| | Lokman ismi bize hep tıp ve şifayı çağrıştırır. “Lokman Hekim” diye nam salmış bu büyük simaya dair kıssalar da, hep bu muvalede seyreder.
Oysa Kur’an-ı Kerim, hususen Lokman sûresi, bize bambaşka bir lokman (as) tasviri sunar. Bu surenin belirttiği üzere, Lokman’ı ‘hekim’ kılan asıl unsur tabiplik değil, ‘hikmet’tir. Sure Lokman (as)’ı kendisine ‘hikmet’ verilmiş bir insan olarak anlatmaktadır. Lokman’a ‘Allah’a şükret’ diyerek hikmet verilmiştir.
Kur’an’ın beyanı üzerine Lokman’ın hekimliği, ona verilmiş hikmetin ancak bir cüz’i veya bir yan ürünüdür. Onun kendini verdiği asıl alan, şu fani dünyanın fani insanlarının üç-beş yıl daha fazla yaşamasına vesile olacak tedavi yöntemleri ve ilaçlar değildir. O, esasen manevi yaraların tedavisi, kalbî ve aklî marazların deva bulması noktasında ehliyet kazanmış biridir. Lokman aleyhisselamın oğluna verdiği öğüt, gerek evlat ve aile belası çekenleri, gerek iç dünyasında nefis belası çekenleri manidar bir devayla yüz yüze getirir. Ona, nefislerin önlem alınmazsa tüm duyguları kuşatan manevi kanserine çözüm getiren, kalblerin ve akılların yarasına merhem olan bir şifayı vermiştir.
Ama onun öncesinde, doğru tedavinin ilk ve en kritik anı gelmektedir: doğru teşhis. Lokman, tüm nefsâni illetlerin, kalbi ve ruhu mefluç eden tüm marazların ve tüm aklî yaralarıjn en birinci illetin ‘şirk’ olarak teşhis eder. Tüm meselelerin özü, ona göre, dört harften oluşan bu ürkütücü kelimede saklıdır.
O yüzden oğluna verdiği ilk öğüt, ‘şirkten sakınma’ öğüdüdür. “Yâ büneyye, lâ tüşrik billâh!” der Lokman: “Yavrucuğum, Allah’a ortak koşma şirke girme!” İlk öğüdü budur..
Neden, Lokman öncelikle ‘şirk’ten söz eder? Neden inkar, küfür, ilhad veya delâletten değil de ‘şirk’ten uzak durma öğüdünde bulunur. Çünkü, tüm kötülüklerin başı odur. Hiçbir küfür münkir küfür yolculuğunda, hâşâ “Allah yoktur” diyerek başlamamıştır. En küçük bir vidayı yapansız ve tek bir harfin dahi yazarsız düşünemeyen insanın şu muhteşem kainatın sahipsiz ve sani’siz olduğunu iddia etmesi sonsuz derece akıldan uzaktır. Küfür yolculuğunda Yaratıcının yokluğunu ileri sürerek başlayan kafir de yoktur.
Şeytan bunu yapmış; mutlak kudret sahibi görmediği Yaratıcıya kafa tutma cü’retinde bulunmuş; en başta kendi nefsine bir pay vererek, kırk haramiler misali, sair şeylere adım adım ortaklık izafe etmiştir.
Şeytanın, kendine tabi olanlara öğrettiği usul de budur: böl, parçala, yut. Mahlukatı mükemmel-ilkel, iyi-kötü, hayır-şer, güzel-çirkin ayrımına tabi tutma bölme aşamasını teşkil eder. Nedense bu bölmelerde hep bölmeyi yapan kişinin ait olduğu taraf mükemmel, iyi, hayır ve güzel olur. Böylece, kendi nefsine bir pay vermenin rasyonel temeli hazırlanmış olur. Nefse pay vermekle başlayan kudret ve ilmi parçalama operasyonu, esbab şirkiyle devam eder. Sonuçta, kudret-i İlahi hepten yutulmuş olur. Bir sonraki aşamada, inâdî bir küfür, keskin, keskin bir tuğyan ve isyan vardır. Zira, artık bir Yaratıcının varlığı inkar edildiği için, O’nun peygamberleri vasıtasıyla bildirdiği emirlere de elbette isyan edilecektir. Bu isyanı sistemli hale getirmek için ise, ilah ve dalalet felsefeleri üretilir.
Lokman aleyhisselamın oğluna verdiği bu ders, eğer farkında olmazsa her insan gibi oğluna da ârız olması mümkün dehşetli ‘şirk’ illetine karşı en başta getirdiği uyarı, aslında hepimiz için geçerlidir. Nitekim, bu eşsiz öğüdü Kelâm-ı Ezelîsi ile tüm zamanlara duyuran Rabbimiz, bizden, Lokman gibi şirkten sakınan bir baba ve Lokman’ın oğlu gibi şirkten uzak duran bir evlat olmamızı ister. Gerçek bir kul oluşumuz, gerçekten insan oluşumuz, yüreğimizde katıksız bir iman taşıyor oluşumuz, ihlas, itaat, ibadet...kısacası herşey buna bağlıdır çünkü.
Kur’an, ilahi övgüye mazhar olmuş Lokman’ın şahsında, bugünün evlat belası çeken yahut ‘terbiye’ problemi yaşayan biz insanlarına, tutacağımız yolu beliğ ve berrak bir üslupla gösteriyor...Ne mutlu o yoldan gidenlere, o yoldan gidenlerle beraber olanlara... | |