Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN hayatı resimleri ve daha fazlası ( Savunan Adam ) - Sayfa 3 - Herşeyde biraz 2de1


Herşeyde biraz 2de1 » Hayatın İçinden » Kim Kimdir » Devlet - Siyaset » Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN hayatı resimleri ve daha fazlası ( Savunan Adam )

Devlet - Siyaset Devlet adamları ve siyasiler hakkında bilgiler hayat hikayeleri biyografileri..

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #21 (permalink) Alt 21-03-2008, 16:52
Loading
 
KaLpsiz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

dü$ pe$indeySen... dü$ pe$ime...
 
Kayıt: 19.04.2006
Yaş: 25
Mesajlar: 5.497
Rep gücü: 150
Rep puanı: 64

 
Siyasi Feraset

Evet, İslam ve insanlık düşmanlarının oyunlarını bozmak ve toplumu huzura kavuşturmak, hem bir siyaset işidir, hem de ibadettir. Çünkü “insanların hayırlısı insanlara hizmet edendir”. Bu konuyu kavramak için, önce dünyaya geliş sebebimizi bilmemiz gerekir.
" Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet (ve kulluk) etsinler diye yarattım"

" O zaman Rabbin meleklere "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti..."ayetlerinin de ifade buyurduğu gibi, yaratılış gayemiz:
1- İbadet
2- Hilafet’tir.
İBADET; İlahi emir ve yasaklara uygun hareket etmek, haram-ları ve çirkin işleri terk edip, farzları ve sünnetleri yerine getirmek, kı-saca kulluk şuuruna, helal, haram duygusuna ve Rabbına teslimiyet ol-gunluğuna erişmektir.
HİLAFET ise; Allah'ın razı olduğu “ Hürriyet ve Adalet nizamını hakim kılmak ve uygulamak" Yani, Hak’kın rızasına ve halkın huzuruna uygun bir iktidarı kurmak sorumluluğu ve mücadelesidir.
İbadet; Nefsi cihadı, hilafet ise; Siyasi cihadı gerektirir.
İbadetler, imanın gereği ve meyveleri olduğu için "Hayat: İman ve Cihattır" sözü tam bir gerçeğin ifadesidir.
Cihat, zorbalara ve zalimlere, bozuk ve barbar düzenlere karşı yapı-lacağı için de, " Kendi rakiplerine hile yapmak", mücadele eden taraf-lar için değerli bir fırsat ve Müslümanlar için "El harbü hud'ah = harp hiledir." hadisiyle, emir ve müsaade edilen önemli bir ruhsattır. Erbakan Hoca'nın pek çok girişimi de bu çerçevede değerlendirilmelidir.
Mü'minlerin, mü'minlere veya mazlum kimselere karşı hile yapması ve bir liderin milletini aldatması ve iki yüzlü davranması, elbette münafıklık alâmetidir. Zira :
"Hile ve hud'a sahipleri cehennemdedir.”
"Bize hile yapan ve aldatan bizden değildir.”
Ancak, hak ve adalet düşmanlarına ve bizi içten yıkmaya çalışan münafık-lara karşı mertlik göstermek, gerçek gayemizi ve gizli projelerimizi onlara bil-dirmek ise, ahmaklıktır. Ve bildiğiniz gibi, aslında en çirkin günahlardan olmasına rağmen, cihat esnasında İslami cepheyi tehlikeye atmamak için, düşmanları aldatmak ve yalan uydurmak bile caizdir ve lazımdır.
Bu bakımdan "Başkalarına hile yapmak tuzak kurmak, dost görü-nüp kuyusunu kazmak, aldatıp kendi istikametinde kullanmak ve istis-mar aracı yapmak" manalarına gelen "Mekr" kelimesi, Kuran'da kırk ka-dar yerde kullanılmıştır. Ve en önemlisi de, Cenab-ı Hakkın "Hayrül ma-kirin = Hile yapanların en hayırlısı" olarak tanıtılmasıdır.
Cenabı Hak, nasıl kafirlerin ve zalimlerin, Müslümanlar ve maz-lumlar aleyhindeki hile ve hesaplarını boşa çıkarıyor, kazdıkları kuyuya kendilerini düşürüyorsa, Dava önderlerinin de, hain rakiplerimize "ümit verip oyalamak, dost görünüp avutmak, hedef sap-tırmak ve aldatmak, onları farklı kamplara ayırmak , zalimleri birbirleriyle boğuşturmak" gibi, "Mekr - hile " yollarına başvurması, elbette gereklidir ve netice itibariyle güzeldir.
Çünkü bu tavır, zalimlerin zulmünü defetmeğe, kafirlerin ve kötülerin şerrini önlemeye, Müslümanların ve tüm mazlum insanların hakkını ve haysiyetini gözetmeye yönelik bir harekettir. "Büyük ve umumi zararları önlemek için, küçük ve hususi zararları tercih etmek" gerekmektedir.
Ve zaten başarılı ve becerikli liderler, zorla ve kaba kuvvetle değil, feraset ve siyasetle rakiplerini aşabilen ve onların gizli planlarını boşa çıkarabilen şahsiyetlerdir.
Bu durumu, Müslümanlıkla ve mertlikle bağdaştıramayan bir ta-kım çevreler :
a- Müslüman'ın, Müslümanlarla ,
b- Müslüman'ın, münafıklarla ,
c- Müslüman'ın, zimmi (Fesat çıkarmayan ve barış içinde yaşayan gayri müslim) vatandaşlarla ,
d- Müslüman'ın harbi kafirlerle (Müslümanlara çeşitli yollarla saldıran ve savaş açan kesimlerle) ilişkilerinde, farklı tutum ve tavırlar içinde olması gerektiğini kavrayamayan ve karıştıran kimselerdir.
Çünkü;
 Müslümanlarla münasebetlerimizde, merhamet ve muhabbet,
 Zımmî olan gayrı müslimlerle münasebetlerimizde, adalet ve insaniyet,
 Saldırgan ve zalim kâfirlerle münasebetlerimizde, ciddiyet ve cesaret,
 Marazlı münafıklara karşı münasebetlerimizde ise, mudara ve siyaset hakimdir.
Evet "Her şey kendi şartları içinde ve neticeleri itibariyle de-ğerlendirilmelidir."
Örneğin: Su, ishal hastaları için, şarttır ve tıbben farzdır. Ameliyattan yeni çıkanlar için çok, zararlıdır ve tıbbi yönden haramdır. Normal sağlıklı insanlar için ise, mübarektir ve mubahtır. . .
Bazen ırmak kenarında bile olsa abdest alırken birkaç damla suyu boşa dökmek israftır. Ama ülke savunması ve isyanların bastırılması için, bazen oluk oluk kan akıtmak mübah sayılmıştır.
Düşmanları ürkütmek ve onlara güçlü görünmek için, cihat esna-sında ipek giyinmek ve bıyıkları uzatmak caiz görülmüş ve hoş karşı-lanmıştır.
İmamı Malik, Caferi Sadık gibi İslam büyükleri, halkın dikkat ve rağbetini çekmek, onlara itibar ve itimat telkin etmek ve böylece onla-rın ıslahına ve irşadına zemin hazırlamak düşüncesiyle, şimdiki fiyatla yüz milyonlar değerinde atlas elbiseler giydikleri anlatılır.
Öyle ise, bugün de cihat önderlerinin ve dava erlerinin harbi (Saldırgan) kafirlere ve münafık çevrelere karşı uyguladıkları bazı oyalama ve he-def saptırma taktiklerini, şeytanların şerlerini en az zararla defetmeğe yönelik siyaset ve stratejilerini "Ciddiyetsizlik, döneklik, ikiyüzlülük, ürkeklik" olarak niteleyen kimseler, ya İslamı bilmediklerindendir, ya da hazımsızlık ve hasetlerindendir.
En başta Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz Hz.’leri , meselâ Mekke'yi harp hilesi ve nübüvvet siyasetiyle fethetmiştir. Asker sayısını olduğundan çok fazla gösterecek oyunlar sergilemiştir. Ve yine Tebük seferine katılmayan 3 sadık sahabesini şiddetle cezalandırdığı halde, yüzlerce münafığın yalan özürlerini kabul etmiştir.
Resulüllah’ın özel müjdesine ve övgüsüne muhatap olan Sultan Fatih'in, padişah olduktan sonra, Trakya ve Anadolu'da bazı kasaba ve büyük çiftlik arazilerini, düğün hediyesi veya dostluk ve barış göstergesi olarak Bizanslılara dağıttığı ve "toprakta gözü olmayan bir padişah" imajı vererek, Haçlıları gaflet ve meskenete sevk edip, İstanbul'un fetih hazırlık-larını tamamladığı, bazı tarihi kaynaklarda rivayet edilmektedir.
Cennet mekân Abdülhamit Han'ın, o zamanın güçlü devletlerini ve ülke içindeki mason rakiplerini, birbirine düşürmek, Hıristiyanlar arasındaki mezhep düşmanlıklarından istifade etmek ve bazıla-rıyla özel dostluklar geliştirmek suretiyle Osmanlı'yı ve Müslümanları pek çok tecavüz ve tehlikeden koruduğu bilinmektedir.
"(Yahudiler Hz. İsa'yı öldürmek üzere gizli bir) tuzak kurdular ve plan hazırladılar Allah da onlara hile yaptı (ve planlarını boşa çıkardı) Zira Allah hile yapanların en hayırlısıdır. (Zalimlere karşı herkesten daha iyi tuzak kurandır.) " ayetinden ders alan, Allah'ın gerçek hali-feleri de, düşmanlarının şeytani hile ve hesaplarını, onların başına ge-çirmek hususunda elbette ferasetli ve maharetlidirler.
"El Harbü hud'a = Harp hiledir" gerçeği, tarih boyunca süregelen Hak-Batıl mücadelesinde, en gerekli ve geçerli bir düstur olma özelliğini hâla muhafaza etmektedir.
"Daha önce de hile yapmış (inananlara ve mazlum insanlara karşı çeşitli tuzaklar kurmuşlardı.) Ancak bütün tuzaklar ve hileler Allah'ındır. (Her şey onun takdir planındadır ve Allah zalimlerin mekrini ve hilesini boşa çıkarandır."
"Onların Müslümanlar aleyhindeki şeytani plan ve programları, dağları yerinden oynatacak çapta bile olsa, nihayet bu tuzaklarının (Takdiri) Allah'ın katındadır."
"Ve Allah c.c. elçilerine (Peygamberlerine ve dava önderlerine) verdiği sözden asla caymayacak (ve onlarını düşmanlarına karşı sahipsiz ve ferasetsiz bırakmayacak) tır. Zira Allah daima en güçlü ve en üstündür ve mutlaka intikamını alandır."
Kafirlerin ve zalim yöneticilerin ortak özelliği şu olmuştur:
"Gece gündüz çeşitli tuzaklar kurarak ve insanları (şehvet ve menfaatle) aldatarak, Allah'a karşı nankörlük etmelerini ve İslam dinini bırakıp kendi düzenlerini desteklemelerini ve böylece şirke girip tağut-lara köle durumuna gelmelerini istemişlerdir."
"Bu, yeryüzünde kibirlenmeleri ve kötü hileleri (ve şeytani düzen-leri ) yüzünden Peygamberlere ve davetçilere düşman oldular. Ancak, her kötü tuzak eninde sonunda sahibinin başına bela olacağı gibi, zalim-ler de kendi kurdukları zülüm düzenlerinin çarkları arasında ezilmekten kurtulamayacaklardır."
"Onlar böyle bir tuzak kurdular. Biz de hiç çaktırmadan onlara bir tuzak kurduk, İşte bak mekirlerinin ve hile düzenlerin sonu ne oldu?."
Ayetlerinden dersini ve nasibini alan büyük liderler, bugünkü hile rejimini kuran ve insanlığı kasıp kavuran Siyonist güçlere ve zalim çevrelere karşı, aynı Rabbani taktiği kullanarak, onların hile ve hesapla-rını boşa çıkarmakta, feraset ve siyasetle düşmanlarını saf dışı bırak-maktadırlar...
"Böylece her kentin ve ülkenin ekâbirini (zenginlerini ve idarecile-rini) oranın mücrimleri (kötüleri) kıldık (ve bir müddet fırsat tanıdık) ki orada (Halka) hile yapsınlar. Halbuki onlar aslında kendilerinden başka-sına hile yapmıyorlar, (kendi sonlarını hazırlıyorlar) ama farkında değil-ler" Ayetinde ifade ve işaret ettiği gibi, basiret ve feraset ehli Liderler, zalimlerin Müslümanlar aleyhine hazırladıkları tuzaklardan ve hile kanunlarından yararlanarak cemaat ve teşkilat oluşturacak, siyasi cihat sonucu iktidara ulaşacak ve şeytanların saltanatını temelinden yı-kacaklardır.
Hatta "(Ey Resulüm) İnkârcılar Seni tutup bağlamaları (ve hapse atmaları), veya öldürmek (suretiyle Sen’den kurtulmaları, ya da Seni ülkenden çıkarıp sürgüne yollamaları için, aleyhinde tuzak kuruyor (ve hesap yapıyorlardı). Onlar Sana bu hileyi düşünürken Allah da onlara tuzak kuruyordu. ( Sana hicret emri vererek Medine’ye gitmeni ve İslâm devletini kurarak geri dönüp Mekke’yi fethetmeni ve müşrik düzenle-rini tepelemeni kolaylaştırıyordu.) " ayetinin haber verdiği gibi, her asırdaki dava önderlerini öldürmek ve tesirsiz hale getirmek için hazır-lanan komplolar bile, Allah’ın inayetiyle boşa çıkmakta ve onların aley-hine neticeler doğurmaktadır.
Çünkü "Ey Resulüm. Bu Sana anlattığımız (Yusuf Suresi) gayb ha-berlerindendir. Onlar kararlarını verip (Senin aleyhinde) tuzak kurar-larken Sen yanlarında değildin (Onlardan korunman, mahcup ve mağlup olmaman için Sana bu gerçekleri vah yedip bildirdik.) " ayetinin işaret ve beşâretiyle, Allah kendi yolunda cihat eden dava önderlerini, özel bir ilhamat ve inayetle desteklemekte ve onlara düşmanlarının planlarını önceden sezmek ve gerekli tedbirleri vaktinde görmek üzere üstün bir feraset ve marifet lütfetmektedir.
"Dilediğine mülk ve iktidar vermek,dilediğini zelil, dilediğini aziz etmek O’nun elindedir ve O’nun her hükmü adaletli ve hikmetlidir ve O’nun gücü her şeye yetmektedir" .
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki;
"Hile yapanların hayırlısı olmak ve zalimlerin tuzağını onların aleyhine kullanmak" Allah’ın sıfatıdır.
"Harp hiledir" hükmü Hz. Peygamberin hadisi ve ruhsatıdır...
Hain güç odaklarını zor ve kuvvetle değil, feraset ve siyasetle aş-mak ve oyunlarını boşa çıkarmak ve onları oyalayan ve hedef saptıran söz ve davranışlarda bulunmak ise, büyük liderlerin vasfıdır.
Bize karşı sinsi planlar ve şeytani tuzaklar içinde olan ve açığımızı yakalamaya çalışan, muzır ve münafık çevrelere karşı mertlik ve dürüst-lük göstermek ise, sadece saflıktır...
Müslüman, Müslümanlara, tüm mazlum insanlara ve iyi niyet ta-şıyanlara karşı daima dürüst, mert ve merhametlidir.
Saldırgan Kâfirlere karşı ise, mutlaka izzetli ve cesaretlidir...
Münafıklara ve dost görünen düşmanlara karşı ise, herhalde dikkatli ve tedbirlidir...
Zira "Ceza en vifaga" sırrınca, her işe uygun bir karşılık vermek ve herkese lâyık olduğu ve sana davrandığı şekilde yönelmek gerek-mektedir.
Günümüzdeki hile örneklerine gelince:
Mesela, Müslümanlar üzerindeki olumlu etkilerini azaltmak ve başarı yollarını tıkamak üzere, bazı İslam alimlerini, cihat örgütlerini ve liderlerini Amerika ile işbirliği içinde göstermek ve bunlarla ilgili sahte bilgi ve belgeler düzenlemek, CiA’nın bayatlamış numaralarından birisidir ve sosyalist aydınların can simidi gibidir.
Seyyid Kutup ve Mevdudi gibi cihad ve devlet şuurunu aşılayan İslam alimlerinin, İzzet Begoviç ve Cahar Dudayev gibi cemaat liderlerinin, rahmetli Ziya ül Hak gibi devlet büyüklerinin ve İhvanı Müslimin ve Filistin gibi diriliş ve direniş hareketlerinin CIA ile bağlantılı ve Amerikan kumandalı olduğunu söylemek ve güya, komünizme ve Rus emperyalizmine karşı İslam'ın bir koz olarak kullanıldığını ileri sürmek, Siyonistlerin karalama ve hedef saptırma yöntemlerinin çirkin örnekleridir.
Hatta Humeyni devriminin arkasından, İran'da Amerikan emperyalizmine karşı çıkacak ve Siyonistlerin işini zorlaştıracak çok sayıda bürokrat, general ve profesörün ve özellikle ehli sünnetin ileri gelen alimlerinin aleyhinde 'CIA ile işbirliğini gösteren sahte belgeler düzenlenerek dağıtıldığı ve böylece hainlikle suçlanıp devre dışı bırakıldığı söylenmektedir.
Ama bu arada, özellikle 12 Eylül'den sonra Türkiye’de gelişen bazı olaylara şeytanların bile aklı ermemektedir.
Bakınız, Erbakan Hoca’nın, İsrail'e yakınlığı yüzünden mason Hayrettin Erkmen'i bir gensoru ile dışişleri bakanlığından düşürmesi ve Türkiye'nin terörist İsrail'i kınama ve Kudüs'ü kurtarma amacıyla düzenlenen meşhur Konya mitinginin tertiplenmesi gerekçe gösterilerek yapılan 12 Eylül askeri yönetimi, daha sonra 26 Kasım 1980'de aldığı bir kararla, İsrail’le ilişkilerini en alt seviyeye indirmişti.
O sıralar, Suudi Arabistan'ın ucuz petrol vermek karşılığı Türkiye'yi bu karara zorladığı söylenmişti. (Milliyet-13 Kasım 1980) Halbuki Amerika'nın İsrail'in emrinde olduğu, Suud yönetiminin ise, Amerika'nın güdümünde bulunduğu bilinmekteydi.
Öyle ise, Türkiye'nin Amerika'ya rağmen, petrol karşılığı, İsrail’le ilişkileri asgari seviyeye indirmesi nasıl izah edilecekti?
Bu çelişkiyi, daha doğrusu bilmeceyi, ifrit gazeteci Nilüfer Yalçın'ın Kudüs'te görüştüğü İsrail’li bir diplomat şu sözleriyle dile getirecekti; (30 Nisan 1990-Milliyet)
"6 Eylül 1980'de, İsrail'in Kudüs'ü işgali öne sürülerek yapılan Konya Mitinginde ortaya atılan MSP görüşlerinin, askeri iktidarca onaylanmayacağı ümidine kapılmıştık. Fakat askeri konseyin Türkiye'nin İsrail’le olan ilişkilerini en alt diplomatik düzeye indirmesi, bizde şok etkisi yaratmıştı.
Evren'in İran-Irak savaşı nedeniyle Türkiye'nin petrol açığını Suudi Arabistan'dan karşılama mecburiyetini, anlayışla karşıladık.
Ancak Dış İşleri Bakanınız İlter Türkmen'in, Riyad’da Suud yetkilileriyle yaptığı gizli görüşmelerin iç yüzünü, bir yıl sonra ayrıntılarıyla saptadık!... Bu özel ve önemli anlaşmaya göre, Suudi Arabistan Türkiye'ye çok düşük bir fiyatla petrol satacak ve bunun karşılığında İsrail’le bağlarını koparacaktı.?!"
Arkasından 15 Mayıs 1981 tarihinde Cidde'de varılan bir anlaşma ile "İslam, Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi" nin İstanbul'da kurulması kararlaştırılacak, bunun altına da K. Evren, B. Ulusu ve T. Özal imza atacaktı?!
Bu üst düzey diplomatın sözlerinden de anlaşılıyor ki, Siyonist şeytanların korktuğu başlarına gelmektedir.
"Acaba birileri, özellikle İslam Ülkelerinde, Siyonizm'e hizmet için hazırladığımız önemli kişi ve kuruluşları ayartıp aleyhimize mi kullanmaktadır?"
Acaba kendilerince malum olan bir süper beyin, İslam'ın ve İnsanlığın aleyhine hazırladıkları tuzaklara, şimdi Siyonistleri mi çekmeye çalışmaktadır?
İnşallah...! Niye olmasın?.. Hem bu durum "ceza en vifaka... muvafık ve münasip bir karşılıktır!...
Bir düşünce adamının tespitiyle, nebevi yönetim modeline uygun olarak:
1- Bulunmaması veya ortadan kaybolması halinde, gerçeklerden ve gelişmelerden haberdar olma ve hedefe giden yolumuzu bulma fırsatını kaybedeceğimiz seçkin bir şahsiyet,
2- Bu şahsiyetin işlevini yerine getirmesini kolaylaştırmak ve herhalde O’nun doğru ve değerli fikirlerini savunmak ve sahip çıkmakla görevli, az ama aziz bir cemaat,
3- Daha geniş ve güvenli bir çerçevede oluşan, düzenli ve disiplinli bir şekilde gelişip olgunlaşan bir teşkilat,
Siyonizm'in saltanatını pek yakında ve mutlaka yıkacaktır.
Mesela, düşmanların elinde, ülkemize yöneltilmiş bilmem kaç milyar dolarlık füze rampaları ve uçak gemileri varsa, bunu çok uzun yıllar kalifiye elemanlar ve büyük masraflarla hazırlamışlarsa, onun elektronik kumanda odasındaki teknisyeni elde etmek ve kendi safımıza çekmekle, bu korkunç silahları düşmanlarınızın aleyhine çevirebilirsiniz.
Artık, mason localarından Üniversite hocalarına, köşe yazarlarından televizyon yorumcularına, üst düzey bürokratlardan büyük iş adamlarına, generallerden strateji uzmanlarına kadar, her konuda ve her kesimde bu hayırlı "hile"yi uygulayabilirsiniz.
Zira unutulmasın ki hadiste buyrulduğu gibi, "Harp hiledir."
Ve zaten, karşı tarafın da, nice din adamlarını ve bizden bilinen elemanları bize karşı kullanmaya çalıştıkları da, yine bir başka gerçektir.
"İşte bunun gibi, her ülke ve şehirdeki mücrimleri, hilekarlık ve düzenbazlık yaptıkları (anlaşılsın) diye büyük mevkilerde bulunduruyoruz. Halbuki onlar hileyi ancak kendilerine yapıyorlar da farkında da değiller." Ayeti de, hain kafirlerin Müslüman ve mazlumların aleyhine kullanmak üzere yetiştirdikleri ve önemli mevkilere yerleştirdikleri kimselerin, daha sonra feraset ve dirayet ehli liderlerce kazanılıp İslam’a ve İnsanlığa hizmet ettirileceklerine işaret etmektedir. Hoca'nın ABD Ziyareti.
Hem Kuran'a, hem de vicdana göre, barış herhalde savaştan hayırlıdır. "Ey iman edenler, hepiniz birden "silme" girin... şeytanın adımlarını izlemeyin..." ayeti de, İslam'ın, "bütün insanların birlikte ve barış içerisinde yaşama düzeni" olduğunu anlatmaktadır. Ve özellikle siyasi, askeri ve iktisadi yönden, yeterli ve gerekli bir güce ulaşıncaya kadar, bazı tavizler vermek suretiyle bile olsa barış yapılacağına izin ve işaret vardır. Aleyhissalatü vesselam Efendimizin Hudeybiye Barışında verdiği tavizler de bu maksatladır. Daha önce Siyonist ve Emperyalist güçlerin, zulüm ve sömürülerini dile getiren sözlerimiz, bütün insanlığın hayrına olacak bir Dünya barışı için onlara işbirliği teklifi götürmemize mani olmamalıdır. "Allah cc. (hayırsız ve yararsız) yeminlerimizi (bozarak) iyilik yapmamıza, kötülüklerden sakınmamıza ve insanların arasını düzeltip (barışa katkıda bulunmamıza) engel sayılmamalıdır."
Hz. Peygamber Efendimizin Medine'ye hicretlerinden sonra, oradaki Yahudiler, Hıristiyan kabileler ve yerli müşriklerle, “şehirde huzur ve hürriyeti sağlamak, dış tehditlere karşı Medine'yi birlikte savunmak ve herkesin kendi dini ve hukuki düzeni içinde yaşama şartlarını hazırlamak” üzere yaptığı barış antlaşması ve Konsensüsü (toplumsal uzlaşmayı) gerçekleştiren ilk yazılı hukuk anayasası, bugün dünya barışını kurmak ve Adil Düzeni uygulamak yolunda bizim temel dayanağımız durumundadır.
İnsanlığın hayrına önemli inkılâplar başaran gerçek liderler, kalıcı ve büyük neticelere ulaşmak için, icabında geçici ve küçük tavizler vermekten ve bu konuda cahillerce kınamak endişesinden de, asla korkmamışlardır.
İşte Erbakan Hoca'nın, ana muhalefet yıllarında yaptığı Amerika gezisi de, bu hikmetleri amaçlamaktadır ve bu açıdan ele alınmalıdır. Hoca diğerleri gibi "Sömürge valiliğine ve zülüm düzenini bekçiliğine, aman bu sefer beni seçin!" biçiminde bir zilletle değil, "Mutlaka kuracağımız Adil Düzene ve İslam Birliğine razı olmak, bütün insanlığın hayranıdır. Bu barış teklifimize katılmak sizin de menfaatinizi icabıdır." şeklindeki bir izzetle, bazı görüşmeleri yapmıştır ve zaten gücü ve yetkisi olmayan birisinin, bu tür teklif ve temaslar yapması da imkansızdır.
"O halde onlar sizden uzak dururlar (ve işinize karışmaz ve içinizi karıştırmazlar), sizinle savaşmazlar ve sizinle barış içinde yaşamaya razı olurlarsa, onlara saldırmak için Allah size yol vermemiştir" ayetinin hükmü ve hikmeti gereği Hoca, Batının patronlarına, İslam adına hem garanti vermiş, hem de barışa davet etmiştir. Ve yine "Başka bir takım insanlar da bulacaksınız ki hem sizden, hem de kendi kavim (ve idareci)lerinden emin olmak isterler..." ayetinde işaret edildiği gibi, Amerika ve Avrupa Emperyalizmi altında ezilen ve maalesef İslam’dan da ürkütülen topluluklara da Hoca, "Herkese hürriyet ve her işte adalet" mesajını iletmiştir.
Merak edilen ve kasıtlı spekülasyonlar üretilen bazı özel ve gizli toplantıların ise "Onların gizli konuşmalarının bir çoğunda hayır yoktur. Ancak sadaka (sayılacak bir hayır) dilemek yahut (insanlığa) iyilik etmek, veya insanların arasını düzeltmek (barışı tesis etmek) amaçlanan gizli konuşma ( ve buluşmalar ) hariçtir. Kim Allah'ın rızasını kazanmak amacıyla bunu yaparsa, yakında ona büyük bir (makam ve) mükafat vereceğiz" ayeti çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir.
Evet "Allah'tan korkun ve aranızı düzeltin" emri gereği, bize düşen barışa ve huzura hizmet etmektir. Bunu gerçekleştirmek ise, ekonomik siyasi ve askeri yönden güçlü olmayı gerektirmektedir. Mecbur kalınca ve de laftan anlamayınca, zalimlere, dur! diyecek, onların, sömürü ve saldırıların önleyecek bir otorite ve organizeyi hazırlamamız istenmektedir. Ve zaten Milli Görüş'te, yıllardır bu istikamettedir. Ama asıl olan ve amaçlanan her şeyden önce barıştır. Çünkü "Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de barışa yanaş ve Allah'a dayan. Çünkü o işitendir ve bilendir."
Dünyayı ele geçirmek ve bütün insanları köleleştirmek gibi, Siyonist ve emperyalist amaçlar taşımayan ve başkalarının temel insan haklarına saygısı bulunan Yahudilere de sözümüz yoktur. Değişmeyen ilahi kanun şudur: İyilik düşünen iyilik işleyecek, iyilik yapanlar ise huzur ve emniyete erişeceklerdir. Kötü niyetli olanlar ise kötü işler yapacak ve bunun sonuçlarına da mecburen katlanacaklardır.
"Biz Kitapta İsrail oğullarına şu hükmü verdik: Siz o yeryüzünde (ve özellikle Filistin'de) iki kere fesat çıkaracaksınız ve oldukça güçlenip azgınlaşacaksınız.
Birincisinin (cezalandırma) zamanı gelince, üzerinize çok kuvvetli kullarımızı gönderdik, evleriniz aralarına kadar girip sizi arayıp (buldular ve boynunuzu vurdular) Bu (azıp sapanlar için) yapılması gereken bir vaad idi.
Sonra tekrar size onları yenme (ve Filistin’e yerleşme) imkanı verdik, servet ve evlatla destekledik. Askerlerinizi (ve emrinizde hareket edenleri) ziyadeleştirdik.
(İşte bu durumda şayet zulüm ve taşkınlıktan vazgeçer) iyilik ederseniz, kendinize iyilik etmiş olursunuz. Yok eğer kötülük ederseniz, o da kendi aleyhinize olacaktır. (Ama maalesef siz yine azgınlaşacak ve yeryüzünü yine fesada sokacak olursanız, bu son zulüm taşkınlığınızın (cezalandırma) zamanı gelince, bu sefer öyle kullarımızı üzerinize göndeririz) ki yüzlerinizi kötüleştirsinler ve ilk kez girdikleri gibi, mescide girsinler ve ele geçirdiklerini mahvetsinler" ayetlerinin ikazına kulak asılmalı, artık fesat çıkarmaktan uzak durulmalıdır.
Zira Allah cc. nurunu mutlaka tamamlayacaktır.
Yegane kuvvet ve kudret sahibi kendisi olduğunu ispatlayacaktır.
Mazlumların intikamını zalimlerden alacak, rahmet ve adaletini ortaya koyacaktır.
Vaad ettiklerinin gerçek olduğunu ve kainatın mutlak hakimi bulunduğunu izhar ve ispat buyuracaktır.
Zira, Allah'ın va'di Hak'tır.
İçimizdeki Amerika ve Erbakan:
İnsanlara en şedit düşman olan Siyonist Lobilerin "kiralık kabadayısı " olan Amerika, Müslüman ülkelerin ve özellikle Türkiye'nin sanayiinden siyasetine, turizminden ticaretine, eğitiminden TRT'sine, ordusundan ailesine kadar, her şeyimize burnunu sokmuş ve kancayı takmıştır.
Osmanlının yıkılışı ve Kurtuluş Savaşının yapılışı sıralarında, meşhur Wilson prensiplerini yaymak ve Türkiye Ermenilerini kurtarmak üzere içimize giren ve işlerimizi yönlendiren Amerika, daha o yıllarda bile, kurtuluşu "Amerikan Mandacılığında" arayan tipler ve taraftarlar buluyordu.
Derken Rus tehlikesiyle NATO'ya girdik, Kominizm korkusuyla Amerika’ya güvendik!..
Marshall yardımlarıyla sanayimiz söndürüldü. Amerikanın özel tavsiyesi olan nüfus ve aile planlarıyla, ana rahmindeki bebeklerimiz öldürüldü...
Sözde barış gönüllüsü Amerikan ajanları, eğitim ve sağlık kurumlarımıza sokuldu... Nice değerlerimiz yok oldu.
Kalkınma planlarımız, dış politikamız, askeri sırlarımız velhasıl en mahrem dosyalarımız, artık Amerikalı uzmanların elindeydi...
Amerikanın Gizli istihbarat ve tahribat örgütleri gençliğimizi iki düşman kampa ayırıyor, sağcıları solculara, solcuları sağcılara kırdırıyordu.
Sokaklarda, sözde Amerikan aleyhtarlığı yapan solakları ve salakları bile yönlendiren yine Amerika’ydı ve nice 1-Mayıslarda işçilerimizi meydanlara döküp birbirine saldırtan, hep Amerikan ajanlarıydı.
Artık Türkiye'nin en gizli istihbarat raporlarından Büyük Millet Meclisi zabıtlarına, Devlet büyüklerinin görüşmelerinden, üst mahkeme kararlarına kadar her şeyimiz Amerikalı uzmanların emrinde ve denetiminde idi.
Amerikalı uzmanların olurunu ve onayını almadan, hiç kimse bu ülkede önemli mevkilere gelemiyordu.
Masonların icazesi, ihtilallerin vizesi ve başbakanların tazesi hep Amerika’dan gönderiliyordu...
Amerika'nın rızasına göre değil de, kendi milleti adına ve yararına karar vermeye heveslendiği ve Müslümanlara fazla yüz verdiği için, ihtilaller yapılıyor ve Menderesler asılıyordu...
Amerika'nın her direktifini, mukaddes bir tanrı buyruğu kabul eden İsmet İnönü bile, Kıbrıs'taki Rum katliamlarına karşı eski paşalık numarasını çekmeye yeltenince, ABD Başkanı Johnson'dan bir tehdit alıyor, bunun üzerine "O zaman yeni bir dünya kurulur, Türkiye'de orada yerini alır" gibi Amerika'ya kendi aklınca şantaj yapmaya kalkışıyor, ama sonunda ana muhalefet liderliğinden bile atılıyor, Ecevit ve ekibine alt ediliyor ve Halk Partisinin başında uzaklaştırılıyordu!?.
Amerika selpak kağıdı gibi, daha nicelerini başbakan olarak kullanmış, eskiyip kirlenince de bir kenara atmıştır!...
"Yenisini bulduğumdan eskisinin hükmü kalmamıştır" mantığıyla Amerika, daha nicelerini kahraman yapmış, sonra gözden çıkarmış, en sadık kölelerini bile devre dışı bırakmıştır.
Ve zaman gelmiş, Amerika’da çağ atlamış ve artık Türkiye'yi telefonla yönetmeye başlamıştır...
Amerika'nın bölgedeki yüksek çıkarlarını korumak ve sadakat madalyası kazanmak uğruna, nice milli menfaatlerimiz feda kılınmıştır.
Bunca taviz ve teslimiyete rağmen, Amerika hala bizden razı olmamış ve Türkiye'ye düşmanca tavrını bırakmamıştır. Ermeni meselesinde, Kuzey Irak meselesinde, Kıbrıs meselesinde hep bizi arkadan bıçaklamıştır.
Ama hamd olsun ki Türkiye'de Milli Görüş giderek güçlenmiş ve gelişmiş, yalnız ülkemizde değil, bütün İslam aleminde, hatta yeryüzünün her yerinde Amerika 'nın sömürü hortumlarını kesecek, Siyonizm vampirini kansızlıktan gebertecek o mutlu sona doğru yürüye gelmiş ve nihayet kesin iktidara oldukça yaklaşmıştır. Evet Erbakan faktörü, tüm fesatçıların uykusunu kaçırmaya başlamıştır.
İşte ABD’yi daha da hırçınlaştıran ve İsrail’i çılgınlaştıran gerçek budur... Ama korkunun ecele faydası olmayacaktır.
"Batı Klüp"le İslam'ın hesaplaşması kaçınılmazdır. Değişik renklere bürünseler ve farklı “ring” lerde dövüşseler de, temelde aynı yanlış düşünce sahiplerini belirtmek için, hem doğru, hem çarpıcı hem de orijinal tanım ve tespitler yapabilmek, büyük bir beyin ve bilgelik işidir. Erbakan Hocanın batıl kafalı sağcı ve solcuları tanıtmak için kullandığı "BATI KLUPCÜ" tabiri de, siyasi literatürünüze (edebiyatımıza) kazandırılmış çok ilmi bir gerçeğin, mizah yollu ifadesidir.
Geçen seneler Amerika’da yayınlanan "Foreign Policy" adlı dergide S. Lind adlı yazar "Batı kültürünü savunurken" başlıklı yazısında şöyle diyordu:
"Batı Kültürüne üyelik için ırki bağ gerekmez. Geleneksel Musevi-Hıristiyan değerlerini kabul eden herkes batılı olur." Ve yine Amerikan yönetimine ve Yahudi Lobisine yakın kişilerin kurduğu ve bir zamanlar ABD nin Ankara büyükelçisi olan meşhur Siyonist Morton Abromowitz'in başkanı bulunduğu "Cernegy Badowment" adlı araştırma kuruluşunun çıkardığı bu dergideki yazıda çok ilginç itiraflara yer veriliyordu.
Yazara göre bugün, yeryüzünde devam eden çatışmaların temel nedeni "Mevcut Batı Kültürünün, kendisini bütün dünyaya benimsetmesine itiraz edenlere karşı açtığı bir savaştır" diyor ve Yahudi ve Hıristiyan değerlerinin bütünü olarak tanımladığı BATI MEDENİYETİNİN; (Türkçe'si zulüm, sömürü ve ahlaksızlık düzeninin) dünyaya hakim olmasını önleyen en büyük engelin ise "İSLAM" olduğunu ifade ediyordu.
Batıl olduğu, yani haksızlık temeline dayandığı için, batmaya yüz tutan hazır batı medeniyetine en büyük rakip ve tehdit olarak gösterdiği İSLAM'I etkisiz hale getirmek için de, yazar şu tekliflerde bulunuyordu:
1- İslam dünyasındaki ayrılık sebepleri karıştırmak ve kışkırtmak, Örneğin sünniye karşı şii, islahatçıya karşı radikal, Araba karşı Acem, Türk’e karşı Kürt gibi ırk, mezhep ve meşrep farklılıklarını düşmanlığa dönüştürmek ve İslâm birliğini bölmek ve önlemek.
2- Rusya’yı Batının tam ortağı haline getirmek. Rusya’nın insan potansiyelini, büyük zenginliklerini ve kültür birikimini, Batı medeniyetinin (yani Siyonist zihniyetinin) hizmetinde değerlendirmek.
3- Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra, Müslüman -Türk Cumhuriyetlerinin kendi aralarında ve İslami değerler etrafında bir birlik oluşturmasına ve İslam dünyasıyla kucaklaşıp kaynaşmasına asla fırsat vermemek!... Oralardaki İslami eğitimi de, ılımlı ve Batı ile uyumlu kimselere terk etmek.
Aksi takdirde Osmanlının 1683 yılında yaptığı Viyana kuşatmasından sonra, batı dünyası en büyük bir tehdit ve tehlike ile karşı karşıya gelecektir.
4- Stratejik savunma girişimini yeniden canlandırmak. Çünkü batının nüfusu giderek azalıyor ve ihtiyarlıyor. Teknoloji ise, artık her yerde gelişiyor ve batıya karşı başka tehlikeler güçleniyor....
5- Türkiye'deki fundamantalist hareketlerin gelişmesine ve özellikle iktidara yürümesine mutlaka engel olmak. Çünkü Türkiye elden çıkarsa, bütün İslam alemi, hatta bütün Eski Dünya (Asya, Avrupa ve Afrika) elden çıkmış demektir.”
Bütün bu gerçekleri hem de bir Amerikan dergisinde okuduktan sonra Erbakan Hocanın tabiriyle içimizdeki "BATI KLÜBCÜ" lerin bilerek veya bilmeyerek, kime hizmet ettiklerini ve BATI KLÜBCÜ partilere destek verenlerin ne korkunç bir vebal yüklendiklerini, şimdi daha iyi anlıyor ve milletimizi uyarıyoruz:
Ve bir kez daha hatırlatıyoruz ki, Hz. Adem'den beri süre gelen HAK ile BATIL’ın savaşıdır. Bugün yeryüzünde yürütülen kavga ise yine BATI KLÜBÇÜ’lerle İslam'ın hesaplaşmasıdır. Artık hangi safta olduğunuzu bilmek ve durumunuzu değerlendirmek zamanıdır!.. "OY" larınız bir kurşun değerindedir, hatta bir atom bombası yerindedir. İslam'ın ve insanlığın tahribinde kullansınlar diye "Oy" larınızı Batı Klüpçü partilere teslim etmek, bir nevi intihar sayılacaktır. Milli Görüşün iktidarı ise yeni bir dünyanın ve yeni bir dönemin başlangıcıdır. Evet, Erbakan devrimi, bozuk dengeleri sarsacaktır.
Erbakan Hoca’nın 1 Ekim 1994’te başlayan ABD gezisi, Türkiye’de ve yeryüzünde etkili siyonist basında “Erbakan, Amerika’dan vize almaya gidiyor” şeklinde verildi ise de, gerçekler daha başkaydı.
Bu ziyareti yazı dizisi haline getiren, Gazeteci Ruşen ÇAKIR, ABD’li diplomat ve siyaset uzmanlarının, “Erbakan’ı tehlikeli birisi olarak gördüklerini” yazmıştı. Evet, onların da itirafıyla “Erbakan çok zekiydi...” ve olayların perde arkasına vakıftı...
Ve işte bu yüzden, ABD’e siyonist mihraklar Erbakan’la anlaşamayacaklarını ve O’nu aşamayacaklarını anlayınca “Bu partide uzlaşabilecekleri genç lider adayları” arayışlarını hızlandırmışlardı.
Çünkü Erbakan Amerika’da, Gazeteci Nasuhi GÜNGÖR’ün ifadesiyle “Türkiye’deki kadar rahat ve kendinden emin davranmıştı”
İşte bu yüzden WINNEP adlı kuruluşun Türkiye masası şefi, siyonist Alan Makovsky 8 Ağustos 1996 tarihli raporunda şöyle diyordu: Türkiye müttefiktir, ama Erbakan dost değildir. Bu nedenle Refah-Yol hükümetiyle ilişkilerimizi geliştirmekten sakınmalı ve Erbakan’ı kontrol altında tutmalıdır”
Hatta Başbakan olarak, Hoca’nın, D-8 projelerini uygulamaya koyması ve ilk resmi ziyaretini İran’a yapması “Erbakan’ın Washington’a karşı bağımsızlık bayrağı açması ve Dünya Düzeninin güdümünden çıkması” şeklinde algılanmıştı.
Öyle ise, başka çaresi yok, ya Erbakan’ın yerine bir lider bulunmalı ve Milli Görüş Erbakan’ın çizgisinden çıkarılmalı veya partisi parçalanmalıydı... Bu masoonik çevrelerin kesin kararıydı...!
KaLpsiz Çevrimiçi   Alıntı ile Cevapla
  #22 (permalink) Alt 21-03-2008, 16:53
Loading
 
KaLpsiz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

dü$ pe$indeySen... dü$ pe$ime...
 
Kayıt: 19.04.2006
Yaş: 25
Mesajlar: 5.497
Rep gücü: 150
Rep puanı: 64

 
Tarihi Hesaplasma

"Ne ticaretin, (ne siyasetin) ne de alışverişin kendilerini Allah’ı zikretmekten, namazını eda etmekten ve zekâtını vermekten asla alıkoymayan (ve Rabbını hiçbir zaman unutmayan) erkekler..." vardır.
Ve yine "Müminler içinde Allah’a verdikleri (cihad) sözünü tutan ve ahdine sadık olan ve (Hakkı hakim kılmak uğrunda) her türlü zahmet ve fedakârlıkta bulunan ve bulunmaya da kararlı olan erkekler vardır..." Yani hem nefislerini terbiyede, hem de zulüm sistemleriyle mücadelede sa-dık, samimi ve sabırlı olan er kişiler vardır!...
Hz. Ali’nin buyurduğu gibi "Susulacak yerde konuşmak ahmaklık, konuşulacak yerde susmak ise korkaklıktır" gerçeğine uygun olarak neyi, ne zaman, nerede ve nasıl konuşacağını çok iyi bilen yiğitler vardır...
"Attığı taş kurbağayı ürkütmeyen" cinsten, her gün yüzlerce kuru sıkı laf yapan, ama ucuz kahramanlık rolleri bilindiği için, güç merkezlerince he-saba bile katılmayan boşboğazlara karşılık, bir Meclis Grup toplantısında söylediği sözler batılların beyninde bomba misali patlayan, Erbakan gibi dava erleri vardır!..
Kâinatın ortasına bir bomba koyup patlatılsa, şeytanların şatosunda ve masonların locasında ancak bu denli ve dehşetli bir etki yapabilirdi:
"Refah her halde iktidara gelecektir! Adil Düzene mutlaka geçile-cektir! Bu kesin şarttır!.. Ancak bu geçiş yumuşak mı olacak, sert mi olacak!.. Tatlı mı olacak, kanlı mı olacak?.. İşte buna 60 milyon karar verecektir...!"
Evet bu sözler hem bir izzettir!. Hem cesarettir!. Hem de hedefleri büyük bir hikmettir. Evet bu sözler gerçektir, ve gerçekleşecektir.
Erbakan Hocanın, şeytanları şaşırtan ama müminleri ferahlandıran bu sözleri:
1- Refah Partisinin, milletimizin hür iradesi ve özgür tercihi ile ka-zandığı seçim zaferlerini hazmedemeyip, askeri darbe çığırtkanlığı yapan-lara çok ciddi ve cesaretli bir uyarıdır. Demek isteniyor ki:
Ordu bu milletin eseridir ve bu milletin emrindedir. Ordumuzu mil-letin ve milli menfaatlerin aleyhinde kullanmak hevesine düşenler ise, karşısında 60 milyonu bulacaktır!.. ve bu hainlere en büyük tokadı, zamanı gelince ordumuz vuracaktır.
2- Bu inançlı milletimiz kendi haklarını ve hürriyetlerini elde et-mek ve arzu ettiği Adil bir Düzen’e geçmek için başvurduğu kanuni ve insani yollar tıkanırsa, dış güçler ve işbirlikçileri, zorbalığa ve barbarlığa kalkışırlarsa... O takdirde bu millet hürriyet ve haysiyeti için gerekirse, kan dökmekten ve can vermekten de kaçınmayacaktır!.. Ama inşallah, buna ihtiyaç kalmıyacaktır...
3- Bu sözler aynı zamanda, milletimize de çok anlamlı bir uyarıdır:
Eğer, elimizdeki siyasi ve kanuni fırsatları değerlendirmez ve hala Batıl ve bozuk zihniyetlerin ekmeğine yağ sürersek, birgün gelir kaybedece-ğimiz değerlerimize tekrar kavuşmak için, bütün malımızı ve canımızı ortaya koymaya mecbur kalacağımız yeni bir Kurtuluş Savaşı için, çok daha çetin sıkıntılara katlanmaya mahkum olacağımız unutulmamalıdır.!
4- Bu erkekçe sözler, asıl o sırada ülkemize gelen ve masoncuk-larına Refah aleyhinde direktifler veren Siyonist İsrail’in, terörist dışişleri bakanı Şimon Perez’e ve tüm dış güçlere ve şeytani merkezlere bir meydan okumadır!.
"Biz bu ülkede ve inşallah yeryüzünde Adil Düzen’i mutlaka kura-cağız!. Zalimlerin güdümünden ve sömürüsünden kesinlikle kurtulacağız!. Temel insan haklarını ve evrensel hukuk kurallarını elbette hakim kılacağız!
Ve bu mutlu ve onurlu neticeyi hazmedemeyeceğinizden dolayı baş-vuracağınız her yolu tıkayacağız!.
Yani ey ehli zülüm! Sizinle hesaplaşmaya ve kozumuzu paylaşmaya hazırız!..
Allah’u Ekber! Allah en büyüktür!..
5- Bu sözleri söylemek için sadece yürek yetmez. Elbette sağlam bir bilek ister!.. Güç ister!..
Bunlar, kuru bir cesaret ve gayret neticesi söylenmiş ve sadece his ve heye-canları tatmine yönelmiş sözler de değildir!..
Yani ey hak ve adaletten rahatsız olan rakiplerimiz!.. Aklınızın yettiği ve elinizden geldiği her türlü imkânlarınızı ve planlarınızı seferber edip üzerimize gelseniz bile, yine de yenilecek ve kaybedeceksiniz!..
Ya insanlığınıza dönüp dirilecek, veya şeytanlığınızla çürüyüp gideceksiniz!
6- Ve ey bizi korkaklıkla suçlayan zavallılar!..
Biz ucuz kahramanlıklara ve kuru kabadayılıklara tenezzül etmemek ve emrolunduğumuz tedbir ve teenni ile hareketimizi sürdürmek için gösterdiğimiz sabır ve sükûneti, taviz ve tutarsızlık olarak niteleyen soy-tarılar!.
Haydi, Hodri Meydan!.
Başka çareniz yok. Ya Erbakan’ın yanında olacaksınız veya Amerika’nın safında!.. Ya Adil Düzene uyacaksınız veya "adi" düzenlere köle olacaksınız!.
Ve anlaşılıyor ki bu tarihi sözler hedefini bulmuş ve amacına ulaş-mıştır... Maksatlı olarak yapılan hedef saptırmalar ve spekülasyonlar karşısında, Hoca tarafından anlamı ve amacı açıklanan ve bazı çevrelerce "sözünden caydığı ve tükürdüğünü yaladığı" sanılan bu çıkışlar, en azından “düşman mevzilerini ve muhtemel tepki derecelerini öğrenmek amacıyla fırlatılan, maket füzeler yerindedir” ve sırf bu bakımdan bile oldukça anlamlı ve önemli-dir!...
Velhasıl, tarihi hesaplaşma yakındır!...
Ve Erbakan önce Başbakandır!.. Sonra bilinçli ve stratejik bir geri adım atılmıştır ve şimdi devlet başkanlığına ve büyük inkılâbına doğru son hazırlıklara başlanmıştır!...
Erbakan Hoca’nın 1991 yılında sarfettiği: “Türkiye, mutlaka adil düzene geçecektir. Bu geçiş kanlı mı, yoksa kansız mı gerçekleşecek? İşte buna halkımız karar verecektir” şeklindeki sözlerinin, masonik cephede büyük bir telaş ve tedirginlik meydana getirmesinin bir nedeni de, meşhur siyonist M. Warburg’un 1945 yılında söylediği: “Bir dünya hükümeti ister istemez kurulacaktır. Tek sorun, bu sonuca güzellikle mi, yoksa zorla mı ulaşılacağıdır” iddialarına karşı, ilk ve tek onurlu çıkış olmasıdır. Çünkü siyonist merkezler bu sözlerin sahibini çok iyi tanımaktadır.
KaLpsiz Çevrimiçi   Alıntı ile Cevapla
  #23 (permalink) Alt 21-03-2008, 16:53
Loading
 
KaLpsiz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

dü$ pe$indeySen... dü$ pe$ime...
 
Kayıt: 19.04.2006
Yaş: 25
Mesajlar: 5.497
Rep gücü: 150
Rep puanı: 64

 
İzmir ECO Bakanlar Konseyi ve �D-8� ler

İnsanların kıymeti, himmeti ( gayesi ve gayreti ) kadardır. Himmeti ise, hedef aldığı şeylerin büyüklüğü oranındadır. İleride hayata geçirilecek ve hakikate dönüşecek büyük hayaller kurmak, büyük projeler hazırlamaya önemli bir basamaktır. Ve sonunda bu projeleri pratiğe dönüştürmek ve ümitleri gerçekleştirmek ise, başarı ve büyüklüğün şartıdır.

Ve işte 15. Eylül 1996 günü İzmir'de yapılan ECO (Ekonomik İşbirliği Teşkilatı) Dışişleri bakanları toplantısı da, Erbakan'ın yıllardır savunduğu İslam Ortak Pazarı'na önemli bir basamak ve hazırlık olarak yorumlanmaktadır.
Türkiye, İran, Pakistan, Azerbaycan, Afganistan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Türkmenistan Dışişleri Bakanlarının katıldığı ayrıca Kıbrıs’ın da üye sayıldığı ECO’nun İzmir olağan üstü zirvesinde tarihi bir konuşma yapan Başbakan Erbakan, artık Yeni Bir Dünyanın ve Yeni bir dönemin başladığını haykırmakta ve hatırlatmaktadır.
Şimdilik, Ege'den Çin Denizine 300 milyon kilometrekarelik büyük bir Coğrafya'yı ve 350 milyon nüfusu kapsayan, ve çok güçlü imani ve tabii bağlarla irtibatlı bulunan kardeşler topluluğunu kucaklayan ECO’nun, İzmir'de Ticaret, haberleşme, ulaştırma, iletişim ve enerji konularında imzaladıkları anlaşma, oldukça talihli bir aşamadır.
Basit işlerle uğraşmaktan, büyük gelişmelere fırsat bulamayan daha doğrusu, kasıtlı olarak halkın gözünden kaçıran Mostra Medyanın ve her ne hikmetse, Erbakan’ın başarılarını bir türlü hazmedemeyen bazı İslamcı basın ve yayın organlarının pek ilgi göstermediği, hatta haber olarak bile vermediği, (Ekonomik İşbirliği Teşkilatı) ECO’ya üye ülkelerin Dışişleri Bakanları olağanüstü toplantısında, dünya dengelerini değiştirecek ve Müslümanların makus talihini yenecek, çok ciddi ve cesaretli kararlar alınmıştır.
Erbakan'ın daha önce gerçekleştirdiği İran, Pakistan, Singapur, Malezya ve Endonezya ziyaretinin de ECO zirvesine ve İslam Ortak Pazarı projesine bir ön hazırlık mahiyetinde olduğu ve ASEAN örgütü ile ECO arasında önemli bir istişare ve işbirliğinin bulunduğu anlaşılmaktadır.
Avrupa Birliğine temel teşkil eden Roma anlaşmasının, kömür ve çelik birliği üzerine yapılmasına karşılık, ECO'nun da "Pamuk Birliği" kurmalarını öneren Erbakan, dünya pamuk üretiminin % 40'ını gerçekleştiren ECO ülkelerinin bu pamukları elyaf halinde dışarıya sattıklarını, halbuki bunların kurulacak iplik ve tekstil fabrikalarında işlenip kumaş ve konfeksiyon olarak ihraç edilmesi durumunda ise, 1 dolar yerine 17 dolar kazanılacağını vurgulamıştır.
Ayrıca, ECO'nun kendi finans sistemini oluşturması, banka ve kredi düzenini kurması gerektiğini de söyleyen Erbakan, İstanbul’da kurulan ECO Ticaret ve Sanayi Bankasının, bunun ilk adımı olduğunu açıklamıştır. Ancak bunun, şimdiki İslam Kalkınma Bankası gibi olmayacağını, çünkü İslam Kalkınma Bankasının 3 Milyar dolarlık rezervinin 2 Milyar kadarını, maalesef Batı bankalarında tuttuğunu ve kredilerinin büyük kısmını batılı müteahhitlere dağıttığı üzülerek hatırlatmıştır.
Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Sn. Tansu Çillerin "ECO 21. Yüzyıla damgasını vuracaktır. Dünyanın en büyük ekonomik kuruluşlarıyla yarışacaktır" sözleri ise, önemli bir gerçeği anlatmaktadır.
1964 yılında Türkiye, İran, Pakistan arasında kurulan, ve 1978'e kadar bölgesel kalkınma ve işbirliği çabalarını sürdüren ECO; İran Devrimiyle bir bekleme dönemine girmişti. 1985'ten sonra yeniden canlanan ve 1992 İslâmabat Bakanlar Konseyi kararıyla 7 kardeş ülkeyi daha bünyesine katan ECO, ayrıca K.K.T.C.'ni de üyeliye almıştır.
Ve son olarak yapılan İzmir Olağanüstü zirvesiyle, yepyeni bir dönemi başlatmıştır.
Tam bu sırada İstanbul'a gelen Kadiri - şazeli şeyhi Abdulkadir Es - Sufi’nin: "İslam Dinarı, Doları yenecek.. İslam Dinarı, doların karşılıksız kağıt para saltanatına ve sömürüsüne son verecek!..
Bunun için Müslümanlar, bir önder istiyor ve arıyorlar. Ama çalacak başka kapıları da yoktur. Ümmet yönünü mecburen Türkiye'ye döndü... Kırk yıldır, ellerine silah alıp zalim yönetimlerden kurutulmak için çare aradılar. Ama arzu edilen başarıyı bulamadılar. Suriye’de, Mısır’da ve Cezayir’de, ülke içinde batıl yönetimlere karşı verilen silahlı mücadelenin münasip ve muvafık olmadığı görüldü... Ama Türkiye'nin yöntemi ve Milli Görüşün ilmi ve siyasi mücadelesi tutarlı ve başarılı oldu. Şimdi Müslümanlar savaşarak değil, anlaşıp uzlaşarak birlik olmalı ve hedefe varmalıdır" şeklindeki sözleri ise oldukça önemli ve anlamlıdır.
Abdul-Kadir Es-Sufi'nin İslam Dinarıyla ilgili sözleri, tatlı ve hakikatli bir hatıramızı canlandırdı...
70.li yılların sonlarına doğru, Aziz Hocamız bir özel sohbetlerinde, "İslam Dinarı" na nasıl geçileceğini anlatıyor:
"İslam Ortak Pazarı gibi belirli hazırlık ve aşamalardan sonra "İslam Dinarı" na geçtiğimizi ilan edeceğiz. Böylece İslam ülkelerinin sahip olduğu ekonomik değerlere ve zenginliklere uygun olarak, dolardan daha kıymetli olan para birimini hayata geçireceğiz.
Ardından ABD ve Batı ülkelerine petrol ve benzeri üretimlerimizi, artık dolarla değil, "Dinar" la satabileceğimizi bildireceğiz. İlk etapta, ellerinde dinar bulunmayan ülkelere ise, ihtiyaç duyduğumuz sanayi ve teknoloji mamüllerini bize peşinen ödemek şartıyla, kendilerine İslam dinarı vereceğimizi söyleyeceğiz... Böylece başta ABD ve diğer Batı ülkeleri, karşılıksız boyalı kağıt olan doları verip, zenginliklerimizi sömüremeyecek... Sömürü hortumları kesilen Siyonizm ise kendi kendine daha fazla yetmeyecek ve çökecektir!..
Ancak, Siyonizm'in kabadayısı ABD kovboyu, bu İslam Dinarı uygulamasına tahammül edemeyecek ve silaha davranacak ve tarihi hesaplaşma kaçınılmaz olacaktır!.. İşte bu yüzden, biz İslam Dinarını ilan etmeden önce, Siyonistlere ve süper güçlere karşı, her türlü askeri ve teknolojik tedbiri sağlamış ve hazırlamış olacağız!.."
Yani, onurlu ve huzurlu günlere doğru gidiyoruz!..
Ve zaten, yıllardır hasretle bekliyoruz!..
Bunların arkasından "D-8"ler diye her biri kendi bölgesindeki İslam ülkelerinin tabii merkezi ve mümessili konumundaki ve kalkınma yolundaki 8 büyük Müslüman Devleti, yeni bir "Barış ve Bereket cephesi" olarak bir araya getiren ve Devlet ve Hükümet Başkanları düzeyinde ilk tarihi zirvesini gerçekleştiren Erbakan'a dualar ediyoruz!
KaLpsiz Çevrimiçi   Alıntı ile Cevapla
  #24 (permalink) Alt 21-03-2008, 16:55
Loading
 
KaLpsiz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

dü$ pe$indeySen... dü$ pe$ime...
 
Kayıt: 19.04.2006
Yaş: 25
Mesajlar: 5.497
Rep gücü: 150
Rep puanı: 64

 
D - 8'LER VE YENİ BİR DÜNYA

"Hiç bir peygamber ümmetini, Deccal fitnesi kadar büyük bir tehlike ile korkutmamıştır." Hadisiyle haber verilen Despotizm'e ve Adem (A.S )'dan beri şeytanın en büyük saltanatı olan Siyonizm'e karşı, onurlu ve şuurlu bir direniş ve diriliş mücadelesi olarak başlayan Milli görüş hareketi, çileli ve çetrefilli bir süreçten sonra önce hükümete, Şimdi de D - 8'ler projesiyle evrensel bir medeniyete dönüşüyor. Dünya çapındaki Siyonizm'in zulüm ve sömürü düzenini değiştirecek, İslami ve insani değerleri yerleştirip yürütecek, böylece bozulan tüm dengeleri yeniden düzeltecek olan SİLM - BARIŞ medeniyetine doğru hızla gidiliyor. Ve Erbakan mutlu sona yürüyor.

Her dinden, her kavimden ve her seviyeden bütün insanların birlikte barış ve bereket içinde yaşaması ve evrensel bir hürriyet ve haysiyet ortamına ulaşılması hedefini güden Milli Görüş hareketi, NUH’UN GEMİSİ yerindedir. Bu gemiye binenler selamet sahiline ve mutluluk menziline ulaşacak, dışarıda kalanlar ve düşmanlık yapanlar ise, zulmet deryaları ve hıyanet dalgaları arasında mahvu perişan olacaktır.

Theodor Herzl'in 27 Ağustos 1897 yılında İsviçre'nin Basel kentinde, dünyanın dört bucağından gelen, iki yüzü aşkın Yahudi delegenin huzurunda hedeflerini açıkladığı ve temellerini attığı Siyonist hakimiyeti, 2. Dünya harbi sonunda Rusya’nın Karadeniz kıyısındaki Yalta şehrinde yapılan bir anlaşma ile fiiliyata dökülmüş ve tüm dünyanın ABD, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin gibi Siyonist lobilerin etkili olduğu beş ülke tarafından, sevk ve idare edilmesine ve sömürülmesine ve bütün bunların Birleşmiş Milletler kılıfı altında yürütülmesine karar verilmişti.

Şeytandan ders alan Kabbalacı Siyonist hahamların kehaneti doğrultusunda 1897 deki Basel kongresinden tam 100 sene sonra, 1998 yılında ise, Nil'den Fırat'a Büyük İsrail'in kurulması projeleri çizilmişti. Bu şeytanı heveslerin ilk planları Osmanlı'yı yıkmak, İkincisi de Türkiye'yi parçalamak idi. Bu maksatla önce despotik usuller, sonra da demokratik hilelerle ülkenin başına bela ettikleri hain yöneticiler eliyle, ahlaki ve manevi değerleri tahrip etmişler, sağ - sol, İlerici - gerici, alevi - sünni, asker - sivil, Kürt - Türk, Laik - dindar gibi suni ayrımlarla milleti kamplara bölmüşlerdir.
Mason localarından, malum rejim hocalarına, PKK eşkiyalarından, sahte tarikat istismarcılarına, siyasi parti başkanlarından, sivil örgüt ve sendika ağalarına, Medya patronlarından, Mafya babalarına, Rantiyeci ve kan emici karunlardan, bürokrasi kodamanlarına kadar, şer cephesinin tamamı Refah-Yola hücuma geçmişlerdir ve maalesef etkili ve yetkili kesimlerden satın aldıkları ve kiraladıkları isimlerle, ülkeyi yıpratmaya ve yıkmaya girişmişlerdir. İşte bu yüzden, önlerinde ki en büyük engel olarak gördükleri Milli Görüş hareketini ve Erbakan hükümetini saf dışı etmeye karar vermişlerdir.
Ancak Milli Görüş'ün Muhterem Lideri Erbakan Hoca'nın tuttuğu projektörler sayesinde, milletimiz bugüne kadar oynanan bütün gizli ve kirli oyunların farkına varmış, her sınıf ve seviyeden insanımız, artık kendi köküne, kimliğine ve kültürüne sahip çıkmaya yönelmiştir. Öyle ise 1998 ve sonrası devran, İsrail'in hakimiyetine değil, İslam medeniyetine doğru dönmektedir ve işte masonların ve münafıkların kasıtlı olarak önemsiz gibi göstermeye çalıştıkları D - 8'ler, bu yeni ve muhteşem medeniyetin moturu mahiyetindedir.
Evet, tekrarlayalım ki, Milli Görüş ve D - 8'ler NUH'UN GEMİSİ gibidir.
"Hz. Nuh (a.s) gemisini yaparken de, kavminin ileri gelenleri, her uğradıklarında onunla alay ediyorlar (ve boş hayaller peşinde olduğunu söylüyorlar) dı. (Hz. Nuh (a.s) onlara şöyle cevap veriyordu "Şimdilik bizimle alay edebilirsiniz. Ama bir gün gelecek sizler pişman ve perişan olacaksınız. Artık rezil ve rüsvay edici azabın kime geleceğini ve sürekli hakaretin kimlere ineceğini, yakında bilecek ve göreceksiniz."
Öyle ise ey insanlar ve özellikle inananlar!.. Haydi geliniz ve acele ediniz... Nuh’un gemisine giriniz. "Ben yüksek dağlara sığınır, böylece azgın dalgalardan ve boğulmaktan kurtulurum." diyen akılsızlar gibi, bugün de Amerika’ya ve İsrail'in güdümündeki masonik kurum ve şahıslara güvenip de, Nuh’un Gemisi yerindeki Milli Görüş hareketine ve medeniyetine sırt çevirmeyiniz!..
Hz. Nuh'un Gemisi'ni, sonunda selamet durağına ve bereket diyarına ulaştıran Allah (c.c), Milli Görüş hareketini de çok yakın bir gelecekte başarı ve barış menziline kavuşturacaktır.
Öyle ise, ey mason kuklaları ve Siyonist uşakları!... "Haydi hepiniz birden bütün hile ve hazırlıklarınızla geliniz ve hücuma geçiniz! Elinizden gelirse hiç fırsat vermeyiniz! Ama sonunda her şeyi ve her kesi yularından yakalamış (ve ezel takdiriyle programlamış) olan, Allah'ın kudreti ve nusreti karşısında mutlaka yenilecek ve ezileceksiniz." Kim bilir mutlu sona yaklaşırken, herkesin ayarı iyice ortaya çıksın diye ve Milli Görüş'ün farkı iyice anlaşılsın diye, kısa bir fitne ve fetret dönemi daha yaşanabilir. Sabır ve sükûnetle, bu dönem de aşılacak ve büyük bir sandık ihtilaliyle ve milletimizin hür iradesi ile saadet sabahına varılacaktır!..
12 Eylül öncesi Hocamızdan dinlediğim bir olayı şimdi tekrar hatırlıyor ve anlatmak istiyorum.
Mimar Sinan, meşhur şaheseri Selimiye Camii'nin temellerini atar ve su basamağına kadar yükseltir. Mimar Sinan'ı çekemeyen bir kısım haset ve hıyanet ehli padişaha gidip, "Sultanım Mimar Sinan, zannedildiği gibi bilgiç ve becerikli bir kimse değildir. Başka ustaların ve isimsiz kahramanların marifet ve maharetini kendisine mal edip, haksız servet ve şöhret peşinde koşan birisidir”. Diyerek onu etkilemeyi ve mimarın aleyhine döndürmeyi başarırlar. Bu olaydan haberi olan Mimar Sinan, hem kıyamete kadar ayakta kalmasını istediği caminin temelleri iyice otursun, hem de bu iftira anlaşılsın diye, inşaatı bırakır ve kayıplara karışır. Onun kaçtığını söyleyen hasetçilere ise, padişah şöyle der;
"Önemli değil. Madem ki asıl işi yürüten başka ustalar idi. Onlar devam ettirsinler!.."
Ne var ki, ustaların ve kalfaların Selimiyeyi bitirmeye değil, Mimar Sinan’ın projesini anlayıp çözmeye bile akılları yetmez... Asıl marifet ve maharet sahibi Mimar Sinan olduğu kesinlik kazanınca ve O’nun farkı ve fazileti herkes tarafından anlaşılıp dört gözle aranmaya başlayınca, o zaman kendiliğinden ortaya çıkar ve eserini tamamlar!..
Acaba, Hoca’nın bu kısa süreli ayrılışı da, muhteşem dönüşüne bir hazırlık mıdır?
REFAH - YOL VE ŞAHSİYETLİ DIŞ POLİTİKA.
( UZAKDOĞU GEZİSİ. ) Ağaçların, hayvanların ve insanların büyümesi, nasıl tabii ve tedrici bir süreç gerektiriyorsa ve nasıl insanlar bu değişimin farkına varmıyorsa, tarihi olayların ve yeni inkılâpların gelişmesi ve yerleşmesi de, böyle belirli bir süreç gerektirmekte ve insanlar çoğu zaman bu değişimleri fark etmemektedir.
Şimdi yıllar öncesini hatırlıyorum. Aziz Hoca’mız, özel sohbet ve seminerlerinde, kurulacak "Yeni Bir Dünya"nın alt yapı projelerini ve hazırlık programlarını anlatıyordu;
İslam Birleşmiş Milletleri niçin gereklidir?
İslam Ortak Pazarı nasıl gerçekleşir?
İslam Dinarına ne şekilde geçilir?
sorularının yeterli ve tutarlı cevapları, ana hatlarıyla verildikten sonra.
"İslam ülkelerinde askeri savunma sanayinin ve ortak kalkınma hamlelerinin" nasıl başlayıp bitirileceğini izah ediyordu.
"Mesela bir uçak, tank, denizaltı veya helikopter gibi ihtiyaç duyulan araç ve gereçlerin, gövdesini üreten fabrika Endonezya'da, motorunu üreten fabrika Pakistan'da, tekerlerini üreten fabrika İran'da, elektrik donanımını üreten tesisler Türkiye'de kurulacaktır. Bu durum, hem İslam ülkelerinin birbirine ekonomik ve askeri yönden bağımlılıklarını, hem birlikte kalkınmalarını, hem de üretim ve gelirden ve Refah seviyesinden ortak pay almalarını sağlayacaktır."
"Bu gerekli tesis ve teknolojilerin, hepsinin aynı ülkede kurulmaya çalışılması Siyonist devlerin dikkatini ve düşmanlığını çekeceği ve engellemelerle karşılanacağı için de sakıncalıdır."
"Bu hazırlıkların önemli bir kısmı, mevcut sistemler içerisinde ve şimdiki kabuk yöneticiler eliyle yapılacaktır. Bu hem dikkatleri dağıtmak ve rahat çalışmak açısından yararlıdır. Hem de, herhangi bir yaranın henüz iyileşmeden kabuğunu kaldırmak yanlış ve zararlıdır. Halbuki yara iyileşince, üzerindeki kabuğu kendiliğinden dökülmüş olacaktır!?".
Bu tür hatıraları ve hakikatları yıllardan beri, özel sohbetlerimizde bizden dinleyen pek çok dostumuz vardır.
Şimdi Erbakan Hoca'nın, İran'dan başlayıp Endenozya'da bitirdiği ilk dış gezisini düşünürken, yaklaşık yirmi sene önce anlatılan bu sözleri hatırlıyorum. Hoca’dan bahsederken "Başbakan" yerine "Erbakan" demeyi tercih ediyorum. Zira O'nun asıl şerefi başbakan olmak değil, Erbakan olmaktır!
Bu seminer ve sohbetleri, bizimle beraber onlarca insan dinliyordu. Ama kimisi "bu zat, bize moral vermek için kuru temennilerini sıralıyor" diyordu. Kimisi "gerçekçi" bulmasa bile, güzel ve gerekli şeyler" olduğunu düşünüyordu.
Ama az da olsa, bir kısmımız da, bu sözlere inanıyordu, çünkü bu sözlerin sahibini tanıyordu. O'na güveniyordu ve feraset dürbünüyle, bu günleri görüyordu!..
Ve Refah-Yol kurulmadan bir ay öncesine kadar, Kanal 7'deki bir söyleşi de "Refah Partisinin bir dış politika programı olmadığını ve böyle bir şeye rastlamadığı" söyleyen gazeteci Cengiz Çandar'ın, sonra Başbakan Erbakan’la birlikte katıldığı Uzakdoğu geziyle ilgili izlenimlerini, yine Kanal 7'ye telefonla anlatırken "Bu görülmeye değer coşkulu karşılamalar, bu sıcak ve samimi temaslar, bu tahmin ve tahayyüllerin çok üstündeki anlaşmalar, Türkiye'nin ve ilgili ülkelerin ekonomik ve stratejik konumunu olumlu yönde değiştirecek boyuttaki ortak yatırımlar, öyle bir iki haftalık hükümetin, alel acele giriştiği bir gezinin neticeleri değil, sanki uzun yıllar öncesinden programlanmış girişimlerin meyvelerini andırıyor" anlamındaki sözlerle hayretini ve hayranlığını dile getirmesi, bize ta gönülden bir "Elhamdülillah!" çektiriyordu...
Bizdeki "garazlı" çevrelerle, dindar bilinen ve entel geçinen bazı "marazlı" kesimler, hala görmek ve içine sindirmek istemese de, Erbakan Hoca gittiği ülkelerde, sadece Türkiye'nin başbakanı değil, aynı zamanda "Tüm İslam Aleminin Lideri ve Kurtarıcısı" olarak karşılanıyor ve ağırlanıyordu!...
Ve Siyonist merkezler, Rusya'nın başına Yeltsin diye beyni çürümüş bir ayyaşı getirip, Amerikanın başına seksene yaklaşmış Dole diye felçli bir bunağı seçtirmek isteyip, bunları Kukla ve kumandalı robot gibi kullanarak, zulüm ve sömürü saltanatını sürdürmek için çırpınırken, ilerlemiş yaşına rağmen akıllara durgunluk veren bir dinçliğin ve dinamizmin sahibi olan Erbakan Hoca, adım adım mutlu sona yaklaşıyordu!..
Başbakanlık ise, bu mutlu sona giden yolda önemli bir "konak" durumunda bulunuyordu.
Ama ne var ki "Körlere renk anlatmak, deveye hendek atlatmaktan zor" oluyordu!
Ancak, her şeye rağmen Kervan yürüyordu ve yürümeliydi.
Evet, Hem Asya-Avrupa ve Afrika'nın ortasında ve bir nevi dünyanın merkez noktasında kurulmak gibi çok stratejik bir coğrafyanın ve jeopolitik avantajların şansını taşıması... Hem Osmanlı İslam Medeniyetinin tarihi ve kültürel mirasının tabii ve talihli varisi durumunda olması... Hem, İslam ülkelerindeki ve Türki Cumhuriyetlerdeki çok zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını ve Anadolu’nun bakir imkanlarını değerlendirip yönlendirme fırsatının elinde ve önünde durması... Gibi büyük ve geniş bir potansiyel güce sahip bulunması, Türkiye'nin yeniden Lider ve Lokomotif ülke konumuna yükselmesi için gerekli ve önemli öğelerdi... Ama yeterli değildi...
Bütün bu potansiyel imkan ve avantajları doğru ve dengeli bir biçimde değerlendirecek, ümit ve hayalleri hakikate çevirecek örnek bir hükümete, yüksek bir siyasete ve gerçek bir "Lider şahsiyete" de ihtiyaç vardı. Ve sonunda Türkiye bu şansı da yakaladı.
Ve işte Erbakan Hoca'nın Başbakan sıfatıyla yaptığı ilk yurt dışı gezisi de, bu yolda ilk meyvelerini vermeğe başladı...
Türkiye'nin bu tarihi ve tabii Liderlik rolünü oynamasına mani olmak isteyen malum Güçler, özellikle Müslüman olan komşularımız Suriye, Irak ve İran'la aramızı bozmak ve kapıştırmak için yıllarca uğraşmış ve maalesef başarılı sonuçlar da almışlardı.
Ülkemiz, Avrupa ve Amerika'nın kışkırtmasıyla, batı komşumuz Yunanistan'dan gelecek bir saldırıyı önlemeğe mecbur kalacağı bir ortamda, şayet Suriye, Irak ve İran da doğudan bize karşı cephe açacak olurlarsa, Türkiye'nin bunalacağını ve bozulacağını düşünen ve bugüne kadar masonik hükümetleri hep bu yönde teşvik ve tahrik eden Güçler, şimdi Erbakan'ın bu kardeş ve komşu ülkelerle "barış ve bereket" anlaşmaları imzalamasını bir türlü içlerine sindiremiyorlar ve bir asırdır süren hile ve hazırlıklarının boşa çıktığını görüp giderek hırçınlaşıyorlar.
Atatürk'ün "Yurtta sulh, cihanda sulh" sözünü, "Batıya uşaklık, doğuya düşmanlık" şeklinde anlayan ve uygulayan alçak zihniyetli kesimler, Amerikanın amigosu gibi, şimdi Erbakan'ı Saddam'ın akıbetine düşmekle korkutmaya devam ede dursunlar, Başbakan İslam ülkeleri arasında siyasi, ekonomik ve askeri işbirliğine temel teşkil edecek hayati ve haysiyetli dış gezisine şevkle başlamış ve şerefle bitirmiştir.
Amerika’nın hırlamasına ve yerli amigoların vırlamasına aldırmadan İran'la yapılan Doğal gaz boru hattı ve anarşiye karşı ortak tavır konusunda anlaşmaları, Pakistan'la askeri ve kültürel işbirliği programları, Endenozya ile büyük sanayi yatırımları yalnız Türkiye'nin değil, tarihin de akışını değiştirecek mahiyettedir.
Ve hele Erbakan Hoca'nın önerdiği ve başarıya yönlendirdiği, Türkiye, İran, Irak ve Suriye'nin katılacağı dörtlü zirve girişimi, orta doğuyu bir barış bölgesine çevirecek ve Siyonizm'in sinsi planlarını boşa çıkaracak önemdedir.
İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Velayetinin, bu teklife olumlu cevap vermesi, Suriye başbakanı Mahmut El Zubi'nin bu konuları görüşmek üzere Tahran'a gitmesi de bu girişimlerin İnşaallah gerçekleşeceğini göstermektedir.
Bu arada, Kıbrıs'ın yeniden karıştırılmaya çalışılması, ABD Dışişleri bakanı Crısthofırın ani bir kararla Avrupa ve Balkan turuna çıkması da, Türkiye'nin başını ağrıtmaya ve önünü tıkamaya yöneliktir. Ama artık bunların hiçbiri para etmeyecektir.
Erbakan'ın, Amerika'daki Siyonist mahfillere rağmen yaptığı İran gezisini değerlendiren Alman Dışişleri Bakanı Klaus Kinkel'in "Bu gezi programı ve dolayısıyla yapılan doğal gaz antlaşması, her iki ülke arasında yapılan diplomatik ilişkiler sonucu gerçekleşmiştir ve her hangi bir ülkenin buna karşı çıkmasına izin verilmemelidir."
"Türkiye Avrupa’nın bir parçasıdır ve bizim müttefiğimizdir. Türkiye'ye her konuda yardımcı olmak ve dış müdahalelere karşı korumak görevimizdir. Bu bakımdan bütün Avrupa'ya sesleniyorum: Bugün Türkiye'ye olan dostluğumuzu ispat etmemiz gerekmektedir."
"Dünya nüfusunun dörtte birini oluşturan İslam dünyası ile çok olumlu ilişkilere girmemiz ve hatta Alman okullarında İslamiyet'i öğretmemiz yararlı ve yerinde bir girişim olacaktır." anlamındaki sözleri, bizim iddialarımız desteklemektedir.
Velhasıl Erbakan büyük düşünmekte ve büyük oynamaktadır. O Siyonist hainlerle savaşmaktan, İslamcı geçinen bazı seviyesiz densizlerle uğraşmaya tenezzül etmeyecek kadar da şereflidir.
Hülasa, dünyanın hem tabii, hem de tarihi merkezi Türkiye'dir. Bir dünya haritasını önünüze serip bir bakınız Batı deyince Avrupa Doğu deyince Asya hatıra gelir. İkisi arasındaki köprü Türkiye'dir. Kuzey deyince Karadeniz’in üst tarafı, Güney deyince Akdeniz'in alt tarafı bilinir. İkisinin arasındaki ki coğrafya ise yine, Türkiye'dir. Evet, bir nevi Dünyanın doğusu batısı, kuzeyi güneyi Türkiye'nin konumuna göre şekillenmektedir. Yani Türkiye Dünyanın tabii merkezidir.
İnsanlık tarihi boyunca büyük medeniyetlerin ve çağları değiştiren devletlerin vatanı olması bakımından da, Türkiye dünyanın tarihi merkezidir.
Ve şimdi de tüm insanlığı saadet getirecek ADİL Düzen’iyle ve MİLLİ GÖRÜŞ Medeniyetiyle Türkiye, yeniden "Talihli bir merkez" olmaya doğru gitmektedir.
Ve birkaç asırdır Siyonistlerin şeytani yönlere çevirdikleri dünya, artık tersine dönecek ve bundan böyle Rahmanî düzen yürüyecektir!
Libya ve Afrika Ziyaretleri.
"Bir deli kuyuya taş atmış. Kırk tane veli çıkaramamış" atasözümüzü artık şöyle değiştirmemiz lazım:" Libya lideri pıskırmış... Bizim yabani yerliler nem kapmış!.."
Evet dik kafalı ve takma akıllı bir diktatör olan, Muammer Kaddafi gibilerinin "icbar ile değil, ancak ikna ile yola getirileceğini " çok iyi bilen Erbakan hoca;
Hem İslam alemi için,
Hem insanlık alemi için,
Hem Libya halkı için,
Hem de Türkiye’nin çıkarları için, daha yararlı hale getirebilmek ve de onurlu ve olumlu bir dış politikanın gereğini icra edebilmek için, kalkıp Libya’ya gitti.
Anarşist Amerika’nın ve barbar Batı'nın ve de içimizdeki uşaklarının, Terörist ilan ettiği ve ambargolarla yalnızlığa ittiği Kaddafi’nin, kendi filozofik ve psikolojik yapısına uygun olarak, sarf ettiği bazı talihsiz sözler karşısında, Erbakan'a çatmak ve Refah-Yol'u yıkmak için bahane arayan beyinsizler, yedi cepheden saldırıya geçtiler.
Bu masonik maskaralar, birden bire devlet haysiyetimizin havarisi ve Milli menfaatlerimizin hamisi kesildiler.
Be hey iki yüzlü sahtekarlar!..
1 - "Kürtler de artık bağımsızlığına kavuşmalı ve Türklerin esaretinden kurtulmalıdır." Diyen bayan Mitterandın ve "Türkiye dinci Refah’a teslim edilmemelidir" diyen Jac Chirac'ın Fransa sına niye ses çıkarmadınız?
Bay Batıcılar, niye hala, hacca gider gibi ikide bir Avrupa’ya ve Amerika’ya koşmaktasınız?
2 - Bastırıp dağıttığı haritalarda doğu Anadolu’muzu Ermenistan, güney doğumuzu Kürdistan olarak gösteren ve her fırsatta PKK ve ASALA'yı destekleyen Amerika’ya karşı, niye hala takla atmaktasınız?
3 - Bütün haritalarında "Hatay" ilimizi kendi sınırları içinde gösteren ve PKK'yı besleyen Suriye’nin eski diktatör yönetimiyle en üst seviyede işbirliğini sürdüren, batılı ülkelere karşı niye susmaktasınız?
4 - Sn. Tansu Çiller'in İsrail gezisinde, mason uzmanların yazıp eline tutuşturduğu konuşma metninde okuduğu, "Vaad edilmiş topraklar" içinde, Türkiye'mizin de bulunduğu bilindiği halde ve Yahudi yetkililer defalarca "Ankara bizim ilgi sahamız içindedir." dediği halde niye, İsrail aleyhine tek bir kelime dahi konuşmadınız?
5 - İstanbul'u hala kendi başkentleri ve Bizans hayalleri gören ve zaten Ege de bile bize rahat vermeyen, burnumuzun dibindeki adaları silah deposuna çeviren, şu kahpe ve kaypak Yunanlılara, kardeşlik şiirleri yazan Ecevit'e nasıl oluyor da bu kadar hayransınız?
6 - Aynı Ecevit, hiç bir resmi sıfatı ve statüsü olmadığı halde, geçen seneler gizlice Orta doğunun kanser çıbanı ve Türkiye'nin baş düşmanı İsrail'e gitti.
O zamanki İsrail Başbakanı İzak Rabin'le
İsrail parlamento Başkanı Şavac Zorah'la,
İsrail Dışişleri Bakanı Şimon Peres'le, özel görüşmeler yaptı. Niye biriniz çıkıp ta Ecevit'e, "Niçin gittin? Hangi talimatlar aldın? diye soramadınız?
7 - Erdal İnönü Başbakan yardımcısı olarak gittiği bir toplantıda, Avrupa Topluluğu üst düzey yetkilileri kendisine "Ay yıldızlı bayrağımızın, Türkiye’nin batılılık imajını olumsuz yönde etkilediğini ve Hıristiyan Avrupalılar arasında, psikolojik allerji meydana getirdiğini" ve bu nedenle değiştirilmesi gerektiğini telkin ve tavsiye ettiklerinde, niye kahramanlık duygularınızı ayaklandırmadınız?
8 - PKK'ya, Moskova yakınlarında modern kamplar kurduran Rusya'nın rezaletlerine karşı neden sessiz kaldınız?
9 - T.B.M. Meclisinde, Apo'nun sözcülüğünü yapan bölücü hainlere, Demokrasi ve insan hakları adına sahip çıkan batılılara karşı ne zaman horozlanacaksınız?
10 - Bizzat Cumhurbaşkanı iken Demirel "bunlar Türkiye'mize Sevr'i uygulamak ve ülkemizi parçalamak istiyorlar" diye açıkladığı ülkeler, yani milletimizin kurtuluş savaşını yapmaya mecbur kaldığı "değişmez düşman" devletlere karşı bu köle tavrınızdan, ne zaman kurtulacaksınız?
11 - PKK'nın siyasi kanadı sayılan, sözde sürgündeki kürt parlamentosunu, hem de kendi meclis salonun da ağarlıyan İtalya'ya ve İspanya’ya niye alttan aldınız?
12 - Bu Tanrı diye taptığınız Amerika ve Avrupalılar, Kıbrıs savaşında parasını peşin verdiğimiz silahlara bile el koydukları halde, "Ben bütün imkanlarımla kardeş Türkiye'nin yanındayım" diyen Kaddafi’yi niçin unutmaktasınız?
Hele şu halinize bakın ve utanın! Psikolojik problemleri olduğu herkesçe kabul edilen Kaddafi’nin, bazı temelsiz ve talihsiz sözlerine karşılık,
 Erbakan, niye kalkıp Kaddafi’nin boğazına sarılmadı!..?
 Erbakan niye o çadırı Kaddafi’nin başına yıkmadı!..?
 Niye Erbakan Kaddafi’nin ayarına inip ona sövüp saymadı!..?
diye çıkışanlara söylüyorum; Çünkü, Erbakan sokak kabadayısı değil, gerçek ve örnek bir devlet adamıdır!..
Evet, Erbakan ciddiyet ve cesaret sahibi bir devlet adamı olarak gerekli tavrını koymuş ve sonunda anlaşma metnine, "Türkiye ve Libya, PKK dahil her türlü terörü kınamaktadır" ibarelerini sokmuş ve hepsinden önemlisi, hem Kaddafi’ye, hem de ekibine, PKK’nın nasıl bir cinayet ve hıyanet şebekesi olduğu bu vesile ile anlatılmış ve ikna edilmiştir.
Ve bu güne kadar, Amerika ve Avrupa ülkelerinden hiç birisi, Türkiye ile ilgili resmi bildiri ve anlaşma metinlerinde "PKK terörist bir harekettir" ibaresini koymamış ve kabullenmemiştir.
Ve hele, Kaddafi'nin gaflarını bahane ederek "Çöl bedevisi", "Çadır şeyhi", "Arap kafası" gibi, seviyesiz sözlerle ve hiç alakası yokken, Arap’ları ve İslam halklarını rencide edecek saldırıların sahipleri bilmelidir ki, asıl terbiye edilmeye muhtaç kimseler kendileridir.
Ve her şeye rağmen, Erbakan'ın bu ziyareti olumlu ve onurlu bir şekilde sonuçlanmıştır.
 Çünkü Türk Dış politikasına, artık bağımsızlık ve haysiyetin hakim olduğu fiilen ispatlanmıştır.
 Libya lideri Kaddafi, Türkiye ve PKK terörü hakkında uyarılmış ve yanlış saplantılardan kurtarılmaya çalışılmıştır.
 Türk müteahhitlerinin borçlarının önemli bir kısmı peşin alınmış, geri kalanı sağlam ödeme şartlarına bağlanmıştır.
 300 Trilyonluk yeni inşaat ihalesi anlaşmaları yapılmıştır.
Sonuç: Yerli masonların asıl hedefi Kaddafi değil, Erbakan'dır.
Daha doğrusu, bunların asıl düşmanlığı, İslam’dan kaynaklanan kültürümüz ve ona sahip çıkan halkımızdır.
Ama unutulmasın ki, halkla savaşanlar mutlaka yenilecek ve tarihin çöp sepetine atılacaktır.
KaLpsiz Çevrimiçi   Alıntı ile Cevapla
  #25 (permalink) Alt 21-03-2008, 16:56
Loading
 
KaLpsiz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

dü$ pe$indeySen... dü$ pe$ime...
 
Kayıt: 19.04.2006
Yaş: 25
Mesajlar: 5.497
Rep gücü: 150
Rep puanı: 64

 
Çekiç Güç Meselesi

Refah - Yol döneminde, Çekiç Güç'ün süresinin 5 ay daha uzatılması, hem malum muhalefet partilerince, hem de bazı müzmin marazlı İslamcı kesimlerce, Refah aleyhinde kullanılmaya çalışıldı. Erbakan Hoca, "davasından taviz vermekle, sözünden dönmekle ve Amerika'ya teslimiyetle" suçlandı. Bunların bir kısmının kasıtlı olarak yapıldığı, bir kısmının ise anlayış-feraset kıtlığından kaynaklandığı açıktı.

Evet, başından beri Refah, Çekiç Güce karşıydı ve bunda haklıydı. Çünkü, Çekiç Güç, Kuzey Irak'ta bir Kürdistan kurdurmak ve ileride Türkiye'nin sınır bölgesini de içine katmak için gelmişti... Çünkü Çekiç Güç, PKK'ya destek sağlamak için gelmişti. Çünkü Çekiç Güç, Türkiye'yi İran ve Suriye gibi komşularıyla kapıştırmak ve bölgeyi karıştırmak için gelmişti!..
Erbakan'ın bunların hiçbirisine asla müsaade etmeyeceğini bildikleri içindir ki, Refah'ın birinci parti olarak çıktığı seçimlerin hemen arkasından, Çekiç Gücün önemli ağırlıklarını zaten Ürdün'e taşımayı düşünmüşlerdi. Diğer önemli bir karargâhı ise bilindiği gibi Kuzey Irak'taki Zaho'daydı.
Türkiye'de bulunan ve aslında stratejik bir önemi de kalmayan "Çekiç Güç" ise, Erbakan hükümeti ve ülkemiz aleyhine bir şantaj unsuru olarak kullanılmak isteniyordu ve özellikle o tarihte 5 ay sonra seçime katılacak olan Clinton tarafından bir prestij konusuydu...
"Çekiç Güce hayır" denilmesi halinde Amerika, İngiltere ve Fransa’ya, parasını peşin verdiğimiz firkateynlerin, füzelerin ve bazı önemli teknolojik gereçlerin gönderilmemesi ve ekonomik ambargoya bahane edilmesi, yüksek bir ihtimal olarak görülüyordu.
Ayrıca Clinton, Ortadoğu politikasından yara almamış olarak seçime gitmek istiyordu. İşte bu gerçekleri ve gelişmeleri çok iyi takip eden ve değerlendiren Erbakan Hoca, yüksek bir feraset ve siyasi dirayet göstererek, Clinton yönetiminden ülkemiz lehinde önemli tavizler koparmayı ve bu maksatla Çekiç Güç meselesini pazarlık konusu yapmayı düşündü ve başardı.
Hür ve haysiyetli bir politika ve pazarlık sonucu, Türkiye'ye askerî, ekonomik ve siyasî yönden büyük yararlar ve avantajlar sağlayan tam 12 maddelik şartları Amerika kabullenmek zorunda kaldı.
Çekiç Gücün 5 ay uzatılması, Clinton'a da bir prestij sağlıyordu, seçilme şansına katkıda bulunuyordu ve bu "dolaylı destek" te, bilerek yapılıyordu!? Çünkü ABD seçimlerinde rakibi olan başkan adayı Robert Dole, özellikle Yahudi ve Ermeni Lobisinin adamıydı!.. Yani Erbakan Hoca, kuş beyinlilerin aklına yatmasa ve hain Siyonistlerin işine yaramasa da, bu tavrıyla sadece bölgesel değil, aynı zamanda, evrensel bir politika izliyor ve Amerikan seçimlerini etkiliyordu... Ve zaten uzatma süresinin alışıla geldiği gibi 3 ay değil de, ABD seçimlerini de içine alacak şekilde, 5 ay uzatılması da bunu gösteriyordu...
Peki, Çekiç Gücün 5 ay daha uzatılması karşılığında Amerika'ya koşulan şartlar ve koparılan avantajlar nelerdi?
1- Kuzey Irak'taki Zaho ve Artuş kampları kapatılacaktı. Bu kamplar, sözde BM denetiminde gösterilmesine rağmen fiilen PKK'nın emrinde birer anarşi merkezleriydi.
2- Çekiç Güç, hiç bir suret ve şekilde PKK'ya destek sağlamayacaktı. Zira daha önce, mesela ordumuzun Kuzey Irak'taki PKK kamplarına yapacağı hareketleri, Çekiç Güç önceden onlara bildiriyor ve kaçmalarını sağlıyordu... Ayrıca bu tür lojistik ve stratejik destekler dışında fiilen yiyecek, giyecek malzemeleri ve mühimmat sağladığı biliniyordu.
3- Çekiç Güce bağlı jetler, günde 50-60 sefer alçak ve uzun mesafeli uçuşlar yaparak, hem bölgede huzursuzluk kaynağı oluyor ve hem de özellikle İran’la aramızın açılmasına neden oluyordu. Bundan böyle, sabah ve akşam birer sefer dışında, bütün uçuşlar kaldırılacaktı.
4- Çekiç Güce ve sivil yardım örgütlerine ait araçlar, çantalar ve sandıklar Türkiye tarafından açılacak ve kontrole tabi tutulacaktı. Halbuki bugüne kadar buna müsaade edilmiyordu ve ilaç ve gıda yardımı adı altında PKK’ya silah ve mühimmat taşındığı söyleniyordu.
5- Kuzey Irak'ta, Çekiç Güç dışında "Sivil ve gönüllü yardım kuruluşları" adı altında, Türkiye aleyhinde faaliyet yapan bütün kişi ve grupların yıkıcı ve bölücü davranışlarından Çekiç Güç sorumlu tutulacak ve bunlardan Türkiye'nin istemedikleri bölgeden çıkarılacaktı.
6- Irak'ın toprak bütünlüğü kesinlikle korunacak ve bir "Kürdistan" oluşumuna asla göz yumulmayacak. Irak'taki sadece Kürt'lere değil, Türkmenlere de sahip çıkılacaktı.
7- Irak'a uygulanan ambargo kaldırılacak. Ürdün-Irak örneği sınır ticareti başlatılacaktı.
8- Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattı derhal açılacak ve Türkiye'ye en az 200 bin varil petrol verilecek. Bu iki kalemden dolayı Türkiye en az 1,5 milyar dolarlık bir kazanç sağlayacaktı.
9- Türkiye, savaş ve ambargodan dolayı uğradığı zararlara karşılık tazminat alacaktı.
10- Zaho'daki BM kampına, ABD, İngiltere, Fransa yetkililerinin sayısı kadar Türk subay ve uzmanları gönderilecek ve Çekiç Güç faaliyetleri kontrol altına alınacak ve Türkiye’ye rapor sunulacaktı.
11- Türkiye'ye daha önce satılan, ama kasıtlı olarak teslimi yapılmayan firkateyn, füze ve diğer teknolojik malzemeler, derhal gönderilmeye başlanacaktı. Ayrıca taahhüt edilen askeri yardımlar da aksatılmayacaktı.
12- Bu şartlara riayet edilmediği takdirde, Türkiye Bakanlar Kurulu kararıyla, Çekiç Gücün faaliyetlerini istediği anda durduracaktı.
İşte ülkemiz için çok önemli ve öncelikli tavizler sayılan bu maddelerin hepsi ABD tarafından resmen kabul edilmiş, Türkiye'ye bu konularda güvence verildiği Beyaz Saray tarafından da bizzat deklare edilmiştir.
Bu deklarasyonda "Amerika'nın Irak'ın toprak bütünlüğüne sahip çıkacağı, PKK ile mücadelesinde Türkiye'nin yanında olacağı, Türkiye'nin ambargo yüzünden uğradığı zararlarının karşılanacağı" açıkça belirtilmiştir.
Dış basında "Erbakan'ın siyasi ve diplomasi zaferi" olarak değerlendirilen bu gelişmeler, daha o günden hayırlı meyvelerini vermeye başlamıştır.
Çekiç Güce ait savaş uçaklarının alçak ve uzun uçuşlarının sınırlandırılmasına ve bölgenin parçalanma endişesinin ortadan kaldırılmasına özellikle sevinen İran, Türkiye ile ön görüşmeleri yapılan doğal gaz anlaşmasını hızlandırmış ve Türkiye'yi hem Rusya'ya bağımlı kılmaktan, hem de milyarlarca dolar fazla para akıtmaktan kurtararak bu tarihi ve talihli anlaşma gerçekleşmiştir.
Irak'ta ticaretin yeniden başlatılması yolundaki isteklerimizin kabul ettirilmesi daha o günden, başta hububat ve sebze meyve ihracatçılarını sevindirmiş ve harekete geçirmiş olup, Mersin Limanı ve Güneydoğu karayollarında fark edilir bir canlanma yaşanmaya başlamıştır.
Velhasıl "Genel, sürekli ve önemli büyük menfaatlere kavuşmak için, özel, geçici ve küçük tavizleri göze almak" hem mecellede yer alan bir islamî hukuk kuralıdır, hem de çaplı siyasilerin başarabileceği bir olaydır.
Erbakan Hoca, bu davranışıyla, aslında daha önceki sözlerinden dönmemiş, tam aksine o sözlerini bizzat yerine getirmiştir. Çünkü Hoca "Çekiç Güç mutlaka gidecek!" derken, Çekiç Gücün zararlarından ülkenin kurtarılacağını ifade etmek istiyordu. Ve işte bu 12 maddelik şartı kabul ettirmekle, o gün söylediklerini hem fiilen gerçekleştirmiş oldu... Ve hatta Çekiç Gücü pek çok yararlı neticelere mecbur ve mahkum hale soktu!.
Üstelik olayları ve oluşumları, sonuçları itibariyle değerlendirmek, bunun için de bir müddet sabretmek ve seyretmek gerekir. Zira "akıl, bir işin sonunu düşünmektir". Ve işte bundan 4 ay sonra Çekiç Güç bölgemizden bütünüyle çekip gitmiştir.
Unutmayalım ki herhangi bir ülkede, zahirde hızlı ve heyecanlı farklılıklar yaşanıyor, sadece hisleri ve hasretleri tatmin eden radikal değişiklikler yapılıyorsa, aslında orada, gerçekte hiçbir şey değişmiyor demektir.
Ama, varolan siyasî ve ekonomik kurumların, yerleşik sosyal ve toplumsal kuralların, dıştaki kabuklarını kırmadan ve hiçbir zorlamaya başvurmadan, tedric ve teenni (adım adım ve dikkatle) esaslarına uyarak, sabır ve sükunetle yapılan değişiklikler ise "gerçek devrim ve devamlı değişim" niteliğindedir.
Yani bazı ameliyatlarla, yüzdeki görüntüyü bozan sivilceleri deşmek yerine içteki ve özdeki kanser hücrelerini tedavi etmek ve tesirsiz hale getirmek daha önemlidir.
Bütün tağutların, putlaştırılmış kişi, kurum ve kuralların imhası, her şeyden önce zalim düzenlerin iflasına bağlıdır. Batıl güçlerin iflası ve tüm tağutların imhası ise en sonunda yani Mekke fethinden sonra gerçekleşecektir.
"Eğer doğru söylüyorsanız bu fetih ne zaman, hani ne zaman? diyorlar.
De kipek yakında o gün gelecek) ve o fetih gününde, (şimdi) inkâr edenlere (o gün) iman etmeleri bir fayda vermeyecek ve kendilerine bakılmayacak!
Artık sen onları bırak ve bekle! Zaten onlar da (şüphe ve endişeler içinde) beklemektedirler.
Ekonomide ve Sosyal Adalette,
Bir Yılda Yapılanlar ve Amaçlananlar
Erbakan Hoca iktidara gediklerinde, Türkiye'yi bir Motora benzetmişlerdi.
Kendileri zaten dünya çapında bir motor profesörüydü ve benzetmesi oldukça önemliydi.
Hocanın bu motorla ilgili teşhisi ise, çok daha önemli ve ilginçti.
Motor "ambale" olmuştu. Yani aşırı yükten ve bakımsızlıktan dolayı patlama ve parçalanma noktasına gelinmişti.
Hocanın tedavi önerisi ise, hayati bir kurtuluş reçetesi niteliğindeydi: Beklemeye ve ihmal edilmeğe gelmez! Motor bu haliyle döndürülmeğe devam edilirse, sonunda yatak sarar ve krank kırar. Bu ise hepimizin içinde bulunduğu geminin batması demektir...
Erbakan Hoca bu yüzden, Anarşi ve terörü dizginleyecek etkin tedbirler yanında, acil ihtiyaç duyulan ekonomik önlemleri de almaya başladı.
a) Türkiye, cumhuriyet tarihinde ilk defa denk bütçe hazırlandı ve şeytan şebekeleri ortalığı karıştırıncaya kadar başarıyla uygulandı.
b) Türkiye hem dış borç kuyruğundan, hem de iç borç batağından kurtarıldı.
c) Faiz oranları hızla aşağı çekildi... Ve ekonomiyi boğan faiz kıskacı kırıldı.
d) Havuz uygulamasıyla, hem KİT'lerin bütçeleri kontrole alındı, hem çok yüksek faizli gereksiz borçlanmalar kaldırıldı.
e) IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar bile, kısa dönemdeki bu üstün başarılar karşısında şaşkınlığa uğradı ve hayret ve hayranlıklarını saklayamadı.
f) Refah-Yol hükümeti işçiye,memura, emekliye ve köylüye bir yılda yüzde üç yüze varan oranlarda ücret ve fiat artışı sağladı. Ve Eşel Mobile geçilerek tarihi bir adım atıldı. Grevsiz, kavgasız toplu sözleşmeler, bu dönemde yaşandı.
g) Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonundan, tüm fakir ve sahipsiz ailelere trilyonlarca yardımlar aktarıldı.
h) Öğrenci bursları ve bağ kurlu maaşları 3-4 misli artırıldı.
i) Özelleştirme faaliyetleri hızlandı ve şeffaflaştı.
j) Bedelsiz ithalatla bütçeye 1.5 milyar marklık ek gelir sağlandı.
k) Yatırımlar çoğaldı ve yaygınlaştı.
l) Bürokrasi hantallığı kaldırıldı. Resmi işlemlere, kolaylık, çabukluk ve canlılık kazandırıldı.
m) Tabiatıyla bu olumlu ve onurlu girişim ve gelişmeler sonucu, enflasyon düşmeğe ekonomik ve ticari hayat dirilmeğe ve düzelmeğe başladı.
n) Şimdiye kadar sadece İstanbul dükalığına ve dönme diktasına sunulan kredi ve teşvik imkanları, artık Anadolu kalkınmasına ve yerli ve milli sanayiin oluşmasına aktarıldı.
o) Bütün bunlar yapılırken de, yeni zam ve vergi gibi kolaycı ve yıkıcı tedbirler ve acı reçeteler yerine, öz kaynakların kullanılması üretimin arttırılması ve israfın kaldırılması gibi tutarlı çarelere başvuruldu.
ö) Güneydoğu'da yeniden köye dönüş başladı. Terör mağduru insanlarımıza, her türlü imkan ve emniyet sağlandı.
Ve işte tam bu noktada Refah-Yol Türkiye’si, gelecekle ilgili mutlu hedeflerini ve projelerini ortaya koymuşken, maalesef hükümetten uzaklaştırıldı.
Halbuki, Refah-Yol'un devam etmesi halinde:
1 - Şu anda 2200 dolar olan Milli gelir, 2000 yılında 4200 dolara çıkacaktı.
2- Esenboğa - Ankara protokol yolu, Ankara-Pozantı-Konya otoyolu, İzmir-Antalya çift şerit yolu, Karadeniz kıyı şerit projesi, Gebze-Bursa, Gaziantep-Şanlıurfa otoyolları tamamlanacaktı.
3- Ankara-İstanbul arasını 2 saate düşürecek, Konya-Ankara'yı 1 saate indirecek, hızlı tren projeleri bitirilmiş olacaktı.
4- Tütün, pamuk, fındık ve buğdayın dünya borsaları Türkiye'ye taşınacaktı.
5- İstanbul boğazına Aksaray-Harem tüp geçit yapılacaktı.
6- Önemli merkezlere dünya çapında serbest bölgeler açılacaktı.
7- Üç atom santrali kurulacaktı.
8- İran ve Orta Asya doğal gazları, Doğu ve güneydoğu Anadolu’ya ulaşacaktı.
9- Orta Anadolu'ya 5 büyük baraj yapılacaktı.
10-Enerji alanında, Türkiye D-8'lerin merkezi konumuna sokulacaktı.
11-Üniversiteler arası büyük araştırma ve proje üretme merkezleri oluşturulacaktı.
12-Büyük sanayi kuruluşlarına kalifiye eleman yetiştiren teknik okullar açılacaktı.
13-Güneydoğu ve Akdeniz sulama projeleri gerçekleşmiş olacaktı.
14-Endonezya ile ortak yolcu uçağı yapımı projesi,
15-Yerli savaş uçakları projesi,
16-Türk Tankı Projesi uygulamaya koyulacaktı,
17-Ve bütün bunların sonunda yıllık yüzde 10 enflasyon ve yüzde 14 kalkınma hızı sağlanmış olacaktı!
Evet, bütün bu hedeflerin hızla gerçekleşeceğini gören ve sömürü saltanatlarının yıkılacağını sezen Dış güçler ve içimizdeki işbirlikçileri, top yekün saldırıya geçtiler ve Erbakan hükümetini devirdiler. Yıllardır kaos ve kavga ile geçen koalisyonlar yerine, gerçek bir uyum ve uzlaşma örneği sergileyen Refah-Yolu hazmedemediler.
Her şeyi bin berbat etmek ve önümüzdeki erken seçimde sandığa gömülmek ve tarihin çöplüğüne terk edilmek üzere geçici olarak idareyi ele geçirdiler!
KaLpsiz Çevrimiçi   Alıntı ile Cevapla
  #26 (permalink) Alt 21-03-2008, 16:56
Loading
 
KaLpsiz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

dü$ pe$indeySen... dü$ pe$ime...
 
Kayıt: 19.04.2006
Yaş: 25
Mesajlar: 5.497
Rep gücü: 150
Rep puanı: 64

 
REFAH - YOL YIKILIYOR

Erbakan'ın Başbakanlığındaki Refah-Yol hükümeti, yılların ihmaliyle kangrenleşen ekonomik ve sosyal yaraları sarmak ve toplumun hasret çektiği huzuru sağlamak üzere, üstün bir gayretle çalışırken ve her yönden gayet olumlu neticeler alınmaya başlamışken, masonik çevreler ve marazlı mahfiller tarafından tertip ve teşvik edilen, suni krizler giderek etkili ve tehlikeli hale geldi.
Oluşturulan bu kötümser ve karamsar havayı dağıtmak ve ülkeyi bir erken seçime taşımak amacıyla, daha önce yapılan protokol gereği, başbakanlığı ortağı Tansu Çiller'e devretmek üzere, Erbakan Hoca yüksek bir feragat, fazilet ve sadakat örneği göstererek, istifa etti.

Hemen arkasından T. Çiller ve M. Yazıcıoğluyla beraber, Çillerin başbakanlığındaki bir hükümeti destekleyeceklerini, başka bir oluşuma ise asla güvenoyu vermeyeceklerini, ortak bir basın toplantısıyla ilen ettiler.
Cumhurbaşkanı Demirel "Milletvekillerinin iradesi genel başkanlarının cebinde değildir" gibi, gizli niyetini ortaya koyan sözler edince, bu sefer RP, DYP ve BBP'li 278 milletvekilinin, noter huzurunda imzaladıkları bir belgeyi Sn. Demirel'e ilettiler.
Millet iradesini ve Meclis aritmetiğini ortaya koyan bütün bu girişimlere rağmen, Sn. Demirel "Bunların sayısal çoğunluğu var ama, siyasal ağırlığı yok" şeklinde, antidemokratik ve desbotik bir tavır takınarak ve açıkça taraf tutarak, hükümeti kurma görevini ANAP Lideri Mesut Yılmaz'a verdi.
Siyasi transfer pazarlıklarına, köşkten çıkarılan bir ruhsat ve fırsat olarak değerlendirilen, bu yanlı ve yanlış görevlendirme sonucu, Bilderbergçi biraderlerin kurduğu bir hükümsüz hükümet, her şeyi berbat ederek sonunda yıkılıp gitti.
Yaklaşık 1 yıl süren Refah - Yol yıkılarak, yerine kurdurulan "Sol-ma-son" ittifakı dediğimiz bu hükümetin, nasıl oluştuğunu ve hangi sonuçlar doğurduğunu "hüküm ve hikmet" açısından ele almamız gerekiyor.
Zira Müminler, zahiren hayırlı veya zararlı görülen herhangi bir olaya iki açıdan bakmak zordadırlar:
1- Hüküm açısından. 2 - Hikmet açısından.
Bir yıl süren ve çok önemli neticeler elde edilen Refah-Yol hükümetinin, hile ve hıyanet kokan senaryolarla düşürülüp yerine kurdurulan Mesut Yılmaz başkanlığındaki "D-ANA-SOL" hükümetine de, bu açılardan yaklaşmamız gerekir.
1- HÜKÜM açısından:
"Kemâ tekûnu yüvelli aleyküm " siz nasıl olursanız (ve hangi zihniyete layık bulunursanız) öyle idare edilirsiniz." hadisine ve hükmüne uygun olarak, yönetimlerin ve hükümetlerin değişmesi mukadderdir.
"Yüzde yirmi" lik oy desteği ile bundan daha fazla hizmet yapılamayacağı ve iktidarda kalınamayacağı bir gerçektir.
"Hüküm ekseriyete göredir" Cenabı Hakkın rahmet ve adaletinin tecellisi de, toplumun çoğunluğunun durumuna münasip düşmektedir.
2- HİKMET açısından:
Normalde ve demokratik teamülde Tansu Çiller'e verilmesi gerekirken, Mesut Yılmaz'a teslim edilmesi bakımından "şike" li sayılan, milletvekili ayartmaları ve transfer pazarlıkları yüzünden de "şaibe" li olan bu " D - ANA - SOL " hükümetinin yaptığı tüm talan ve tahribatlara rağmen, sonuçta halkımız uyanmış ve bilinçlenmiştir.
"Hoşlanmadığınız bir şey, sizin için hayırlı olabilir. sevdiğiniz ve arzu ettiğiniz bazı şeyler de sizin için zararlı olabilir. (Hakkınızda hayırlı ve zararlı olanı en iyi) Allah bilir, siz bilemezsiniz." ayetide bu gerçeğe dikkatimizi çekmektedir.
İşte bu dış güdümlü ve kısa ömürlü " D - ANA - SOL " hükümetinin neticesinde, millet ve memleket için, şu hayırlar sezilmektedir:
a) Bu beceriksiz ve bereketsiz zihniyetler elinde, toplumumuz Refah-yol iktidarında geçen bir yıllık barış, bolluk, huzur ve güven ortamını dört gözle aramaya başlamışlardır. Korkunç boyuttaki zamlar, zulümler ve yolsuzluklar yüzünden toplumu hayatından bıktırmıştır.
Maalesef sıkıntı ve sefalet çekmeden, huzur ve selametin kıymeti anlaşılmamaktadır.
Hz. Musa'nın "Ya Rabbi! (Bu gafil kalabalıkların) mallarını (ve gelir kaynaklarını) kurut ve kısıtla.! Kalplerine de korku ve sıkıntı (verecek şartları) hazırla ki (hatalarını bilsinler ve İslam'a dönsünler)" mealindeki duasının hikmeti ortaya çıkmıştır.
Ve bu gidiş Saadet’in tek başına iktidarı ile sonuçlanacaktır.
Ve zaten yoksulluk ve huzursuzluk çekmeden, insanların Hakka dönmesi ve hayra yönelmesi de imkansızdır.
b) İslamcı diye dışlanan ve suçlanan ve irticacı diye savaş açılan, meşrebinden mekteplerine, tarikatinden şirketlerine, televizyonundan gazete ve dergilerine, Kur'an kursundan İmam Hatiplerine kadar, zerre kadar inancı olan herkesi bundan sonra Saadet’in tek başına iktidarı için var gücüyle çalışacak ve Milli Görüşe dört elle sarılacaktır. Çünkü, masonların ve sömürücü sermaye baronlarının emrindeki bir iktidarın, kendilerine hayat hakkı tanımayacağının farkına varılmıştır.
c) 28 şubat kararları diye meşhur olan M.G.K. tavsiyelerinin, bu " D-ANA-SOL" hükümet döneminde ne derece uygulanabildiği ve hangi sonuçları doğurabildiği de ortaya çıkmıştır.
Muhalefet döneminde bu kararlara karşı çıkanlarla, illede uygulansın diye çırpınanların samimiyeti ve gerçek marifeti de anlaşılmıştır.
d) Bu arada, yıkılan " D-ANA-SOL" hükümet döneminde, dindar kesimlere hoş görünmek ve hürmet etmek üzere sinsi ve şeytani bir taktik uygulanmış, ama tutmamıştır. Halkımız bunlara aldanmamıştır. Bunların amacı, İslami hizmet ve gayret erbabına; Bakınız, Refah iktidara geldi, bin türlü sıkıntıya uğradınız. Takip ve tehdit edilmeye başlandınız. Eskiden daha rahattınız. Refah iktidara gelmeseydi huzursuz olmayacaktınız”, dedikodularını yayarak, Saadet’in işini zorlaştırmaktır.
e) Milli görüşün manevi mücahitlerinin ve Saadet’in gönül erlerinin de önümüzdeki erken seçime kadar geçecek olan süreyi, devamlı ve disiplinli bir gayretle değerlendirmeleri şarttır.
Bütün teşkilatların ve kardeş kuruluşların, bu kısa muhalefet dönemini, mutlak iktidarımıza açılan bir hizmet ve hazırlık süreci olarak görmeleri lazımdır.
Ve işte yıkılan "Sol-ma-son" hükümeti bizlere bu fırsatı vermesi bakımından da hayırlı sayılmalıdır. Kim bilir, bu arada SP’nin yeni bir kan ve kabuk değişimine uğrayabileceği de hesaba katılmalıdır.
f) Mesut Yılmazın "Refah-Yol’un düşmesini ve bizim iktidara gelmemizi sağlayan basına ve sivil baskı gruplarına şükran borcumuzu ödeyeceğiz! Bize verilen desteğin bilinci içinde hareket edeceğiz" şeklindeki sözleri
Ve yine Bülent Ecevit in: "Erbakan’ın D-8’ler hayalinden vazgeçip, gelişmiş ülkelerle bütünleşeceğiz" şeklindeki ifadeleri, bu "Sol-ma-son" hükümetinin
 Vehbi Koç, Jefi kamhi gibi sömürücü sermaye baronlarının,
 Aydın doğan ve Dinç bilgin gibi medya patronlarının,
 Kumarhaneci ve kerhaneci, mafya babalarının,
 Şeytan tarikatı ve hıyanet ocağı mason localarının, emrinde ve hizmetinde çalışacağını ve
 Amerika ve Avrupa’daki Siyonist mihrakların güdümünde olacağını, ta başından, açıkça ortaya koymuştur ve toplum bunların gerçek yüzünü anlamıştır.
Yedi kocalı Hürmüz misali oluşturulan bu yamalı bohça hükümeti, seçimden sonra kurdurulan Ecevit hükümeti dertten ve felaketten başka bir şey getirmediğinden ve bu duruma sebep olanlar tarihi sorumluluktan kurtulamayacaktır.
Artık bize düşen, halkı devamlı uyarmak, gerçekleri ve gelişmeleri insanımıza duyurmaktır. Böylece önümüzdeki büyük sandık ihtilaline her yönden hazırlanmaktır.
Kalabalıklar, önüne açılan boşluğa doğru akan sular gibidir.
Derelerin, çayların ve ırmakların kendi barajımızda toplanması ve hayırlı yönlere doğru akıtılması gerekir. Halkın kendiliğinden uyanmasını ve hayırlı yönde ittifakla karar kılmasını beklemek, saflıktır. Hayırlı bir yöne doğru kanalize edilemeyen toplulukların, his ve heyecanlarının, tepki ve telaşlarının, siyaset simsarları tarafından istismar edilmesi kolaydır.
Öyle ise "halkımız nasıl olsa gerçekleri ve gelişmeleri görüyor, o halde gerekeni de yapar" düşüncesiyle işi gevşek tutmak yanlıştır. Halkın devamlı bilgilendirilmesi ve hayırlı istikamete yönlendirilmesi gerekir.
Şikeli ve şaibeli kurulan ve yolsuzlukla yıkılan "Sol-ma-son" hükümeti istemese de bir erken seçim kararı alınmıştır. Bunların yerine kurulan ve devamı sayılan Ecevitin azınlık hükümetiyle gidilen seçimler sonucu oluşturulan bu uğursuz hükümette ülkeyi sefalete ve zulmete sürüklemiştir.
Bu nedenle, demokratik bir devrime ve değişime zemin hazırlamak üzere diri ve disiplinli bir çalışmaya ihtiyaç vardır. Telaş göstermeye, tedirginliğe ve ümitsizliğe gerek yoktur.
Yeni ve önemli bir imtihan süreci yaşanmaktadır. Samimiyet, sükunet ve teslimiyet ehli bu imtihandan başarıyla çıkacaktır.
Unutmayalım ki, yegâne kuvvet ve kudret sahibi ancak Cenabı Haktır. Ve Allah vaadini gerçekleştirecek ve nurunu mutlaka tamamlayacaktır. Ezeli takdir planı yürürlüktedir ve zerre kadar şaşmayacaktır.
Ve Allah sabreden sadıklarla beraber olacaktır ve devri Ademden beri süregelen Hak-Batıl savaşının, bu en son ve en zorlu safhasını da yine milletimiz ve Milli görüş kazanacaktır. Evet, güneşi balçıkla sıvamak imkansızdır. Çok yakın bir gelecekte Erbakan’ın gizemli gerçeği anlaşılacak ve halkımız Hoca’mızı alkışlayacaktır.
KaLpsiz Çevrimiçi