| | Dün gece elektrikler kesildi yine şehirde. Ben masamın başında bir şeyler yazmaya çalışıyordum. Tuhaf bir ruh hali içindeydim. Yazdıklarımı beğenmiyordum. Yazıyor, buruşturuyor ve çöpe atıyordum. Afakanlar basmıştı beni. İnatla bir şeyler yazmaya çalışmaktan yorulmuştum. Aslında uykum da vardı ama ben kağıdı, kalemi bırakıp yatağa giremiyordum. Sinirlerim bozulmuştu iyice.
Elektriklerin kesilmesiyle kendime geldim. Bir anda karanlıkta kaldım. Kapkaranlık… Hala masamın başındaydım. Elimde kalemim vardı. Kağıtlar da önümdeydi ama göremiyordum. Ne kadar oturdum öylece, bilmiyorum ama uzunca bir süre istifimi hiç bozmadım. Baktım… Öylece baktım karanlığa… Bir şeyler görmeye çalıştım. Ne görmeyi bekliyordum, neyi göreceğimi umuyordum, bilmiyorum. Baktım…baktım…
Sonra aniden irkildim, sokaktan hızla geçen bir arabanın motor sesinden. Ayağa kalktım. Silkindim. Allah’ım, kafayı mı yiyorum yoksa, diye söylendim kendi kendime. Pencereye doğru ilerledim. Perdeyi sonuna kadar açtım. Dışarıya baktım öylece; şehre, evlere, evlerden sızan belli belirsiz ışıklara, sokaktan geçen birkaç kişiye, ağaçlara, gökyüzüne…
Evlerin içindeki insanları düşündüm; neler yaptıklarını, ne hakkında konuştuklarını, mutlu mu mutsuz mu olduklarını, hayallerini, umutsuzluklarını, pervasızlıklarını, yıprattıklarını, nelere duyarlı olup nelere olmadıklarını… Başlarını yastığa koydukları zaman acaba huzurla mı uyuyorlardı? Sabahları güne nasıl başlayacaklardı? Güzel rüyalar mı görüyorlardı geceleri yoksa benim gibi karabasanlarla mı uğraşıyorlardı? Düşündüm durdum. Soru üstüne soru yığılıyordu kafamda. İçim daralıyordu. Amaaaaan, bana ne, dedim sonra, sen kendi derdine yan.
Evet, kendi derdine yan. Sen kendi sorularına bir cevap bul. Kendi mutsuzluğunu, kendi umutsuzluğunu, hayallerini düşün. Sahi hayallerim var mıydı artık benim? …….. Kalmış mıydı onlar bir yerlerde, kıyılarda, köşelerde? Sanmıyorum. Geçmişte kalmışlardı onlar. Belki de geçmişim, benim hayallerimdi. Geleceğimse… Benim bir geleceğim yoktu, olmayacaktı da. Hayallerimi yitirdiğim gün geleceğimi de yitirmiştim. Tutunamamıştım onlara ve onlarsız koca bir boşluktaydım şimdi.
O boşlukta sallanırken, kendime sığınacak bir liman bile bulamazken, hayatın ortasında yapayalnız kalmışken, insanlardan gittikçe uzaklaşırken, acılar içinde kıvranıp soğuk duvarlara bakarken siz geldiniz aklıma birden.
“Montesguieu ne der biliyor musunuz?” diyen sesinizi duyar gibi oldum “Toplum, zavallı insanlardan kaçarken, ben zavallılığın kaynağı olan umutsuzluktan kaçarım.”
Evet, kaçtınız da zaten. Ne kadar başarılı oldunuz onu bilmiyorum ama sizin gibi olmak istedim ben de hep. Hayatın zorluklarıyla mücadele eden, hiçbir engel karşısında yılmayan, tüm zorluklara rağmen, inatla ayakta durmaya çalışan ve de duran… Dimdik hem de. Bakışlarında tek bir hüzün kırıntısı olmayan…
Nasıl başarıyordunuz, bu enerjiyi nerden buluyordunuz; bu yaşama sevincini, bu azmi…? Rüzgarlar aşındırmaya çalışırken tüm umutlarınızı, yalçın bir kaya gibi nasıl diş biliyordunuz onlara? Nasıl bütün olumsuzlukların karşısında durgun bir deniz gibi kalabiliyordunuz? Hiç köpürmeden… Sessizce çekiliyordunuz sahilden. Sonra giyinip kuşanıp, aklınızın tüm silahlarıyla nasıl da çepeçevre kuşatıyordunuz düşmanlarınızı? Gafil avlıyordunuz. Sersemletiyordunuz.
Birkaç defa sizin gibi olmaya çalıştım ben de ama beceremedim. Sersemleyenlerden oldum hep. Engellerden yıldım çabucak. Yenilgiler, hayatla olan bağlantılarımı kopardı acımadan ve ben hiç karşı koymadım, koyamadım. Pes ettim hemen. Korkaklar gibi ardıma bile bakmadan kaçtım, hiçbir şey yanıma almadan. Kabuğuma çekildim. Ben kabuğuma çekildikçe, o kabuğu hiç zorlamadıkça, küçülüverdim içinde, acizleştim.
Nietzche’nin “Gerçeğin dallarına umutsuzlukla çıkılmaz.” sözüne katılıyordum ama umutsuzluğumdan sıyrılmayı beceremiyordum. Beceremediğim için de gerçeğin dallarına çıkamıyordum. İşte böyle, aynı yerde, giderken beni bıraktığınız çizgide duruyorum ne bir adım ileri ne bir adım geri. Kıpırtısız… Coşkusuz…
Keşke yanımda olsaydınız ama yoksunuz. Biliyorum beni böyle görmek istemezdiniz. Çünkü siz, beni hiç böyle görmediniz, bilmediniz. Ben de böyle bilmezdim kendimi. Böyle sefil, böyle perişan… Oysa aynada gördüğüm yüz aynı hep şimdilerde. Anlamsız… Parıltısız… Darmadağın…
Sessiz ve kimsesizim ama biliyorum bir gün geleceksiniz. Yine konuşacağız sizinle, yine oturup karşılıklı, çay içeceğiz, gülüşeceğiz. Siz yine silkeleyeceksiniz beni, yaşamayı öğreteceksiniz. Gücünüzden bir parça güç vereceksiniz bana. İçimi yeşillendireceksiniz. Kabuğumu kırmaya çalışacaksınız. Kabuktaki çatlaklardan karanlık dünyama, gün ışığını dolduracaksınız.
O zaman kuşlar yeniden cıvıldamaya başlayacak bu şehirde, çocuklar şarkılar söyleyecek, yosunların kokusu gelecek uzak iklimlerden.
Hayat sizinle yeniden doğacak yüreğime. | |