaret-i lâtife ve zarif bir nükte-i Kur'aniyedir ki ferman etmiş: وَقَالَنِسْوَةٌفِىالْمَدِينَةِ Müenneslerin cemaatine, iki katlı müennes olduğu halde, müzekker fiili olan قَالَ buyurması; hem قَالَتِاْلاَعْرَابُ buyurmakla müzekkerlerin cemaatine, müennes fiili olan قَالَتِ tâbîriyle, lâtifane işaret ediyor ki: Zaif ve halim ve yumuşak kadınların cem'iyeti kuvvetleşir, sertlik ve şiddet kesbedip bir nevi recûliyet kazanır. Müzekker fiilini iktizâ

____________________________________

(Hâşiye): Avrupa komiteleri içinde en şiddetlisi ve en te'sirlisi ve bir cihette en kuvvetlisi, cins-i lâtif ve zaîf ve nâzik olan kadınların Amerika'daki Hukuk ve Hürriyet-i Nisvan Komitesi olduğu... Hem milletler içinde az ve zaif olan Ermenilerin komitesi, gösterdikleri kuvvetli fedakârane vaziyetle bu müddeâmızı te'yid ediyor.

(Orjinal Sayfa:144)

ettiğinden وَ قَالَ نِسْوَةٌ tabîriyle, gâyet güzel düşmüş. Kavî erkekler ise, hususan bedevi a'râb olsa; kuvvetlerine güvendikleri için cem'iyetleri zaif olup hem ihtiyatkârlık, hem yumuşaklık vaziyetini aldığından, bir nevi kadınlık hasiyeti takındıkları için, müennes fiilini iktiza ettiğinden قَالَتِاْلاَعْرَابُ müennes fiiliyle tâbîri tam yerindedir. Evet ehl-i hak gâyet kuvvetli bir nokta-i istinad olan Îmân-ı Billâhdan gelen tevekkül ve teslim ile, başkalara arz-ı ihtiyaç edip, muavenet ve yardımlarını istemez. İstese de gâyet fedakârane yapışmaz. Ehl-i dünya, dünya işlerinde hakikî nokta-i istinadlarından gaflet ettiklerinden, zaaf ve acze düşüp, şiddetli bir surette yardımcılara ihtiyacını hisseder; samîmâne, belki fedakârane ittifak ederler.

İşte ehl-i hak, ittifaktaki hak kuvvetini düşünmediklerinden ve aramadıklarından, haksız ve muzır bir netice olan ihtilâfa düşerler. Haksız ehl-i dalâlet ise; ittifaktaki kuvveti, aczleri vasıtasiyle hissettiklerinden, gâyet mühim bir vesile-i makasıd olan ittifakı elde etmişler.

İşte ehl-i hakkın bu haksız ihtilâf marazının merhemi ve ilâcı: وَلاَ تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ Âyetindeki şiddetli nehy-i İlahî, وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى Âyetinde hayat-ı içtimaiyece gâyet hikmetli emr-i İlahîyi düstur-u hareket etmek. Ve ihtilâfın İslâmiyete ne derece zararlı olduğunu ve ehl-i dalâletin ehl-i hakka galebesini ne derece teshil ettiğini düşünüp, kemal-i zaaf ve acz ile, o ehl-i hakkın kafilesine fedakârane, samîmane iltihak etmektir; şahsiyetini unutmakla riya ve tasannudan kurtulup, ihlâsı elde etmektir...

ALTINCI SEBEB: Ehl-i hakkın ihtilâfı nâmerdliklerinden, himmetsizliklerinden, hamiyetsizliklerinden olmadığı gibi; gafletli ehl-i dünyanın ve ehl-i dalâletin, hayat-ı dünyeviyeye ait işlerde samîmane ittifakları dahi merdlikten, hamiyetten, himmetten değildir. Belki, ehl-i hakkın ekseriyetle âhirete ait olan faideleri düşünmekle, o ehemmiyetli ve kesretli mes'elelere hamiyeti, himmeti, merdliği inkısam eder. Hakikî sermaye olan vaktini bir mes'eleye sarfetmediği için, meslekdaşlariyle ittifakı muhkemleşmiyor. Çünki mes'eleler çok, daire dahi geniştir. Gafletli ehl-i dünya ise, yalnız hayat-ı dünyeviyeyi düşündüklerinden, bütün hissiyatiyle ve ruh u kalbiyle şiddetli bir surette hayat-ı dünyeviyeye ait mes'elelere sarılır. Ve o mes'elede ona yardım edene kuvvetli yapışır. Ve hakikat nokta-i nazarında beş paraya değmeyen ve ehl-i hak ona on para kıymet vermiyen mes'elelere, divane olmuş elmasçı bir yahudinin beş para

(Orjinal Sayfa:145)

lık cam parçasına beş lira fiat verdiği gibi, beşyüz lira kıymetindeki vaktini o mes'eleye hasreder. Elbette bu kadar fiat verip ve şiddetli hissiyat ile sarılmak, bâtıl yolunda dahi olsa samimî bir ihlâs olduğundan, o mes'elede muvaffak olur ve ehl-i hakka galebe eder. Bu galebe neticesinde ehl-i hak zillete ve mahkûmiyete ve tasannua ve riyaya düşüp, ihlâsı kaybeder. O nâmerd, himmetsiz, hamiyetsiz bir kısım ehl-i dünyaya dalkavukluk etmeğe mecbur olur.

Ey ehl-i hak! Ey hakperest ehl-i şeriat ve ehl-i hakikat ve ehl-i tarîkat! Bu müdhiş maraz-ı ihtilâfa karşı birbirinizin kusurunu görmeyerek, yekdiğerinizin ayıbına karşı gözünüzü yumunuz! وَاِذَا مَرّوُا بِاللَّغْوِ مَرّوُا كِرَامًا edeb-i Furkanî ile edebleniniz! Ve hâricî düşmanın hücumunda dâhilî münâkaşatı terketmek ve ehl-i hakkı sukuttan ve zilletten kurtarmayı en birinci ve en mühim bir vazife-i uhreviye telâkki edip, yüzer Âyât ve Ehâdis-i Nebeviyenin şiddetle emrettikleri uhuvvet, muhabbet ve teavünü yapıp; bütün hissiyatınızla ehl-i dünyadan daha şiddetli bir surette meslekdaşlarınızla ve dindaşlarınızla ittifak ediniz.. yâni, ihtilâfa düşmeyiniz. Böyle küçük mes'eleler için kıymetdar vaktimi sarfetmekten ise, o çok kıymetli vaktimi zikir ve fikir gibi kıymetdar şeylere sarfedeceğim deyip çekilerek, ittifakı zaîfleştirmeyiniz. Çünki bu mânevî cihadda küçük mes'ele zannettiğiniz, çok büyük olabilir. Bir neferin, bir saatte mühim ve hususî şerait dahilindeki nöbeti bir sene ibadet hükmüne bazen geçmesi gibi; bu ehl-i hakkın mağlubiyeti zamanında, mânevî mücâhede mesailinde, küçük bir mes'eleye sarfolunan senin kıymetdar bir günün, o neferin o saati gibi bin derece kıymet alabilir, bir günün bin gün olabilir. Madem livechillâhtır; o işin küçüğüne büyüğüne, kıymetli ve kıymetsizliğine bakılmaz. İhlâs ve Rıza-yı İlâhî yolunda zerre, yıldız gibi olur. Vesîlenin mâhiyetine bakılmaz, neticesine bakılır. Mâdem neticesi Rıza-yı İlâhîdir ve mâyesi ihlâstır; o küçük değildir, büyüktür.

YEDİNCİ SEBEB: Ehl-i hak ve hakikatın ihtilâf ve rekabetleri, kıskançlıktan ve hırs-ı dünyadan gelmediği gibi; ehl-i dünyanın ve ehl-i gafletin ittifakları dahi, civanmerdlikten ve uluvv-ü cenabtan değildir. Belki ehl-i hakikat, hakikattan gelen uluvv-ü cenab ve uluvv-ü himmet ve tarîk-ı hakda memduh olan müsabakayı tam muhafaza edemediklerinden ve nâehillerin girmesi yüzünden bir derece sû-i istimâl ettiklerinden; rekabetkârane ihtilâfa düşüp hem kendine, hem cemaat-ı İslâmiyeye ehemmiyetli zarar olmuş. Ehl-i gaflet ve ehl-i dalâlet ise, meftun oldukları menfaatlerini kaçırmamak ve menfaat için perestiş ettikleri reislerini

(Orjinal Sayfa:146)

ve arkadaşlarını küstürmemek için, zilletlerinden ve nâmerdliklerinden, hamiyetsizliklerinden; mutlak arkadaşlariyle, hatta denî ve hâin ve muzır olsalar dahi, hâlisâne ittihad.. hem menfaat etrafında toplanan ne şekilde olursa olsun şerikleriyle samîmane ittifak ederler. Samimiyet neticesi olarak istifade ederler.

İşte ey musîbetzede ve ihtilâfa düşmüş ehl-i hak ve eshâb-ı hakîkat! Bu musîbet zamanında ihlâsı kaçırdığınızdan ve Rıza-yı İlâhîyi münhasıran gaye-i maksad yapmadığınızdan, ehl-i hakkın bu zillet ve mağlubiyetine sebebiyet verdiniz. Umûr-u dîniye ve uhreviyede rekabet, gıbta, hased ve kıskançlık olmamalı. Ve hakikat nokta-i nazarında olamaz. Çünki kıskançlık ve hasedin sebebi; bir tek şeye çok eller uzanmasından ve bir tek makama çok gözler dikilmesinden ve bir tek ekmeği çok mîdeler istemesinden müzâhame, münakaşa, müsâbaka sebebiyle gıbtaya, sonra kıskançlığa düşerler. Dünyada bir şey-i vâhide çoklar tâlip olduğundan ve dünya dar ve muvakkat olması sebebiyle insanın hadsiz arzularını tatmin edemediği için, rekabete düşüyorlar. Fakat, âhirette tek bir adama beşyüz sene (Hâşiye) mesafelik bir Cennet ihsan edilmesi.. ve yetmiş bin kasır ve huriler verilmesi.. ve ehl-i Cennet'ten herkes kendi hissesinden kemal-i rıza ile memnun olması işaretiyle gösteriliyor ki, âhirette medâr-ı

_______________________________

(Hâşiye): Mühim bir taraftan ehemmiyetli bir sual: Rivayette gelmiş ki; Cennet'te bir adama beşyüz senelik bir Cennet verilir. Bu hakikat akl-ı dünyevînin havsalasında nasıl yerleşir?

Elcevap: Nasılki bu dünyada herkesin dünya kadar hususî ve muvakkat bir dünyası var. Ve o dünyanın direği onun hayatıdır. Ve zâhirî ve bâtınî duygulariyle o dünyasından istifade eder. Güneş bir lâmbam, yıldızlar mumlarımdır der. Başka mahlûkat ve zîruhlar bulunmaları, o adamın mâlikiyetine mani olmadıkları gibi, bilâkis onun hususî dünyasını şenlendiriyorlar, zîynetlendiriyorlar. Aynen öyle de, fakat binler derece yüksek, herbir mü'min için binler kasır ve hurileri ihtivâ eden has bahçesinden başka, umumî Cennet'ten beşyüz sene genişliğinde birer hususî Cennet'i vardır. Derecesi nisbetinde inkişaf eden hissiyatiyle, duygulariyle Cennet'e ve ebediyete lâyık bir surette istifade eder. Başkaların iştiraki onun mâlikiyetine ve istifadesine noksan vermedikleri gibi, kuvvet verirler. Ve hususî ve geniş Cennetini zîynetlendiriyorlar. Evet, bu dünyada bir adam, bir saatlik bir bahçeden ve bir günlük bir seyrangâhtan ve bir aylık bir memleketten ve bir senelik bir mesiregâhta seyahatından; ağziyle, kulağiyle, gözüyle, zevkiyle, zaikasiyle, sair duygulariyle istifade ettiği gibi; aynen öyle de, fakat bir saatlik bir bahçeden ancak istifade eden bu fâni memleketteki kuvve-i şâmme ve kuvve-i zâika, o bâkî memlekette bir senelik bahçeden aynı istifadeyi eder. Ve burada bir senelik mesiregâhtan ancak istifade edebilen bir kuvve-i bâsıra ve kuvve-i sâmia orada beşyüz senelik mesiregâhındaki seyahattan; o haşmetli, baştan başa zîynetli memlekete lâyık bir tarzda istifade eder. Her mü'min derecesine ve dünyada kazandığı sevablar, haseneler nisbetinde inbisat ve inkişaf eden duygulariyle zevk alır, telezzüz eder, müstefid olur.

(Orjinal Sayfa:147)

rekabet birşey yoktur ve rekabet de olamaz. Öyle ise, âhirete ait olan a’mâl-i sâlihada dahi rekabet olamaz; kıskançlık yeri değildir. Kıskançlık eden ya riyakârdır, a'mâl-i sâliha suretiyle dünyevî neticeleri arıyor.. veyahud sâdık câhildir ki, a'mâl-i sâliha nereye baktığını bilmiyor ve a’mâl-i sâlihanın ruhu, esası ihlâs olduğunu derketmiyor. Rekabet suretiyle Evliyaullaha karşı bir nevi adâvet taşımakla, vüs'at-ı Rahmet-i İlâhiyyeyi ittiham ediyor. Bu hakikatı te'yid eden bir vâkıa:

Eski arkadaşlarımızdan bir adamın, bir adama karşı adâveti vardı. O adamın yanında senakârane onun düşmanı amel-i sâlihle, hatta velâyetle tavsif edildi. O adam kıskanmadı, sıkılmadı. Sonra birisi dedi: "Senin o düşmanın cesurdur, kuvvetlidir." Baktık ki o adamda şiddetli bir kıskançlık ve bir rekabet damarı uyandı. Ona dedik: "Velâyet ve salâhat hadsiz bir hayat-ı ebediyenin pırlantası gibi bir kuvvet ve bir yüksekliktir. Sen buna bu cihette kıskanmadın. Dünyevî kuvvet öküzde ve cesaret canavarda dahi bulunmakla beraber, velâyet ve salâhata nisbeten; bir âdi cam parçasının elmasa nisbeti gibidir." O adam dedi ki: "Bir noktaya, bir makama ikimiz bu dünyada gözümüzü dikmişiz. Oraya çıkmak için basamaklarımız da kuvvet ve cesaret gibi şeylerdir. Onun için kıskandım. Âhiret makâmatı hadsizdir. O burada benim düşmanım iken, orada benim samimi ve sevgili kardeşim olabilir."

Ey ehl-i hakikat ve tarikat! Hakka hizmet, büyük ve ağır bir defineyi taşımak ve muhafaza etmek gibidir. O defineyi omuzunda taşıyanlara ne kadar kuvvetli eller yardıma koşsalar daha ziyade sevinir, memnun olurlar. Kıskanmak şöyle dursun, gâyet samimî bir muhabbetle o gelenlerin kendilerinden daha ziyade olan kuvvetlerini ve daha ziyade tesirlerini ve yardımlarını müftehirane alkışlamak lâzım gelirken, nedendir ki rekabetkârane o hakikî kardeşlere ve fedakâr yardımcılara bakılıyor ve o hal ile ihlâs kaçıyor. Vazifenizde müttehem olup, ehl-i dalâletin nazarında, sizden ve sizin mesleğinizden yüz derece aşağı olan, din ile dünyayı kazanmak ve ilm-i hakikatla maişeti temin etmek, tama' ve hırs yolunda rekabet etmek gibi müdhiş ittihamlara maruz kalıyorsunuz. Bu marazın çare-i yegânesi: Nefsini ittiham etmek ve nefsine değil, daima karşısındaki meslekdaşına tarafdar olmak... Fenn-i Âdâb ve İlm-i Münazara'nın uleması mâbeynindeki hakperestlik ve insaf düsturu olan şu: "Eğer bir mes'elenin münazarasında kendi sözünün haklı çıktığına tarafdar olup ve kendi haklı çıktığına sevinse ve hasmının haksız ve yanlış olduğuna memnun olsa, insafsızdır." Hem zarar eder. Çünki haklı çıktığı vakit o münazarada bilmediği bir şeyi öğrenmiyor, belki gurur ihtimaliyle zarar edebilir. Eğer hak hasmının elinde çıksa; zararsız, bilmediği bir mes'eleyi öğrenip, menfaatdar olur, nefsin gururundan kurtulur. Demek insaflı

(Orjinal Sayfa:148)

hakperest, hakkın hatırı için nefsin hatırını kırıyor. Hasmının elinde hakkı görse, yine rıza ile kabul edip, tarafdar çıkar, memnun olur.

İşte bu düsturu ehl-i din, ehl-i hakikat, ehl-i tarîkat, ehl-i ilim kendilerine rehber ittihaz etseler, ihlâsı kazanırlar. Ve vazife-i uhreviyelerinde muvaffak olurlar. Ve bu feci sukut ve musîbet-i hâzıradan Rahmet-i İlâhiyye ile kurtulurlar.

dikkatle okumanız dileğiyle..

_aLmİrA_
29-12-2007, 09:11
ALLah razı oLsn soru ve yorumLar için..
kısaca şunları eklemek istiyorum:
biçok misyoner,ateist senin yazdığın bu soruyu bi koz olarak kullanıyor..
Ama Öyle bir duruma geLmişiz ki ALLah'ın emrettiği şeyleri hristiyanlar uyguluyor (tabi ki islami olduğu için deil kendilerine mantıkLı geldiği için) Ahlaki ve dini kuralların dışında yani çalışma konusundA adeta bir müslümanda Olması gereken özelliklere bürünmüşler.Bizim ise adımız müslüman ama kim bilr imanımız ne halde onların pisliklerini taklit etmekten.Ama bunu islama mal edemeyiz.Cenabı Hak 'çalış,oku!' buyuruyor.Müslümanlar buna uymuyorsa bunu nasıl islama mal ediyoruz..
Hep söylediğim gibi Hristiyanların ve Yahudilerin amacı bu zaten.Bize tvyi ahlaksızlığı yani kendi kötü alışkanlıklarını cazip göstererek oyalamak ve kendi ülkelerini ilerletmek.
Acı olansa bizim bunlara kanmamız.Önümüze ne koydularsa sorgusuz yememiz.Ahlaksızlık diz boyu.
ALLah sonumuzu hayretsin...

FeYeZaN
01-01-2008, 22:24
çeşitli sebeblerle islam alemi parça parşa olmuş.. vahhabiler.. şia.. sünniler.. daha sonra bunlarde iölerinde küçük birimlere ayrılmişler bunlarda içlerinde.. anlayacağımız tam yahudi geneleği böl parçala yut politikasının en ince ayrıntılarına kadar hepsi görülür olmuş..

küçük parşalara bülşümlere bölünen bu dinin mensupları karşıdan gelen ğüçlü ve birlik akımlarına karşıda mucadele edemeemez olmuş.. yada çok zor karşı cıkar olmu... elbette buda islam aleminin hem sayıca hem ekonomik.. hem siyası başarırızlıklara götürmüş.. ve bu durumlara gelmişiz.. müslüman toplumları bir birini destekjler olması gerekirken.. bir birlerini keser olmuş..

AkL
28-05-2008, 23:33
Bu sorunun cevabı aslında basit, Osmanlıyı herkes bilir, ilköğretimde başlarız okumaya öğrenmeye tarihimizi, sonra dahada gerilere gideriz. Abbasilere, emevilere peygamber efendimize kadar. Peygamber efendimizden sonra emevilerin devam ettirdiği islam devleti, abbasilerle dahada büyümüştür. Afrikaya devam edip ordan avrupaya sıçramıştır. Örnek olarka İspanya bir kaç yüzyıl müslümanların hükümranı altında kalmıştır. Ama ne zamanki müslümanlar kimliklerini kaybedip, günü geçirmek için yaşamaya başlayınca hristiyanlar tarafından saldırıya uğramış, bir gece yataklarında bir çoğu ölmüş, geri kalanlarda afrikaya sürülmüştür. Osmanlıdan örnek verecek olursak, 600 sene üç kıtaya hükmetmiş afrikasından asyasına avrupasına kadar. Ama ne zamanki lale devri dedikleri zaman başlamış, müslümanlar kimliklerini unutmuş işte o zamanda bela başlarına çökmüştür. Bunlar hepimizin gördüğü basit şeyler. Kısa bir değerlendirme yapacak olursak, Bundan ikiyüz yıl öncesinde müslümanlar dünyaya hükmederken hristiyanlar berbat durumda iken, Bugün tam tersinin olmasının sebebi yukarıda bahsettiğim sebebtir. Kimliksizlik... Biz bu şekilde devam edersek, daha ezilmeye çok mahkum oluruz...

azizuzu
29-05-2008, 16:00
çalışan adamın elinden herşey gelir.. demek ki elinde şu an herşey olan insanlar daha çok çalışıyor..