| | • Adil Devlet Başkanı
• Rabbine ibadet heyecanı
ve neşesiyle yetişen genç
• Kalbi mescitlerde asılı olan insan
• Birbirlerini Allah için sevenler
• İffet ve haysiyetine düşkün olan kimse
• Sağ elinin verdiğinden
sol eli haberdar olmayan hayırsever.
• Yalnız başına iken Allah’ı anan bir kimse
Hazreti Peygamber (s.a.) bu dini insanlara öğretmek için çeşitli yöntemler takip etmiş. Emirler ve yasakların yanında, kimi zaman bir yanlışı düzeltmiş, bir doğruyu tasdik etmiş. Bazen sorular sormuş ashabına; cevabını yine kendi söylemiş. Sorulan soruları farklı şekillerde, bazen olduğu gibi bazen istenenden daha teferruatlı cevaplamış.
Bizzat yaparak veya kaçınarak öğrettikleri olmuş. Kimi zaman veciz sözler beyan etmiş. Bu yönüyle O’na “cevâmiü’l-kelîm” denmiş. Yani az sözle çok şey anlatan.. Bunları üç kere tekrar ederek adeta zihinlere kazımış. Bazen bir meseleyi enine boyuna açıklamış, kıssalar anlatmış, meseller tasvir etmiş. Kimi zaman da bilgileri kategorilere, sınıflara ayırmış…
Bunların hepsini tek tek örneklendirmek mümkün. Hadis kitapları bu örneklerin binlercesi ile dolu. Ancak biz burada bir hadis-i şerif çerçevesinde Allah Resûlünün bilgiyi sınıflandırarak insanlara dini; yüksek ahlak, üstün fazilet ve değerleri nasıl öğrettiğini işlemek istiyoruz.
Allah Resulü (s.a.) sık sık ahireti hatırlatıyor bizlere. Orada vuku bulacak olayları, insanların hal ve tavırlarını canlı bir şekilde tasvir ediyor. İşte hadisimiz de ahiret ahvalini anlatarak başlıyor: “Yedi insan vardır ki Allah o gün onları kendi (arşının) gölgesi altında gölgelendirecektir. O gün O’nun (arşının) gölgesinden başka hiçbir gölgelik yoktur.” (Buhari, Cemâat ve İmâmet, 8; Müslim, Zekat, 91) Böylece Resûl-i Ekrem (s.a.) hem ahiretteki o fevkalade durumu getiriyor gözlerimizin önüne; hem de bu insanların kimler olduğuna dair merakımızı celbediyor. Kimdir bu yedi güzel insan? Nedir bu insanların böyle bir müjdeye nâil olmasını sağlayan?
• Öncelikle Adil Devlet Başkanından söz ediyor Allah Resûlü(s.a). Yani maddi-dünyevi sahaya yönelik bir teşvik yapılıyor. Sanki bu dinde dünyevi ile uhrevinin etle tırnak gibi olduğu mesajı veriliyor en başta. Hazreti Peygamber (s.a.) insanların maddi refahının sağlanmasını, toplumun huzur ve emniyet içinde yaşamasını çok önemsiyor. Bunun için de bu sahayı boş bırakmıyor. Evrensel bir değer koyuyor ortaya: Adalet. Bu Kur’an’ın üzerinde sıkça durduğu bir prensip. (Nisa 4/58; Mâide 5/8; Nahl 16/90) Hatta Kur’an’da dini ve dünyevi iktidarın zirvesinde bulunan Hz. Davud (a.s.)’dan bahsediliyor. Allah ona da adalet ve hakkaniyetle hükmetmeyi emrediyor. (Sâd 38/26) Nebiyi Ekrem (s.a.)’den sonra O’nun ikinci halifesi Hz. Ömer de bu prensibi bir bakıma tescilliyor. Ortaya koyduğu icraat, oluşturduğu kurumlar, verdiği kararlarla adeta Hz. Peygamber (s.a.)’in müjdesine ilk nâil olanlardan oluyor. İslam’ın ortaya koyduğu bu evrensel prensibin müşahhas bir örneğini teşkil ediyor. Bunun için ona: “Umeru adlün” denmiştir; yani Ömer(r.a) adaletin taa kendisidir.
• İkinci olarak Sevgili Peygamberimiz (s.a) Rabbine ibadet heyecanı ve neşesiyle yetişen gençten bahsediyor. Onlardır buyuruyor; Allah’ın arşı altında gölgelenecek ikinci sınıf insan. Çocukluğundan itibaren kulluğunun şuurunda olan, bu bilinçle gelişip büyüyen gençler. Kanı deli deli akarken, etrafını bin bir türlü cazibe merkezi kuşatmışken; istikametini bozmayıp dimdik yürüyen gençler. İlgi ve sevgisini, enerji ve dinamizmini bu uğurda sarf eden gençler..
Ashâb-ı Kehf örneği var Kur’an-ı Kerim’de. Allah o fedakar gençlerden övgüyle söz ediyor! Allah Resulünün etrafında en baştan beri hep gençler var. Yüce İslam davası onların, o fedakar gençlerin omuzlarında yükseliyor. Mekke’de Kur’an’ı öğrenmek ve öğretmek için çabalayan onlar. Medine’de savaş meydanlarında ve İslam’ın farklı coğrafyalara götürülmesinde en önde yine onlar. Hz. Ali (r.a.) gençliğini Allah uğrunda harcayanların en güzel örneği. İlk iman eden, hicrette ölümü göze alan, Bedir’deki, Uhud’daki Allah’ın Aslanı Hz. Ali!
• Üçüncü güzel insan, kalbi mescitlerde asılı olan. Yani içinde tarifsiz bir cami sevgisi bulunan mümin. Bir vakti kılmış, öbür vaktin gelmesi için sabırsızlanıyor. Namazlarını camide eda etmeye, sünneti ihya etmeye o kadar düşkün. Camii su, böylesi müminler balık! Hem mümin nasıl camiyi sevmesin ki? Allah Resulü Medine’ye hicret edince ilk iş olarak cami inşa etmiş. Sırtında taş taşımış. Müslümanların kalbi, İslam toplumunun nabzı hep mescitlerde atmış. Birlik, kardeşlik orada. Yardımlaşma, dayanışma orada. Allah’ın kitabı orada okunuyor, ismi orada anılıyor, insanlar kurtuluşa oradan çağrılıyor. Camiler, rahmetin sağanak sağanak indiği Kabe’nin izdüşümleri. Rahmet camilerde çağlıyor, sükunet camilere iniyor. İşte bunun için cami sevgisi, cemaat sevgisi olan; camilere hizmet aşkı taşıyan müminler kıyamet günü arşın gölgesindeler!
• Sevgili Peygamberimiz dördüncü olarak birbirlerini Allah için sevenleri anlatıyor. Bunların herhangi bir dünya menfaatleri, bir çıkarları yoktur birbirlerinden. İvazsız ve garezsiz bir dostluk vardır aralarında. Bir araya gelirken Allah için gelirler, onun rızası beklentisiyle. Ayrılırlarken onun rızasını ararlar. Ölünceye kadar bu sevgi devam eder aralarında. Hem dünyada samimi bir dosttan daha kıymetli ne vardır ki? Samimi ve vefalı; sevdiğimiz ve sevildiğimiz bir dostumuzun varlığını bilmek huzur verir bize. Hayatın güzelliği bir parça sıcak dostluklarla anlaşılır; menfaat ilişkilerine dayanmayan arkadaşlıklarla..
Kur’an’da yakın dostların kıyamet günü birbirlerine düşman olduklarından söz edilir; ancak muttaki müminlerdir bunun dışında olanlar. (Zuhruf 43/67) Bir başka yerde, cezayı hak eden bir kimse anlatılır. Bu kimse pişmanlık içinde: “Keşke falancayı dost edinmeseydim!” der. (Furkân 25/28) Çünkü bu -sözüm ona- dost, onu hak ve hakikatten alıkoymuştur.. Allah Resûlünün, Hz. Ebu Bekir(r.a.) Hz. Ömer(r.a.) gibi sahabileri ile dostluğu ne kadar güzeldir! Bir kuyunun başında oturup sohbet eden bu sıcak dostların sergiledikleri samimi tabloyu bir düşününüz!
• Beşincisi ise, iffet ve haysiyetine düşkün olan kimsedir. Makam sahibi güzel bir kadın kendisine gayri ahlaki bir teklifte bulunuyor. Bu kimse ise ben Allah’tan korkarım diyerek, bu teklifi reddediyor. İffet ve haysiyet ne büyük bir fazilet! Bir toplumda iffet ve namus yitirilmişse artık hangi ahlak ve erdemden söz edebiliriz! İşte bu duyguyu sağlayan takvadır; Allah’a karşı sorumluluk bilincine sahip olmaktır.
Hz. Yusuf (a.s.)’un yaşadıkları, Resûl-i Ekrem (s.a.)’in tarifine tıpa tıp uyuyor. Vakıa malum; Yusuf suresinde bütün teferruatıyla anlatılıyor. Ancak böyle bir teklif karşısında O üstün insanın cevabı çok etkileyicidir: “Böyle bir şeyden Allah’a sığ nırım. Rabbim bana güzel bir mertebe bahşetmişken (bunu nasıl yapabilirim?)” (Yusuf 12/23)Hz. Yusuf’un yaşadığı çevre kadınıyla erkeğiyle ayaklarına kadar çirkefe batmış durumdadır. Böyle bir ortamda kalıp haysiyetsiz yaşamaktansa, zindana girmeyi yeğler Hz. Yusuf: “Ya Rabbi bu kadınların benden istediklerini yapmaktansa hapse girmeyi tercih ederim.” (Yusuf 12/33)Peygamberimizin şu duasını da okumalıyız: “Allah’ım senden doğru yolda olmayı, takvaya sarılmayı, iffetli yaşamayı istiyorum.” Peygamber çağından İki Nur sahibi Hz. Osman, iffet ve hayasıyla yolumuza ışık tutuyor!
• Altıncı sırada infaka dair bir ölçü koyuyor Peygamber-i Zîşan (s.a.). Hayır yapan bir kimse ki, sağ elinin verdiğinden sol eli haberdar değil. Böylesine bir gizlilik içinde yapar hayrını o insan. Zira sırf Allah rızası vardır niyetinde. Gösteriş, nümayiş peşinde değildir. Ayette de zaten, sadakaları açıktan vermenin de güzel olacağı ancak gizliden vermenin daha güzel olacağı ifade olunur. (Bakara 2/271) Bu ifadesiyle Sevgili Peygamberimiz vermeye teşvik etmiştir. Verirken de alan insanların rencide olmaması için gizlilik konusunu çok enteresan bir ifadeyle anlatmıştır: Sağ elin verdiğinden sol elin haberi olmaması! Elbette alan insanların da bir izzet ve gururu vardır. Verirken incitilmeden verilmelidir. İşte bu hassasiyete sahip olanlar da arşın gölgesindedir.
• Yedinci ve son olarak Allah Resulü yalnız başına iken Allah’ı anan bir kimseyi zikrediyor. Bu kimse Allah sevgisiyle o kadar dolu ki gözlerinden yaşlar boşanıyor. İlahi aşk yüreğini adeta kavuruyor. Yürek yangınını göz yaşıyla söndürüyor; gönül toprağını göz yaşıyla suluyor. Allah’ı zikrederken, onun kitabını tilavet ederken kalbi ürperiyor, feyz ve rahmetle dolup taşıyor. Yüreği öylesine rikkat kazanmış, öylesine yufkalaşmış! Peygamber Efendimizin de kimi gecelerini böyle gözyaşları içinde geçirdiğini öğreniyoruz. İbadet ediyor, Kur’an okuyor ve göz yaşı döküyor Allah Resûlü (s.a.). O’nun en güzide sahabisi Hz. Ebu Bekir de böyle yufka bir yüreğe sahip. Mekke’de evinin önünde yaptığı mescitte göz yaşları içinde Kur’an okuyor. Kerimesi Hz. Aişe: “O çok yufka yürekli, çok gözü yaşlı biridir!” diye tarif ediyor onu. Hani denir ya bunu kâl ile ifade etmek mümkün değildir; illa hâl olarak yaşanmalıdır.
Daire dönüp geliyor; maddi-dünyevi bir konu ile başlıyor hadisimiz, ruhi-manevi bir saha ile bitiyor. Müslüman dünya görüşünde iki ucun birleştirilmesidir bu. Dünyevi alanın tanzim edilmesi kadar, insanın gönül dünyasının, deruni-tasavvufi boyutunun zenginleştirilmesi de önemlidir bu dinde. Kanaatimize göre Allah Resûlü bu hadisiyle; İslam’ın evrensel prensiplerinin bir manifestosunu sunmuştur. İslam güneşinin temel renklerini yansıtan yedi renkli bir gök kuşağı gibidir bu hadis. Devletle ilgili evrensel bir prensipten, ibadet konusuna, ikili ve toplumsal ilişkilere, hayır işlerinde dikkat edilecek ölçüye ve insanın Allah ile ilişkisindeki hassasiyete kadar İslam’ın bu değerlere verdiği renk ortaya konuyor. Yedi rakamının kesretten kinaye, yani çokluğun simgesi olduğunu düşünürsek, diğer prensiplere uzanan bir boyutun varlığını da görürüz bu maddelerde.
Mesut Kaya | |