| | Karanlığa kurşun sıkmak...
Kontrollü bir şekilde gerginlik tırmandırılırken, Deniz Kuvvetleri Komutanı’mız, birilerinin “haince hedefleri”nden bahsediyor. Bazı “iç ve dış mihraklar”ın gözbebeğimiz olan Silahlı Kuvvetler’imizi “yıpratmak için saldırılarını yoğunlaştırdıkları”nı öğreniyoruz. Sonra bu “mihraklar” için “ya onlar ülkeyi terk edecekler ya da Anadolu denizinde boğulacaklar” tehdidini dinliyoruz. Bu tehditler edildiğine, bu kadar “hain mihrak” bu tehditleri hak ettiğine göre, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak bilmek zorundayız: Kim bunlar?
Minerva’nın bilgelik kuşu alacakaranlıkta uçarmış. Burada söz konusu olan bilgelik değil, ülkemize yönelik tehditler. İfadeler neden muğlak ve müphem? Bu tehditler kimlerden geliyor? Buna nasıl cesaret ediyorlar? Devletimizin savcıları, yargıçları, diğer iç güvenlik birimleri neden bir şey yapmıyor? Her şeyin hukukla kayıtlı olduğu ülkemizde, kanunlarda ve hukukta bir boşluk mu var ki, ordumuz yıpratılıyor; “iç ve dış mihraklar” keyiflerince at oynatıyor? Aklımızı ve mantığımızı muhafaza edebilmek için; gerçekten anlayamadığımız için soruyoruz: Kim bunlar?
Hava Kuvvetleri Komutanı’mızın da söyledikleri farklı değil. Ülkemize zarar veren bazı anlayışları sıralıyor: Özgürlükleri bölünmeye götüren bir demokrasi anlayışı; “Tanrı ile kul arasındaki inançlara müdahaleyi, dini siyasallaştırmayı ve din ile devlet işlerini birbirine karıştırmayı amaçlayan laiklik anlayışı”... Böyle bir demokrasi anlayışını, böyle bir laiklik anlayışını kim savunuyor? Daha ötesi böyle “laiklik anlayışı” olur mu? Allahaşkına kim bunlar? Aynı komutanımız, ulusça uyanık olmamızı gerektiren “laik, demokratik ve sosyal hukuk devletimiz aleyhinde oynanan oyunlar”dan bahsediyor. Madem “uyanık” olacağız, bu oyunları kimin oynadığını, ne tür oyunlar oynandığını bilmek hakkımız değil mi?
Tekrar soruyoruz: Kim bunlar?
Kara Kuvvetleri Komutanı’mız, “toplumun bir bölümünde ulusal kültürün din eksenli bir yapıya oturtulmaya çalışıldığından” şikâyet ediyor. Neyle karşı karşıyayız? Dini, dindarlığı, felsefeleri de bir kenara bırakın, salt sosyolojik olarak bakın. Toplumsal kültür içinden dini çıkardığınız zaman geriye ne kalır? Komutanın da referans aldığı Durkheim “toplumsal olan dinseldir” demiyor mu? Tamamiyle dinsel olan gazilik, şehadet, vatanın kudsiyeti gibi inançları, bu toplumun askerî kültüründen çıkardığınız zaman ordumuz daha mı iyi savaşacaktır? Pozitivistlerin bile itiraz etmeyeceği bir husus suçlama konusu yapılıyor ise bizler vatandaşlar olarak neler düşünmeliyiz? Ne yapacağız? Bütün devlet kuruluşlarını ve sivil toplumu göreve çağıran Kara Kuvvetleri Komutanı’nı izleyerek bu belirsiz düşmanların peşine düşüp karanlığa hep birlikte kurşun mu sıkacağız?
Ben, tırmanan gerginliğin ve Anayasa ihlallerinin ülkemin güvenliğini tehlikeye düşürdüğünü; laikliğe yönelik bir tehdit oluşturduğunu düşünüyorum. Bu kadar müphem, bu kadar muğlak tehdit algılamaları ve tanımlamaları ve bunlara dayanan gerginlikler ancak güç mücadelesi için seferber edilir. Bir hukuk devletinde ise kimse elindeki silahlı gücü bu amaçla kullanamaz. Anayasa ve hukuk devleti ihlal edildiği için, uluslararası konjonktür kriz yüklü olduğu için bu güç savaşı Türkiye’nin iç ve dış güvenliğini tehlikeye atıyor. Çareyi yine Anayasa gösteriyor: Anayasa’mızın 117. maddesi, “millî güvenliğin sağlanması” görevini TBMM’ye karşı Bakanlar Kurulu’nun yetki ve sorumluluğuna veriyor. Yarın Genelkurmay Başkanı’mızın konuşmasını dinleyeceğiz. Farklı bir tehdit algılaması ve tanımı ve farklı bir muhakeme bekliyor muyuz? Geriye istikrar ve güven ortamını, millî birlik ve bütünlüğü karanlığa kurşun sıkmadan muhafaza etme görevi kalıyor. Bu görev kime düşüyor?
ZAMAN GAZETESİ : MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE | |