D - 8'LER VE YENİ BİR DÜNYA "Hiç bir peygamber ümmetini, Deccal fitnesi kadar büyük bir tehlike ile korkutmamıştır." Hadisiyle haber verilen Despotizm'e ve Adem (A.S )'dan beri şeytanın en büyük saltanatı olan Siyonizm'e karşı, onurlu ve şuurlu bir direniş ve diriliş mücadelesi olarak başlayan Milli görüş hareketi, çileli ve çetrefilli bir süreçten sonra önce hükümete, Şimdi de D - 8'ler projesiyle evrensel bir medeniyete dönüşüyor. Dünya çapındaki Siyonizm'in zulüm ve sömürü düzenini değiştirecek, İslami ve insani değerleri yerleştirip yürütecek, böylece bozulan tüm dengeleri yeniden düzeltecek olan SİLM - BARIŞ medeniyetine doğru hızla gidiliyor. Ve Erbakan mutlu sona yürüyor.
Her dinden, her kavimden ve her seviyeden bütün insanların birlikte barış ve bereket içinde yaşaması ve evrensel bir hürriyet ve haysiyet ortamına ulaşılması hedefini güden Milli Görüş hareketi, NUH’UN GEMİSİ yerindedir. Bu gemiye binenler selamet sahiline ve mutluluk menziline ulaşacak, dışarıda kalanlar ve düşmanlık yapanlar ise, zulmet deryaları ve hıyanet dalgaları arasında mahvu perişan olacaktır.
Theodor Herzl'in 27 Ağustos 1897 yılında İsviçre'nin Basel kentinde, dünyanın dört bucağından gelen, iki yüzü aşkın Yahudi delegenin huzurunda hedeflerini açıkladığı ve temellerini attığı Siyonist hakimiyeti, 2. Dünya harbi sonunda Rusya’nın Karadeniz kıyısındaki Yalta şehrinde yapılan bir anlaşma ile fiiliyata dökülmüş ve tüm dünyanın ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin gibi Siyonist lobilerin etkili olduğu beş ülke tarafından, sevk ve idare edilmesine ve sömürülmesine ve bütün bunların Birleşmiş Milletler kılıfı altında yürütülmesine karar verilmişti.
Şeytandan ders alan Kabbalacı Siyonist hahamların kehaneti doğrultusunda 1897 deki Basel kongresinden tam 100 sene sonra, 1998 yılında ise, Nil'den Fırat'a Büyük İsrail'in kurulması projeleri çizilmişti. Bu şeytanı heveslerin ilk planları Osmanlı'yı yıkmak, İkincisi de Türkiye'yi parçalamak idi. Bu maksatla önce despotik usuller, sonra da demokratik hilelerle ülkenin başına bela ettikleri hain yöneticiler eliyle, ahlaki ve manevi değerleri tahrip etmişler, sağ - sol, İlerici - gerici, alevi - sünni, asker - sivil, Kürt - Türk, Laik - dindar gibi suni ayrımlarla milleti kamplara bölmüşlerdir.
Mason localarından, malum rejim hocalarına, PKK eşkiyalarından, sahte tarikat istismarcılarına, siyasi parti başkanlarından, sivil örgüt ve sendika ağalarına, Medya patronlarından, Mafya babalarına, Rantiyeci ve kan emici karunlardan, bürokrasi kodamanlarına kadar, şer cephesinin tamamı Refah-Yola hücuma geçmişlerdir ve maalesef etkili ve yetkili kesimlerden satın aldıkları ve kiraladıkları isimlerle, ülkeyi yıpratmaya ve yıkmaya girişmişlerdir. İşte bu yüzden, önlerinde ki en büyük engel olarak gördükleri Milli Görüş hareketini ve Erbakan hükümetini saf dışı etmeye karar vermişlerdir.
Ancak Milli Görüş'ün Muhterem Lideri Erbakan Hoca'nın tuttuğu projektörler sayesinde, milletimiz bugüne kadar oynanan bütün gizli ve kirli oyunların farkına varmış, her sınıf ve seviyeden insanımız, artık kendi köküne, kimliğine ve kültürüne sahip çıkmaya yönelmiştir. Öyle ise 1998 ve sonrası devran, İsrail'in hakimiyetine değil, İslam medeniyetine doğru dönmektedir ve işte masonların ve münafıkların kasıtlı olarak önemsiz gibi göstermeye çalıştıkları D - 8'ler, bu yeni ve muhteşem medeniyetin moturu mahiyetindedir.
Evet, tekrarlayalım ki, Milli Görüş ve D - 8'ler NUH'UN GEMİSİ gibidir.
"Hz. Nuh (a.s) gemisini yaparken de, kavminin ileri gelenleri, her uğradıklarında onunla alay ediyorlar (ve boş hayaller peşinde olduğunu söylüyorlar) dı. (Hz. Nuh (a.s) onlara şöyle cevap veriyordu

"Şimdilik bizimle alay edebilirsiniz. Ama bir gün gelecek sizler pişman ve perişan olacaksınız. Artık rezil ve rüsvay edici azabın kime geleceğini ve sürekli hakaretin kimlere ineceğini, yakında bilecek ve göreceksiniz."
Öyle ise ey insanlar ve özellikle inananlar!.. Haydi geliniz ve acele ediniz... Nuh’un gemisine giriniz. "Ben yüksek dağlara sığınır, böylece azgın dalgalardan ve boğulmaktan kurtulurum." diyen akılsızlar gibi, bugün de Amerika’ya ve İsrail'in güdümündeki masonik kurum ve şahıslara güvenip de, Nuh’un Gemisi yerindeki Milli Görüş hareketine ve medeniyetine sırt çevirmeyiniz!..
Hz. Nuh'un Gemisi'ni, sonunda selamet durağına ve bereket diyarına ulaştıran Allah (c.c), Milli Görüş hareketini de çok yakın bir gelecekte başarı ve barış menziline kavuşturacaktır.
Öyle ise, ey mason kuklaları ve Siyonist uşakları!... "Haydi hepiniz birden bütün hile ve hazırlıklarınızla geliniz ve hücuma geçiniz! Elinizden gelirse hiç fırsat vermeyiniz! Ama sonunda her şeyi ve her kesi yularından yakalamış (ve ezel takdiriyle programlamış) olan, Allah'ın kudreti ve nusreti karşısında mutlaka yenilecek ve ezileceksiniz." Kim bilir mutlu sona yaklaşırken, herkesin ayarı iyice ortaya çıksın diye ve Milli Görüş'ün farkı iyice anlaşılsın diye, kısa bir fitne ve fetret dönemi daha yaşanabilir. Sabır ve sükûnetle, bu dönem de aşılacak ve büyük bir sandık ihtilaliyle ve milletimizin hür iradesi ile saadet sabahına varılacaktır!..
12 Eylül öncesi Hocamızdan dinlediğim bir olayı şimdi tekrar hatırlıyor ve anlatmak istiyorum.
Mimar Sinan, meşhur şaheseri Selimiye Camii'nin temellerini atar ve su basamağına kadar yükseltir. Mimar Sinan'ı çekemeyen bir kısım haset ve hıyanet ehli padişaha gidip, "Sultanım Mimar Sinan, zannedildiği gibi bilgiç ve becerikli bir kimse değildir. Başka ustaların ve isimsiz kahramanların marifet ve maharetini kendisine mal edip, haksız servet ve şöhret peşinde koşan birisidir”. Diyerek onu etkilemeyi ve mimarın aleyhine döndürmeyi başarırlar. Bu olaydan haberi olan Mimar Sinan, hem kıyamete kadar ayakta kalmasını istediği caminin temelleri iyice otursun, hem de bu iftira anlaşılsın diye, inşaatı bırakır ve kayıplara karışır. Onun kaçtığını söyleyen hasetçilere ise, padişah şöyle der;
"Önemli değil. Madem ki asıl işi yürüten başka ustalar idi. Onlar devam ettirsinler!.."
Ne var ki, ustaların ve kalfaların Selimiyeyi bitirmeye değil, Mimar Sinan’ın projesini anlayıp çözmeye bile akılları yetmez... Asıl marifet ve maharet sahibi Mimar Sinan olduğu kesinlik kazanınca ve O’nun farkı ve fazileti herkes tarafından anlaşılıp dört gözle aranmaya başlayınca, o zaman kendiliğinden ortaya çıkar ve eserini tamamlar!..
Acaba, Hoca’nın bu kısa süreli ayrılışı da, muhteşem dönüşüne bir hazırlık mıdır?
REFAH - YOL VE ŞAHSİYETLİ DIŞ POLİTİKA.
( UZAKDOĞU GEZİSİ. ) Ağaçların, hayvanların ve insanların büyümesi, nasıl tabii ve tedrici bir süreç gerektiriyorsa ve nasıl insanlar bu değişimin farkına varmıyorsa, tarihi olayların ve yeni inkılâpların gelişmesi ve yerleşmesi de, böyle belirli bir süreç gerektirmekte ve insanlar çoğu zaman bu değişimleri fark etmemektedir.
Şimdi yıllar öncesini hatırlıyorum. Aziz Hoca’mız, özel sohbet ve seminerlerinde, kurulacak "Yeni Bir Dünya"nın alt yapı projelerini ve hazırlık programlarını anlatıyordu;
İslam Birleşmiş Milletleri niçin gereklidir?
İslam Ortak Pazarı nasıl gerçekleşir?
İslam Dinarına ne şekilde geçilir?
sorularının yeterli ve tutarlı cevapları, ana hatlarıyla verildikten sonra.
"İslam ülkelerinde askeri savunma sanayinin ve ortak kalkınma hamlelerinin" nasıl başlayıp bitirileceğini izah ediyordu.
"Mesela bir uçak, tank, denizaltı veya helikopter gibi ihtiyaç duyulan araç ve gereçlerin, gövdesini üreten fabrika Endonezya'da, motorunu üreten fabrika Pakistan'da, tekerlerini üreten fabrika İran'da, elektrik donanımını üreten tesisler Türkiye'de kurulacaktır. Bu durum, hem İslam ülkelerinin birbirine ekonomik ve askeri yönden bağımlılıklarını, hem birlikte kalkınmalarını, hem de üretim ve gelirden ve Refah seviyesinden ortak pay almalarını sağlayacaktır."
"Bu gerekli tesis ve teknolojilerin, hepsinin aynı ülkede kurulmaya çalışılması Siyonist devlerin dikkatini ve düşmanlığını çekeceği ve engellemelerle karşılanacağı için de sakıncalıdır."
"Bu hazırlıkların önemli bir kısmı, mevcut sistemler içerisinde ve şimdiki kabuk yöneticiler eliyle yapılacaktır. Bu hem dikkatleri dağıtmak ve rahat çalışmak açısından yararlıdır. Hem de, herhangi bir yaranın henüz iyileşmeden kabuğunu kaldırmak yanlış ve zararlıdır. Halbuki yara iyileşince, üzerindeki kabuğu kendiliğinden dökülmüş olacaktır!?".
Bu tür hatıraları ve hakikatları yıllardan beri, özel sohbetlerimizde bizden dinleyen pek çok dostumuz vardır.
Şimdi Erbakan Hoca'nın, İran'dan başlayıp Endenozya'da bitirdiği ilk dış gezisini düşünürken, yaklaşık yirmi sene önce anlatılan bu sözleri hatırlıyorum. Hoca’dan bahsederken "Başbakan" yerine "Erbakan" demeyi tercih ediyorum. Zira O'nun asıl şerefi başbakan olmak değil, Erbakan olmaktır!
Bu seminer ve sohbetleri, bizimle beraber onlarca insan dinliyordu. Ama kimisi "bu zat, bize moral vermek için kuru temennilerini sıralıyor" diyordu. Kimisi "gerçekçi" bulmasa bile, güzel ve gerekli şeyler" olduğunu düşünüyordu.
Ama az da olsa, bir kısmımız da, bu sözlere inanıyordu, çünkü bu sözlerin sahibini tanıyordu. O'na güveniyordu ve feraset dürbünüyle, bu günleri görüyordu!..
Ve Refah-Yol kurulmadan bir ay öncesine kadar, Kanal 7'deki bir söyleşi de "Refah Partisinin bir dış politika programı olmadığını ve böyle bir şeye rastlamadığı" söyleyen gazeteci Cengiz Çandar'ın, sonra Başbakan Erbakan’la birlikte katıldığı Uzakdoğu geziyle ilgili izlenimlerini, yine Kanal 7'ye telefonla anlatırken "Bu görülmeye değer coşkulu karşılamalar, bu sıcak ve samimi temaslar, bu tahmin ve tahayyüllerin çok üstündeki anlaşmalar, Türkiye'nin ve ilgili ülkelerin ekonomik ve stratejik konumunu olumlu yönde değiştirecek boyuttaki ortak yatırımlar, öyle bir iki haftalık hükümetin, alel acele giriştiği bir gezinin neticeleri değil, sanki uzun yıllar öncesinden programlanmış girişimlerin meyvelerini andırıyor" anlamındaki sözlerle hayretini ve hayranlığını dile getirmesi, bize ta gönülden bir "Elhamdülillah!" çektiriyordu...
Bizdeki "garazlı" çevrelerle, dindar bilinen ve entel geçinen bazı "marazlı" kesimler, hala görmek ve içine sindirmek istemese de, Erbakan Hoca gittiği ülkelerde, sadece Türkiye'nin başbakanı değil, aynı zamanda "Tüm İslam Aleminin Lideri ve Kurtarıcısı" olarak karşılanıyor ve ağırlanıyordu!...
Ve Siyonist merkezler, Rusya'nın başına Yeltsin diye beyni çürümüş bir ayyaşı getirip, Amerikanın başına seksene yaklaşmış Dole diye felçli bir bunağı seçtirmek isteyip, bunları Kukla ve kumandalı robot gibi kullanarak, zulüm ve sömürü saltanatını sürdürmek için çırpınırken, ilerlemiş yaşına rağmen akıllara durgunluk veren bir dinçliğin ve dinamizmin sahibi olan Erbakan Hoca, adım adım mutlu sona yaklaşıyordu!..
Başbakanlık ise, bu mutlu sona giden yolda önemli bir "konak" durumunda bulunuyordu.
Ama ne var ki "Körlere renk anlatmak, deveye hendek atlatmaktan zor" oluyordu!
Ancak, her şeye rağmen Kervan yürüyordu ve yürümeliydi.
Evet, Hem Asya-Avrupa ve Afrika'nın ortasında ve bir nevi dünyanın merkez noktasında kurulmak gibi çok stratejik bir coğrafyanın ve jeopolitik avantajların şansını taşıması... Hem Osmanlı İslam Medeniyetinin tarihi ve kültürel mirasının tabii ve talihli varisi durumunda olması... Hem, İslam ülkelerindeki ve Türki Cumhuriyetlerdeki çok zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını ve Anadolu’nun bakir imkanlarını değerlendirip yönlendirme fırsatının elinde ve önünde durması... Gibi büyük ve geniş bir potansiyel güce sahip bulunması, Türkiye'nin yeniden Lider ve Lokomotif ülke konumuna yükselmesi için gerekli ve önemli öğelerdi... Ama yeterli değildi...
Bütün bu potansiyel imkan ve avantajları doğru ve dengeli bir biçimde değerlendirecek, ümit ve hayalleri hakikate çevirecek örnek bir hükümete, yüksek bir siyasete ve gerçek bir "Lider şahsiyete" de ihtiyaç vardı. Ve sonunda Türkiye bu şansı da yakaladı.
Ve işte Erbakan Hoca'nın Başbakan sıfatıyla yaptığı ilk yurt dışı gezisi de, bu yolda ilk meyvelerini vermeğe başladı...
Türkiye'nin bu tarihi ve tabii Liderlik rolünü oynamasına mani olmak isteyen malum Güçler, özellikle Müslüman olan komşularımız Suriye, Irak ve İran'la aramızı bozmak ve kapıştırmak için yıllarca uğraşmış ve maalesef başarılı sonuçlar da almışlardı.
Ülkemiz, Avrupa ve Amerika'nın kışkırtmasıyla, batı komşumuz Yunanistan'dan gelecek bir saldırıyı önlemeğe mecbur kalacağı bir ortamda, şayet Suriye, Irak ve İran da doğudan bize karşı cephe açacak olurlarsa, Türkiye'nin bunalacağını ve bozulacağını düşünen ve bugüne kadar masonik hükümetleri hep bu yönde teşvik ve tahrik eden Güçler, şimdi Erbakan'ın bu kardeş ve komşu ülkelerle "barış ve bereket" anlaşmaları imzalamasını bir türlü içlerine sindiremiyorlar ve bir asırdır süren hile ve hazırlıklarının boşa çıktığını görüp giderek hırçınlaşıyorlar.
Atatürk'ün "Yurtta sulh, cihanda sulh" sözünü, "Batıya uşaklık, doğuya düşmanlık" şeklinde anlayan ve uygulayan alçak zihniyetli kesimler, Amerikanın amigosu gibi, şimdi Erbakan'ı Saddam'ın akıbetine düşmekle korkutmaya devam ede dursunlar, Başbakan İslam ülkeleri arasında siyasi, ekonomik ve askeri işbirliğine temel teşkil edecek hayati ve haysiyetli dış gezisine şevkle başlamış ve şerefle bitirmiştir.
Amerika’nın hırlamasına ve yerli amigoların vırlamasına aldırmadan İran'la yapılan Doğal gaz boru hattı ve anarşiye karşı ortak tavır konusunda anlaşmaları, Pakistan'la askeri ve kültürel işbirliği programları, Endenozya ile büyük sanayi yatırımları yalnız Türkiye'nin değil, tarihin de akışını değiştirecek mahiyettedir.
Ve hele Erbakan Hoca'nın önerdiği ve başarıya yönlendirdiği, Türkiye, İran, Irak ve Suriye'nin katılacağı dörtlü zirve girişimi, orta doğuyu bir barış bölgesine çevirecek ve Siyonizm'in sinsi planlarını boşa çıkaracak önemdedir.
İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Velayetinin, bu teklife olumlu cevap vermesi, Suriye başbakanı Mahmut El Zubi'nin bu konuları görüşmek üzere Tahran'a gitmesi de bu girişimlerin İnşaallah gerçekleşeceğini göstermektedir.
Bu arada, Kıbrıs'ın yeniden karıştırılmaya çalışılması, ABD Dışişleri bakanı Crısthofırın ani bir kararla Avrupa ve Balkan turuna çıkması da, Türkiye'nin başını ağrıtmaya ve önünü tıkamaya yöneliktir. Ama artık bunların hiçbiri para etmeyecektir.
Erbakan'ın, Amerika'daki Siyonist mahfillere rağmen yaptığı İran gezisini değerlendiren Alman Dışişleri Bakanı Klaus Kinkel'in "Bu gezi programı ve dolayısıyla yapılan doğal gaz antlaşması, her iki ülke arasında yapılan diplomatik ilişkiler sonucu gerçekleşmiştir ve her hangi bir ülkenin buna karşı çıkmasına izin verilmemelidir."
"Türkiye Avrupa’nın bir parçasıdır ve bizim müttefiğimizdir. Türkiye'ye her konuda yardımcı olmak ve dış müdahalelere karşı korumak görevimizdir. Bu bakımdan bütün Avrupa'ya sesleniyorum: Bugün Türkiye'ye olan dostluğumuzu ispat etmemiz gerekmektedir."
"Dünya nüfusunun dörtte birini oluşturan İslam dünyası ile çok olumlu ilişkilere girmemiz ve hatta Alman okullarında İslamiyet'i öğretmemiz yararlı ve yerinde bir girişim olacaktır." anlamındaki sözleri, bizim iddialarımız desteklemektedir.
Velhasıl Erbakan büyük düşünmekte ve büyük oynamaktadır. O Siyonist hainlerle savaşmaktan, İslamcı geçinen bazı seviyesiz densizlerle uğraşmaya tenezzül etmeyecek kadar da şereflidir.
Hülasa, dünyanın hem tabii, hem de tarihi merkezi Türkiye'dir. Bir dünya haritasını önünüze serip bir bakınız Batı deyince Avrupa Doğu deyince Asya hatıra gelir. İkisi arasındaki köprü Türkiye'dir. Kuzey deyince Karadeniz’in üst tarafı, Güney deyince Akdeniz'in alt tarafı bilinir. İkisinin arasındaki ki coğrafya ise yine, Türkiye'dir. Evet, bir nevi Dünyanın doğusu batısı, kuzeyi güneyi Türkiye'nin konumuna göre şekillenmektedir. Yani Türkiye Dünyanın tabii merkezidir.
İnsanlık tarihi boyunca büyük medeniyetlerin ve çağları değiştiren devletlerin vatanı olması bakımından da, Türkiye dünyanın tarihi merkezidir.
Ve şimdi de tüm insanlığı saadet getirecek ADİL Düzen’iyle ve MİLLİ GÖRÜŞ Medeniyetiyle Türkiye, yeniden "Talihli bir merkez" olmaya doğru gitmektedir.
Ve birkaç asırdır Siyonistlerin şeytani yönlere çevirdikleri dünya, artık tersine dönecek ve bundan böyle Rahmanî düzen yürüyecektir!
Libya ve Afrika Ziyaretleri.
"Bir deli kuyuya taş atmış. Kırk tane veli çıkaramamış" atasözümüzü artık şöyle değiştirmemiz lazım:" Libya lideri pıskırmış... Bizim yabani yerliler nem kapmış!.."
Evet dik kafalı ve takma akıllı bir diktatör olan, Muammer Kaddafi gibilerinin "icbar ile değil, ancak ikna ile yola getirileceğini " çok iyi bilen Erbakan hoca;
Hem İslam alemi için,
Hem insanlık alemi için,
Hem Libya halkı için,
Hem de Türkiye’nin çıkarları için, daha yararlı hale getirebilmek ve de onurlu ve olumlu bir dış politikanın gereğini icra edebilmek için, kalkıp Libya’ya gitti.
Anarşist Amerika’nın ve barbar Batı'nın ve de içimizdeki uşaklarının, Terörist ilan ettiği ve ambargolarla yalnızlığa ittiği Kaddafi’nin, kendi filozofik ve psikolojik yapısına uygun olarak, sarf ettiği bazı talihsiz sözler karşısında, Erbakan'a çatmak ve Refah-Yol'u yıkmak için bahane arayan beyinsizler, yedi cepheden saldırıya geçtiler.
Bu masonik maskaralar, birden bire devlet haysiyetimizin havarisi ve Milli menfaatlerimizin hamisi kesildiler.
Be hey iki yüzlü sahtekarlar!..
1 - "Kürtler de artık bağımsızlığına kavuşmalı ve Türklerin esaretinden kurtulmalıdır." Diyen bayan Mitterandın ve "Türkiye dinci Refah’a teslim edilmemelidir" diyen Jac Chirac'ın Fransa sına niye ses çıkarmadınız?
Bay Batıcılar, niye hala, hacca gider gibi ikide bir Avrupa’ya ve Amerika’ya koşmaktasınız?
2 - Bastırıp dağıttığı haritalarda doğu Anadolu’muzu Ermenistan, güney doğumuzu Kürdistan olarak gösteren ve her fırsatta PKK ve ASALA'yı destekleyen Amerika’ya karşı, niye hala takla atmaktasınız?
3 - Bütün haritalarında "Hatay" ilimizi kendi sınırları içinde gösteren ve PKK'yı besleyen Suriye’nin eski diktatör yönetimiyle en üst seviyede işbirliğini sürdüren, batılı ülkelere karşı niye susmaktasınız?
4 - Sn. Tansu Çiller'in İsrail gezisinde, mason uzmanların yazıp eline tutuşturduğu konuşma metninde okuduğu, "Vaad edilmiş topraklar" içinde, Türkiye'mizin de bulunduğu bilindiği halde ve Yahudi yetkililer defalarca "Ankara bizim ilgi sahamız içindedir." dediği halde niye, İsrail aleyhine tek bir kelime dahi konuşmadınız?
5 - İstanbul'u hala kendi başkentleri ve Bizans hayalleri gören ve zaten Ege de bile bize rahat vermeyen, burnumuzun dibindeki adaları silah deposuna çeviren, şu kahpe ve kaypak Yunanlılara, kardeşlik şiirleri yazan Ecevit'e nasıl oluyor da bu kadar hayransınız?
6 - Aynı Ecevit, hiç bir resmi sıfatı ve statüsü olmadığı halde, geçen seneler gizlice Orta doğunun kanser çıbanı ve Türkiye'nin baş düşmanı İsrail'e gitti.
O zamanki İsrail Başbakanı İzak Rabin'le
İsrail parlamento Başkanı Şavac Zorah'la,
İsrail Dışişleri Bakanı Şimon Peres'le, özel görüşmeler yaptı. Niye biriniz çıkıp ta Ecevit'e, "Niçin gittin? Hangi talimatlar aldın? diye soramadınız?
7 - Erdal İnönü Başbakan yardımcısı olarak gittiği bir toplantıda, Avrupa Topluluğu üst düzey yetkilileri kendisine "Ay yıldızlı bayrağımızın, Türkiye’nin batılılık imajını olumsuz yönde etkilediğini ve Hıristiyan Avrupalılar arasında, psikolojik allerji meydana getirdiğini" ve bu nedenle değiştirilmesi gerektiğini telkin ve tavsiye ettiklerinde, niye kahramanlık duygularınızı ayaklandırmadınız?
8 - PKK'ya, Moskova yakınlarında modern kamplar kurduran Rusya'nın rezaletlerine karşı neden sessiz kaldınız?
9 - T.B.M. Meclisinde, Apo'nun sözcülüğünü yapan bölücü hainlere, Demokrasi ve insan hakları adına sahip çıkan batılılara karşı ne zaman horozlanacaksınız?
10 - Bizzat Cumhurbaşkanı iken Demirel "bunlar Türkiye'mize Sevr'i uygulamak ve ülkemizi parçalamak istiyorlar" diye açıkladığı ülkeler, yani milletimizin kurtuluş savaşını yapmaya mecbur kaldığı "değişmez düşman" devletlere karşı bu köle tavrınızdan, ne zaman kurtulacaksınız?
11 - PKK'nın siyasi kanadı sayılan, sözde sürgündeki kürt parlamentosunu, hem de kendi meclis salonun da ağarlıyan İtalya'ya ve İspanya’ya niye alttan aldınız?
12 - Bu Tanrı diye taptığınız Amerika ve Avrupalılar, Kıbrıs savaşında parasını peşin verdiğimiz silahlara bile el koydukları halde, "Ben bütün imkanlarımla kardeş Türkiye'nin yanındayım" diyen Kaddafi’yi niçin unutmaktasınız?
Hele şu halinize bakın ve utanın! Psikolojik problemleri olduğu herkesçe kabul edilen Kaddafi’nin, bazı temelsiz ve talihsiz sözlerine karşılık,
Erbakan, niye kalkıp Kaddafi’nin boğazına sarılmadı!..?
Erbakan niye o çadırı Kaddafi’nin başına yıkmadı!..?
Niye Erbakan Kaddafi’nin ayarına inip ona sövüp saymadı!..?
diye çıkışanlara söylüyorum; Çünkü, Erbakan sokak kabadayısı değil, gerçek ve örnek bir devlet adamıdır!..
Evet, Erbakan ciddiyet ve cesaret sahibi bir devlet adamı olarak gerekli tavrını koymuş ve sonunda anlaşma metnine, "Türkiye ve Libya, PKK dahil her türlü terörü kınamaktadır" ibarelerini sokmuş ve hepsinden önemlisi, hem Kaddafi’ye, hem de ekibine, PKK’nın nasıl bir cinayet ve hıyanet şebekesi olduğu bu vesile ile anlatılmış ve ikna edilmiştir.
Ve bu güne kadar, Amerika ve Avrupa ülkelerinden hiç birisi, Türkiye ile ilgili resmi bildiri ve anlaşma metinlerinde "PKK terörist bir harekettir" ibaresini koymamış ve kabullenmemiştir.
Ve hele, Kaddafi'nin gaflarını bahane ederek "Çöl bedevisi", "Çadır şeyhi", "Arap kafası" gibi, seviyesiz sözlerle ve hiç alakası yokken, Arap’ları ve İslam halklarını rencide edecek saldırıların sahipleri bilmelidir ki, asıl terbiye edilmeye muhtaç kimseler kendileridir.
Ve her şeye rağmen, Erbakan'ın bu ziyareti olumlu ve onurlu bir şekilde sonuçlanmıştır.
Çünkü Türk Dış politikasına, artık bağımsızlık ve haysiyetin hakim olduğu fiilen ispatlanmıştır.
Libya lideri Kaddafi, Türkiye ve PKK terörü hakkında uyarılmış ve yanlış saplantılardan kurtarılmaya çalışılmıştır.
Türk müteahhitlerinin borçlarının önemli bir kısmı peşin alınmış, geri kalanı sağlam ödeme şartlarına bağlanmıştır.
300 Trilyonluk yeni inşaat ihalesi anlaşmaları yapılmıştır.
Sonuç: Yerli masonların asıl hedefi Kaddafi değil, Erbakan'dır.
Daha doğrusu, bunların asıl düşmanlığı, İslam’dan kaynaklanan kültürümüz ve ona sahip çıkan halkımızdır.
Ama unutulmasın ki, halkla savaşanlar mutlaka yenilecek ve tarihin çöp sepetine atılacaktır.