Yunus Emre - Herşeyde biraz 2de1



Edebiyatçılar Şaiirler ve edebiyaçların biyografileri hayat hikayeleri.

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
  #1 (permalink) Alt 24-04-2006, 13:24
Hırslı 2de1'ci
 
tatlı_bela - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Kayıt: 20.04.2006
Yaş: 20
Mesajlar: 589
Rep gücü: 12
Rep derecesi: tatlı_bela Biraz daha dikkatli olaması gereken bir üye

YuNuS EmRe

 
YUNUS EMRE Anasayfa Sevelim Sevilelim
Kamu Alem Birdir Bize Yunus Emre; yukarıdaki sözlerinde de anlaşılacağı gibi bir sevgi insanıdır. Yunus Emrenin nerede doğduğu, nerede yaşadığı, nerede öldüğü, doğum ve ölüm tarihleri kesin olarak bilinmiyor. Onun hakkında inanılabilecek çok az bilgi şiirlerinde bulunuyor. Halk arasında o kadar çok seviliyorki. Türkiye de 7 ayrı yerde mezarının olduğu iddia edilmektedir. Bunlardan doğruluğu en kuvvetli olanı günümüzde Eskişehir Mihalıççık ilçesine bağlı Sarıköy görünmektedir. Çocukluğumun geçtiği Sarıköy'e (Günümüzde YUNUS EMRE KÖYÜ adını almıştır.) ve Yunus Emre'ye olan sevgimden dolayı sitemde Yunus Emre için bir köşe ayırdım.

"Biz dünyadan gider olduk

Kalanlara selam olsun."

Yukarıdaki sözlerinden Yunus Emrenin bir olgun kişi olduğunu, bir insan, bütün kinlerin, ayrılıkların ötesine, bütün insanlara kardeşçe sesleniyor. Umutsuzlukları umuda, acıyı tatlıya, ölümü yaşamaya çeviren yaşam felsefesine eriştiğini görüyoruz.

Yunus Emre Arapça ve Farsçaya karşı Türk halkının dilini kullanmıştır. Fransız şairi François Villon, Yunus'tan 150 yıl kadar sonra yaşasa da onun gibi, Fransız halkının dilini Latince ve yunancaya karşı kullanmakta ısrar etmiştir. Dante'nin, Shakespeare'in, Cervantes'in yaptığı da aynı şeydir aslında; Halkın diliyle söylenemez sanılan yüksek duygu ve düşünceleri halkın diliyle söylemişlerdir. Ne yazık ki biz Yunus'un ardından gitmemişiz. Yunus Emre hakkında en ciddi araştırmaları yapıp bunları bizlere ulaştıran Sayın, Abdülbaki Gölpınarlı'ya da buradan şükranlarımı iletiyorum.
Yaşadığı dönemde Anadolu 1040 Yılında, Horasan'da kurulan
Büyük Selçuklu İmparatorluğu hızla
büyüyerek, Anadolu kapılarına
dayanmış, Kayseri, Malatya,
Trabzon gibi şehirlere uzanmaya
başlamıştı. Bizans İmparatorluğu,
Türkleri Anadolu'dan çıkartıp
Horasan'a kadar sürerek, hem
Türk tehdidinden kurtulmak, hem
de İslamın ilerleyişini durdurmak
için 1071 yılında geldiği Malazgirt
de yenildi. Anadolu Selçuklular
tarafından fethedildi...
Büyük Selçuklu İmparatorluğu
devleti daha sonra yıkıldı ve Konya
başkent olmak üzere Anadolu
Selçuklu Devleti kuruldu.

Daha sonraları Anadolu'ya haçlı seferleri başladı..Ardından Moğol istilası... 1402 yılında çubuk savaşında Timur, Yıldırım Bayezid'i mağlup edince Türk dünyasında soğukluklar arttı. Anadolu Selçuklularının resmi dili Farsça idi. Aydınlar ilim dili olarak Arapça'yı, Sanat dili olarak Farsça'yı kullanıyorlardı. Türkçe konuşulmasına rağmen resmi toplantı ve yazışmalar da Farsça kullanılıyordu. Osmanlılar ise; Türkçe, Arapça ve Farsça karışımı, Osmalıca denilen bir dil meydana getirerek bu dili kullandılar...

Bu dönemlerde Türkistan'da ilk tasavvuf okulunu kurup, her tarafa dervişlerini gönderen Ahmed Yesevi'nin Anadolu'ya gelen müridleri 13. yüzyılda tasavvuf akımını başlattılar... Seyyid Mahmud Hayrani, Mevlana Celaleddin-i Rumi, Hacı İbrahim Sultan, Tapduk Emre, Hacı Bektaş-i Veli.. gibi tasavvuf büyükleri Anadolu halkını aydınlattılar. Anadolu daki birbirine soğuk ve dağılmış Anadolu Türklerini birleştirici çalışmalar yaptılar. Ahmed Fakih, Şeyyad Hamza, Dehhani, Yunus Emre, Gülşehri, Aşık Paşa... eserlerini Türkçe yazarak Türkçe'yi edebi bir dil haline getirdiler.

Altıbin beyitlik Bektaşi Velayetnamesi yazılmış ve bu velayetnamede Yunus Emre'nin, Sivrihisar'ın kuzeyinde, Sarıköy denilen köyde yaşayan bir çiftçi olup, Tabduk Emrenin hizmetine girdikten sonra 40 yıl sırtında dergaha odun çektiği yazılıdır.
HayatıSakarya kıyılarında, Sivrihisar'ın Sarıköyünde yaşayan yoksul bir çiftçidir. Kurak giden bir önceki yılın ardından tohumsuz kalır. Tohumsuz kalan Yunus, eşeğine dağdan topladığı alıçları yükler ve doğruca tohumluk bulmaya yola koyulur. Yolu Hacı bektaş tekkesine düşer. Onüçüncü ve ondördüncü yüzyılda anadoluda bektaşiliğin yaygın olduğu, bu mezhebin fakir fukaraya arka çıktığı bir dönemdir. Yunus eşeğine yüklediği alıçlara karşılık buğday ister. Hacı Bektaş kendisine sordurur; Buğday yerine alıçlarına karşılık nefes versem olurmu? Yunus buğday isterim diye tutturur. Hacı Bektaş her alıç için bir nefes vereyim der, Yunus olmaz der. Hacı Bektaş alıç'ın her çekirdeğine on nefes vereyim der. Yunus buğday diye diretince, Hacı Bektaş da eşeğinin taşıyabileceği kadar buğday verir kendisine. Yunus mutlu bir şekilde Sarıköy'e dönerken, yolda bir düşüncedir başlar kafasında, kendi kendine söylenir. "- Bu insan büyük bir insan olmasa buğday vermezdi bana." çiğlik ettiğini anlar, döner geriye. "- Alın bu buğdayı ben nefes istiyorum." der. Hacı Bektaş da onu Tapduk Emre'nin tekkesine yollar, senin kilidi ona verdik diyerek.

Yunus bunun üzerine gidip tapduk'a başvuruyor. Tapduk'un dergahında herkes bir iş görür, kimi toprakta, kimi işlikte çalışır, kimi duvar örer: Yunus'a da odun taşıma işini verirler. Kırk yıl sırtında odun taşır Yunus. Hemde öyle bir taşırki özene bezene. Her getirdiği odun dümdüzdür. Neden diye soran birine; Bu tekkeye odunun bile eğrisi giremez demiş Yunus.

Uzun süre tekkeye hizmet ettikten sonra tekkeden ayrılmış Yunus. Yolda erenlerden yedi kişiye rastlamış, yoldaş olmuş onlarla. Her akşam erenlerden biri içinden geçirdiği bir insan adına Allah'a dua ediyor hemen bir sofra geliyormuş ortaya. Sıra Yunus'a geldiği akşam o da dua etmiş; Yarabbi, demiş, bunlar hangi kulun adına dua ettilerse ben de onun adına yalvarıyorum sana, utandırma beni. O akşam iki sofra birden gelmiş. Erenler şaşırıp kimin adına dua ettiğini sorduklarında Yunus'a. O da siz söyleyin önce diyor. Erenler Tapduk'un dervişlerinden Yunus diye biri var, onun adına, diyorlar. Yunus bunu duyar duymaz hiç bir şey söylemeden tekkeye dönüyor.

Anabacıya, yani şeyhin karısına sığınıyor. Anabacı diyor ki Yunus'a: Yarın sabah tekkenin eşiğine yat. Tapduk apdest almak için dışarı çıkarken ayağı sana takılır. Gözleri iyi görmediği için bana sorar: Kim bu diye? Yunus derim ben de. Hangi Yunus derse çekil git, başka bir tekke ara kendine. Ama bizim Yunus mu? derse anla ki gönlünden çıkarmamış seni hala seviyor. O zaman kapan ayaklarına bağışlamasını dile. Yunus yatıyor eşiğe ve sabah Tapduk'un ayakları takılıyor eşikte yatana. Kim bu diye soruyor. Anabacı da Yunus diyor. Tapduk Emre de bizim Yunus mu? diye sorunca Yunus sevincinden ağlayarak ayaklarına kapanıyor Tabduk'un ve tekrar tekkeye giriyor.

Yunus Tabduk'un tekkesinde varabileceği en yüksek mertebeye varıyor. Ama tabduk, erenlerin bile Anadolu da belli bir yerde kalmaları gerektiğine inanıyormuş. Yunus'sunda tekkede oturup kalacağını görünce. Sen artık erenlerden oldun diyerek elindeki değneyi havaya savurup: Git bu değneğin düştüğü yeri bul ve orada yaşayıp orada öl, demiş. Yunus yıllar yılı o değneği aramış ve bulduğu yere yerleşip orada ölmüş.


YUNUS EMRE üzerine yayınlar ve eserler

Burhan Toprak (3 cilt, 1933-1934), sonra Abdülbaki Gölpınarlı tarafından yayımlandı (2 cilt, 1943-1948. Yine Gölpınarlı, Yunus Emre-Risalat al Nushiyye ve Divan, 1965; Yunus Emre, Hayatı ve Bütün Şiirleri, 1971). Gölpınarlı'nın Yunus Emre ve Tasavvuf (1961) adlı yapıtı ise Behçet Necatigil'de (Edebiyatımızda isimler Sözlüğü, Yunus Emre maddesi) ve ondan aktaran başka kaynaklarda belirtildiği gibi Divan'ının yeni basımı değil, Yunus Emre'nin yaşamım, dünya görüşünü ve sanatını konu edinen, Yunus'tan seçmelerle Yunus'u izleyenlerin şiirlerinden örnekleri kapsayan bir monografidir. Cahit Öztelli (Yunus Emre, Bütün Şiirleri, 1971) ve Faruk K. Timurtaş (Yunus Emre Divanı, 1972) da Yunus'un şiirlerini yayımladılar. Bütün bu yayımlar arasında bilimsel açıdan en güvenilir olan Gölpınarlı'nın çalışmalarıdır. Aynca Ahmet Adnan Say gün, şiirlerinden bir bölümünü Yunus Emre Oratoryosu adıyla besteledi (1946), Nezihe Araz yaşamını romanlaştırdı (Dertli Dolap, 1961), Orhan Asena'da oyunlaştırdı. (1995 İlke kitabevi yayınlan)
ŞİİRLERİ
24 Ağustos 1997 Yılında Yunusemre Köyündeki müzede "Bulgaristan Devlet Flarmoni Koro'sunun" verdiği konserden görüntüler Sarıköy ve"Yunus Emre" türbesi nerededir nasıl gidilir;SarıköyYUNUSEMRE KÖYÜ;
Karayolu ile:Ankara-Sivrihisar Karayolundan Sivrihisar'a 15 km kala, sağa Mihalıççık istikametine saptıktan sonra yaklasık 20 km. mesafededir.
Demiryolu ile: Ankara-Eskişehir Demir yolunun Mihalıççık-Sivrihisar Karayolu ve Porsuk çayı ile kesiştiği noktada olup Ankaraya normal Tren ile yaklaşık 2,5 saat, Eskişehir'e 1,5 saat mesafededir.

Yunus Emre Günü; Heryıl 6 Mayıs günü Yunusemre köyündeki Türbe ve müzesinde Yunus Emre'yi anma günü düzenlenmekte ve yurtiçi ve dışından bir çok katılımcı türbeyi ziyaret etmektedir.

SARIKÖY'DEKİ YUNUS EMRE'NİN MEZAR VE TÜRBELERİ

Yunus Emre'nin Sarıköy deki mezar ve türbelerinin ilginç hikayeleri var. İlk mezarı tren yolunun hemen yanında olduğundan, eski buharlı lokomotiflerden sıçrayan kıvılcımlar mezar civarındaki kurumuş otları tutuşturduğundan, mezar bir kaç defa yangın tehlikesi geçirmiştir. Bu nedenle mezarının tren yolundan biraz daha uzaklaştırılması amacıyla ikinci mezarı yapılmış ve oraya taşınmıştır.
1973 yılında mezarı tekrar, üçüncü türbenin altına defnedilerek son halini almıştır. Bu taşınma sırasında mezarı açıldığında görenlerin anlattıklarına göre; vücudu mumyalanmış gibi, dağılmadan, bir eli göğsünde, bir eli ezan okurmuşcasına kulağına doğru sapasağlam kalmıştır.
tatlı_bela Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
  #2 (permalink) Alt 24-04-2006, 13:26
Hırslı 2de1'ci
 
tatlı_bela - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Kayıt: 20.04.2006
Yaş: 20
Mesajlar: 589
Rep gücü: 12
Rep derecesi: tatlı_bela Biraz daha dikkatli olaması gereken bir üye

Ynt: YuNuS EmRe

 
Yunusemre köyü (Sarıköy)den bir görünüş


tatlı_bela Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
  #3 (permalink) Alt 24-04-2006, 13:28
Hırslı 2de1'ci
 
tatlı_bela - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Kayıt: 20.04.2006
Yaş: 20
Mesajlar: 589
Rep gücü: 12
Rep derecesi: tatlı_bela Biraz daha dikkatli olaması gereken bir üye

Ynt: YuNuS EmRe

 
yunus emrenin ilk mezarı

yunus emre türbesinin genel görüntüsü

tatlı_bela Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
  #4 (permalink) Alt 26-04-2006, 20:24
Kendini aşan 2de1'ci
 
CiwCiw - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Kayıt: 20.04.2006
Yaş: 20
Mesajlar: 5.109
Rep gücü: 21
Rep derecesi: CiwCiw Biraz daha dikkatli olaması gereken bir üye

Yunus Emre

 
Türk milletinin yetiştirdiği en büyük tasavvuf erlerinden ve Türk dili ve edebiyatı tarihinin en büyük şairlerinden biri olan Yunus Emre'nin hayatı ve kimliğine dair hemen hemen hiçbir şey bilinmemektedir. Yunus'un bazı mısralarından, 1273'de Konya'da ölen, tasavvuf edebiyatının büyük ustası Mevlana Celalettin Rumî ile karşılaştığı anlaşılmaktadır; buradan da Yunus'un 1240'larda ya da daha geç bir tarihte doğduğu sonucu çıkarılabilir. Bilinen hususlar onun Risalet-ün-Nushiyye adlı eserini H.707 (M.1308) yılında yazmış olması ve H.720 (1321) tarihinde vefat etmesidir.Böylece H.638 (M.1240-1241) yılında doğduğu anlaşılan Yunus Emre XIII. yüzyılın ikinci yarısıyla XIV. yüzyılın ilk yarısında yaşamıştır.Bu çağ,Selçukluların sonu ile Osman Gazi devrelerine rastlamaktadır.Yunus Emre'nin şiirlerinde bu tarihlerin doğru olduğunu gösteren ipuçları bulunmakta; şair, çağdaş olarak Mevlana Celaleddin,Ahmet Fakıh,Geyikli Baba ve Seydi Balum'dan bahsetmektedir.

Sarıköylü ve Karamanlı oluşu meselesi hala belli değildir. Yüzyıllardan beri halk arasında yaşayan inanca göre O, Sivrihisar yakınında Sarıköy'de doğmuş,çiftçilikle meşgul olmuş, Taptuk Emre adlı bir şeyhe intisap etmiş, tekkelerde yaşamış ve veliliğe erişmiştir. Anadolu'da on ayrı yerde mezarı ( daha doğrusu makamı ) olduğu ileri sürülen Yunus Emre,halk arasındaki inanca ve bazı tarihi kaynaklara göre Sarıköy'de ölmüştür. Orada yatmaktadır. Bugün, Eskisehir-Ankara yolu üzerindeki Sariköy istasyonu yakininda, Yunus Emre'nin türbesi ve bir müze bulunmaktadir.


Yunus Emre, dünya kültür ve medeniyet tarihinde bir merhale olmustur. Kültürümüzün en değerli yapı taşlarındandır. Zira Yunus Emre, sadece yasadigi devrin değil, çagimiz ve gelecek yüzyillarin da ışık kaynağıdır. Allah ve cümle yaradılmışı içine alan sonsuz sevgisinden kaynaklanan fikirleri, dünya üzerinde insanlik var oldukça degerini koruyacaktir. Yunus Emre'nin amaci, sevgi yoluyla dünyada yasayan tüm insanlarin, hem kendileriyle hem evrenle kaynaşmasını sağlamak ve sonsuz yaşamda ebedi hayata doğmalarını sağlamaktır.

Yunus Emre adı, her Türk ve Türk kültürünü tanıyıp seven herkes için bir şeyler ifade eder. Şiirlerinde, her devrin okuyucusu ya da dinleyicisi kendini etkileyecek bir şey bulmuştur. İlk kez Yunus, şiirlerinde büyük ölçüde Türkçe kullanmıştır. Yunus'la birlikte dil, daha renkli, canlı ve halk zevkine uygun bir hale gelmiştir. Gerçi şiirlerinin bir çoğunda, aruz veznini kullanmıştı, fakat en güzel ve tanınmış şiirleri Türkçe hece vezniyle yazılmıştır. Böylece, şiirleri kısa zamanda yayılarak benimsenmiş ve ilahi olarak da söylenerek günümüze dek ulaşmıştır.


O bölge köylerinden birinde,Yunus adında,rençberlikle geçinir,çok fakir bir adam vardı.Bir yıl kıtlık oldu.Yunus'un fakirliği büsbütün arttı.Nihayet birçok keramet ve inayetlerini duyduğu Hacı Bektaş'a gelip yardım etmeyi düşündü.Sığırının üstüne bir miktar alıç (yabani elma) koyup dergaha gitti.Pirin ayağına yüz sürerken hediyesini verdi;bir miktar buğday istedi.Hacı Bektaş ona lütufla muamele ederek,bir kaç gün dergahta misafir etti.Yunus geri dönmek için acele ediyordu.Dervişler Pir'e Yunus'un acelesini anlattılar.O da: "Buğday mı ister,yoksa erenler himmeti mi?" diye haber gönderdi.O buğday istedi.Bunu duyan Hacı Bektaş tekrar haber gönderdi: "İsterse o alıcın her tanesince nefes edeyim!" dedi.Yunus buğdayda ısrar ediyordu.Hacı Bektaş üçüncü defa haber gönderdi: "İsterse her çekirdek sayısınca himmet edeyim" dedi.Yunus yine buğdayda ısrar edince;emretti,buğdayı verdiler.Yunus dergahtan uzaklaştı.Yolda yaptığı kusurun büyüklüğünü anladı.Pişman oldu.Geri dönerek kusurunu itiraf etti.O vakit Hacı Bektaş,onun kilidi Taptuk Emre'ye verildiğini isterse ona gitmesini söyledi. Yunus bu cevabı alır almaz hemen Taptuk dergahına koşarak kendisini YUNUS yapacak manevi eğitimine başladı.

YUNUS EMRE VE TASAVVUF

Yunus EMRE, İslam tarihinin en büyük bilgelerinden olup yaşadığı ve yaşattığı inanç sistemi; Kuran'ın özüne ulaşarak, Tek olan gerçeğin (Allah) sırlarını keşfetme ilmi olan tasavvuf ve Vahdet-i Vücud tur.

Bu inanç sisteminde tek varlık Allah'dır. Allah bütün bilinen ve bilinmeyen alemleri kapsamıştır, tektir, önsüz sonsuzdur, yaratıcıdır. Eşi, benzeri ve zıddı yoktur.Bilinen ve bilinmeyen tüm evren ve alemler onun zatından sıfatlarına tecellisidir.Alemlerdeki tüm oluşlar ise onun isimlerinin tecellisidir. Her bir hareket,iş,oluş(fiil) onun güzel isimlerinden birinin belirişidir.



Hak cihana doludur, kimseler Hakkı bilmez



***

Baştan ayağa değin, Haktır ki seni tutmuş

Haktan ayrı ne vardır, Kalma guman içinde





Dolayısıyla evrende var saydığımız tüm varlıklar onun varlığının değişik suretlerde tecellileri olup kendi başlarına varlıkları yoktur. Bu çokluğu, ayrı ayrı varlıklar var zannetmenin sebebi ise beş duyudur. Beş duyunun tabiatında olan eksik, kısıtlı algılama kapasitesi, bizi yanıltır ve çoklukta yaşadığımızı var sandırır. Ayrı ayrıymış gibi algılanan bu nesnelerin, ve herşeyin kaynağı Allah'ın esmasının (isimlerinin) manalarıdır. Manaların yoğunlaşmasıyla bu "Efal Alemi" dediğimiz çokluk oluşmuştur. Bir adı da "Şehadet Alemi" olan, ayrı ayrı varlıkların var sanıldığı; gerçekte ise Allah isimlerinin manalarının müşahede edildiği alemdeki çokluk Tek'in yansıması,belirişidir. Bu izaha tasavvufta Vahdet-i vücud (Varlıkların birliği,tekliği) denir.

Cenab-ı hak varlığını zuhura çıkarmadan evvel gizli bir varlıktı.Bilinmeyen bu varlığa, Gayb-ı Mutlak (Mutlak Görünmezlik),La taayyün (Belirmemişlik),Itlak (Serbestlik),Yalnız vücud, Ümmül Kitap (Kitabın Anası),Mutlak Beyan ve Lahut (Uluhiyet) Alemi de denir.

Çarh-ı felek yoğidi canlarımız var iken
Biz ol vaktin dost idik, Azrâil ağyar iken.

Çalap aşkı candaydı, bu bilişlik andaydı,
Âdem, Havva kandaydı, biz onunla yâr iken.

Ne gök varıdı ne yer, ne zeber vardı ne zir
Konşuyuduk cümlemiz, nûr dağın yaylar iken."

"Aklın ererse sor bana, ben evvelde kandayıdım
Dilerisen deyüverem, ezelî vatandayıdım.

Kâlû belâ söylenmeden, tertip-düzen eylenmeden
Hakk'dan ayrı değil idim, ol ulu dîvândayıdım."


"Bu cihana gelmeden sultan-ı cihandayıdım
Sözü gerçek, hükm-i revan ol hükm-i sultandayıdım."

***

ADEM yaratılmadan can kalıba girmeden

Şeytan lanet olmadan arş idi seyran bana

Sonra Allah bilinmekliğini istemiş ve varlığını üç isimle belirlemiş taayyün ve tecelli ettirmiştir.

1.Ceberut (İlahi Kudret) Alemi: Birinci taayyün,Birinci tecelli,İlk cevher ve Hakikat-ı MUHAMMEDİYE olarak da bilinir.

Yaratıldı MUSTAFA, yüzü gül gönlü safa

Ol kıldı bize vefa, ondandır ihsan bana

Şeriat ehli ırak eremez bu menzile

Ben kuş dilin bilirim, söyler SÜLEYMAN bana

2.Melekut (Melekler) Alemi: İkinci taayyün,İkinci Tecelli,Misal ve Hayal Alemi,Emir ve Tafsil Alemi,Sidre-i Münteha (Sınır Ağacı) ve BERZAH da denir.

3.Şehadet (Şahitlik) ve Mülk Alemi:Üçüncü taayyün,Nasut(İnsanlık),His ve Unsurlar Alemi,Yıldızlar,Felekler (Gökler),Mevalid (Doğumlar) ve Cisimler Alemi diye bilindiği gibi,Arş-ı Azam da bu makamdan sayılır.

Tüm bu oluşlar Kuran'ı Kerimde "Altı günde yaratıldı" ayetiyle beyan edilirken Altı günden maksadın mutasavvıflarca ,gün değil hal'e ait olduğu kabul edilir.Bu haller Allahın insanlara lutfettiği görünmeyen şeylerden altı sıfatıdır: Semi,Basar,İdrak,İrade,Kelam ve Tekvin(İşitme,Görme,Kavrama, İrade,Konuşma ve yaratma). Cenab-ı Hakkın Zatına ait bu sıfatların Ademin kutsal varlığında belirmesi,"İnsan benim sırrımdır" sözünün bir hükmüdür.Varlığın başlangıcı ve son sınırı ise Aşk'tır.O yuzdendir ki sayılan bu alemler Aşkın cezbesiyle pervane haldedir. Cenab-ı Hak varlığını,kudret eliyle zuhura getirmiş ve üç isimle taayyün,tecelli ve tenezzül etmiştir.Buna yaratış sanatı (Cenab-ı hakkın kuvvetinden,kudretine hükmederek cemalini ve celalini eserlerinde yani varlık yüzünde göstermesi), Belirme cilvesi (Aşık olması sonucunda batının zahire çıkıp,alemlerin nurlarının ve olayların bilinmesi) ve Birlik oyunu (Zatından sıfatına tecelli etmesi ile kendi varlığını kendinde zuhura getirip,birlik ve vahdetini ahadiyet(teklik) sırrına meylettirmesi) denir. Bunda zaman ve mekan kaydı yoktur.Ancak "An" vardır.Çünki mutlak zaman içersinde batın(gizli),zahire(görünen) cıkıp farkedildikten sonra,alemlerin nurları (ışıkları) ve ilahi olaylar bilinmiştir.Daha sonra şekil ve renkler görülüp,ayrı ayrı unsurları oluşturacak şekilde birleştiğinde isimler meydana çıkmıştır(Mülk mertebeleri ,Cisimler alemi).Ve böylece zahir alem belli olup mutlak varlık bilinmiştir.

Mani evine daldık, vücuda seyran kıldık

İki cihan seyrini, cümle vücudda bulduk

Yedi gök yedi yeri, dağları denizleri

Cenneti cehennemi, cümle vücudda bulduk

Cebnab-ı Hakkın bu alemi yaratmaktan maksadı bilinmekliğini istemesidir. Ortaya çıkan şeylerin belirişine sebebse Adem(İnsan) 'i dilemektir. Varlığa ilahi sıfatlar,sırrına ise Adem denir. Adem-insan, mevcudattın bir özetidir.

Tevrat ile incili, Furkan ile Zeburu

Bunlardan beyanı cümle vücudda bulduk

Yunusun sözleri hak, cümlemiz dedik saddak

Kanda istersen anda HAK, cümle vücudda bulduk



Büyük mutasavvıflardan Sunullah Gaybi divanında geçen Keşfül Gıta kasidesinde ;

"Bir vücuttur cümle eşya, ayni eşyadır Huda,
Hep hüviyettir görünen, yok Huda’dan maada... "

mısralarıyla ,Evvel ve ahirin izafiliğini, meydana gelen her şeyin ilahi tecelliden ibaret olduğunu anlattığı bu şiirde, Hüviyetin zuhurunu dile getirir ve Zâtına duyduğu aşkla güzelliğini seyretmek isteyen o Tek ve Mutlak olanın zuhura gelme muradıyla, gizli hazinesinin fetholup sırrın keşfedilir hale gelmesi için, Arşı, Kürsiyi, unsurları, nebat, ve hayvanı geçtikten sonra, en kemal haliyle kendini ancak insanda seyrettiğini anlatır.

Cisimler alemi dört ruhdan (aslında tek) oluşmuştur.1-İnsani Ruh,2-Hayvani Ruh,3-Nebati Ruh, 4-Madeni(Cemadi) Ruh. Bu alem cereyan ve deveran üzerine kurulmuştur.Deverandan cereyan,cereyandan ise hayat meydana gelmektedir. Bu bir kanundur.Böylece varlıkların her biri esmanın(isimlerin) mazharı olup,Külli iradenin hükmünü yerine getirmekte ve nefsine yani zannına göre Rabbini bilmektedir. Bu durumlar dunyada ilahi bir duzen,değişmez bir kuraldır.Allahın tezahürü böyle gerektirmekte olup,bütün varlıklar onun kader çizgisi içinde kulluk görevini yerine getirmekle yükümlüdür. “Her bir birim varoluş gayesinin gereğini meydana getirmek üzere görevlendirilmiştir. Ve kişi ilm-i ilahide, şu anda hangi hareket üzere ise o biçimde programlanmış olarak vardır. ” Hz.Muhammed(s.a.v).Aslında varlıklar bir bütündür. Fakat parçaları ile karakter taşırlar.Bütün eşya ve varlıklar insanda biraraya gelir. Evrenin başlangıç ve bitiş noktası insandır. Sonsuz varlıkların ayetleri,secdegah ve kıblesi de her an için insandır. Kelime-i tevhid de bu durum bir sır olarak ifade edilmektedir.Cenab-ı Hak : La ilahe illallah diyerek varlığını ve birliğini ortaya koymuş Muhammedün Resulullah demekle de anlam ve maksadı açıklamıştır.Biraz daha açarsak; "La ilahe" demekle sıfatının belirişinden önceki varlığını gizli olan Rablığını açıklamış,"illallah" demekle de varlığı tecelli ettikten sonraki durumu yani yaratılmışlar alemini ifade edilmiştir. Burada eşyadaki varlığı ve ilahi sıfatları ispat edilmekte olup bu da aslının yansıması olan Ceberrut, Melekut ve Mülk alemleridir.Bu alemlerdeki beliriş fanidir fakat bunların aslı bakidir.Kısaca bilinmekliğine sebebtir.Aslında bütün bu bolümlemeler ve izahatlar anlatım içindir.Aslında ayrı gayrı yoktur. "Muhammedün Resulullah" ile de varlığına delil olarak bilinmesi ve tasdik edilmesini istemiştir.Hükmünün icrasının onunla olduğu anlatılmış oluyor.Bu da onun rahmet ve şefaat edici olduğunu müjdeleyerek sanatındaki hikmeti beyan etmiş oluyor.

Zatı ve şahsıyla tanıyamadığımız Allah'ı, tecellileriyle ve sıfatları ile tanırız. Allah'ın zatı sıfatlarla, sıfatlar da varlıklar, hareketler ve olaylarla perdelidir. Varlık perdesini aralayan bir kişi hareketleri, hareketler perdesini geçen sıfatların sırlarını, sıfatlar perdesini aralayan da zatın nurunu görür ve orada erir.
CiwCiw Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
  #5 (permalink) Alt 26-04-2006, 20:25
Kendini aşan 2de1'ci
 
CiwCiw - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Kayıt: 20.04.2006
Yaş: 20
Mesajlar: 5.109
Rep gücü: 21
Rep derecesi: CiwCiw Biraz daha dikkatli olaması gereken bir üye

Ynt: YUNUS EMRE

 
"Kim bildi efalini
Ol bildi sıfatını

Anda gördü Zatını
Sen seni bil seni
Görünen sıfatındır
Anı gören Zatındır

Gayrı ne hacetindir
Sen seni bil sen seni " ( Hacı Bayram-ı Veli)

Ayrı ayrı manalar izhar eden varlıkların kendilerine ait bir varlığı olmadığı, varlığın Allah'a ait olduğunu idrak Tevhid, bunu yaşam biçimine dönüştürmek ise Vahdet'tir.

İnsanı Allah'a karşı perdeleyen en büyük şey, onun kendi varlığıdır. Allah, apaçık olan bir gizli ve büsbütün gizli olan bir apaçıktır! Allah'ın zatı sıfatlarda, sıfatlar fiillerde, fiiller varlıklarda ve olaylarda ortaya çıkmaktadır. Allah bütün yarattıklarının her zerresinde her an hazır ve onları sürekli yönlendirmektedir. O "göklerin ve yerlerin nuru" (Kurân-ı Kerim 24/349) olarak her an her yerdedir. O, her an, her yerde tecelli etmektedir. "O her an yeni bir şe'ndedir." (Kur'ân-ı Kerim 55/29). Her şey her an değişmektedir ve değişim onun kudreti ve iradesinin açılımıdır. Allah bütün evrende, bir taraftan her varlığın en küçük zerresinin içinde, bir taraftan bütün evrende en büyük olayların her anını idare eden bir mutlak varlık halinde bulunmaktadır. Allah ismiyle işaret olunan, sonsuz ve sınırsız bir varlıktır Orijin yapı... Mânâ, enerji ve madde platformlarında değişik isimler alır. Allah kavramı, mânânın bile özünde mütalaa edilmelidir. Bu idrâke, Kelime-i Tevhid ile ulaşılır ve Allah isminin mânâsı rastgele bir şekilde değil, Kur'an'da ifade edildiği gibi anlaşılmalıdır;

"Feeynema tuvellu fesemme vechullah" (Bakara/115) (Her ne yana dönerseniz Allah'ın Vech'i oradadır.) Allah'ın Vech'i yani yüzü, bildiğimiz şekil, suret anlamına gelmemektedir. Zahir göz ile bu yüzü tesbit etmek mümkün değildir. Zira, Allah'ın yüzü Vahid (tek) olan mânâdır. Mânâ ise, beş duyunun ötesinde, basiretle algılanabilir. Basir isminin mânâsı, bireyin kendi Vech'ini görebilmesine vesile olur.

"Hu vel Evvelu vel Ahiru ve'z- Zahiru vel Batın” (Hadid 3)

(Sonsuz bir öncelik ve sonsuz bir gelecek sahibidir, beş duyu ile tesbit edebildiğiniz veya edemediğiniz tüm varlık O'dur)

"Ve nahnu ekrabu ileyhi min habliveriyd"

(Biz O'na (insana) şah damarıdan daha yakınız) "Ve fiy enfisukim efela tubsirun"(Zariyat 21) (Nefislerinizde, hâlâ görmüyor musunuz!)

Allah isminin işaret ettiği mânânın en güzel tarifini, İhlas Suresi yapmaktadır; "De ki, O Allah Ahâd'dır. Allah Samed'dir. Lem yelid ve lem yuled'dir. Ve lem yekun lehu küfüven Ahad'dır." .Yani sonsuz, sınırsız, bölünmesi parçalanması, cüzlere ayrılması mümkün olmayan Tek.. Hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, ihtiyaçtan beridir. O, ancak Mahlûkatın ihtiyacını karşılar. Doğmamıştır, herhangi bir varlık O'nu doğurmamıştır. O da herhangi bir şeyi doğurmamıştır. Allah'ın benzeri ve misli yoktur, çünkü O; VAHİDÜ'L-AHAD olan varlıktır.

Gelelim Kelime-i Tevhid'in diğer yönlerine; Birinci mânâda "la ilahe" "tanrı yoktur ", ikinci mânâda ise, var olduğunu kabullendiğin varlıklar ancak Allah'ın vücuduyla kâimdir. Ayrı ayrı varlıklar görme. "Ayrı ayrı varlıklar yok, Allah var!.." demektir.

Onsekizbin alemin cümlesi BiR içinde

Kimse yok BiR den ayruk, söylenir BiR içinde

Cümle BiR onu BiRler, cümle ona giderler

Cümle dil onu söyler, her BiR tebdil içinde

***

“Her nereye baksam Allahı görürüm” Hz.Ali(r.a) , “Görmediğim Allaha ibadet etmem” Hz.Ali(r.a)

"..Ve iz kale rabbiküm lil melaiketi inniy cailun fil ard halife.." (Bakara 30) (Ben yeryüzünde bir halife meydana getireceğim). Halife olan varlık, vasfını ötede bir tanrıdan almamaktadır. Bu idrak, O'nun özünden gelmektedir. Esma-ül Hüsna'nın yoğunlaşması ve zuhura çıkması ile ‘Halife’ adını almıştır. Halifenin müstakil bir varlığı yoktur. Bundan ötürü, aslında mevcut olan tüm özellikler onda mevcuttur. Bu âyeti ve yapılan yorumları Et-Tin Suresindeki bir bölüm âyetle özdeşleştirebiliriz. Şöyle ki; "Lekad halaknel insane fiy ahseni takvim sümme redetnahü esfele safiliyn" (95/4-5) (Biz insanı en güzel biçimde yarattık, sonra onu aşağıların aşağısına indirdik). Esma'nın ilk zuhura çıkışı ile var olan; mükemmel şekilde yaratılan varlık, Ruhu Azam (Muhammedi cevher), diğer adıyla İnsan-ı Kâmil'dir.

Bizim bildiğimiz mânâda, bir suretle var olan ve ‘beşer’ ismini alan insan değildir. Öz Ruh'un, (İnsan-ı Kâmil'in) yoğunlaşmasıyla birimlilik âlemi ve insan meydana gelmiştir. Bilinen anlamdaki insanın, bu Ruhu tüm kemâlâtı ile algılaması, "Halife" adını almasına neden olmuştur.

Bayram özüni bildi
Bileni anda buldu

Bulan ol kendi oldu
Sen seni bil sen seni. (Hacı Bayram-ı Veli)

Niyazi Mısri:

Sağı solu gözler idim, DOST yüzün görsem deyu,
Ben taşrada arar idim, ol can içinde CAN imiş!..

Öyle sanırdım, ayrıyem; DOST ayrıdır, ben gayrıyem
Benden görüp işiteni, bildim ol canan imiş!..

derken, benzer ifadeler aşağıdaki satırlarda, Yunus Emre tarafından dile getirilmiştir.

"Her kancaru bakar isem O'ldur gözüme görünen “ ve "Kancaru bakar isem onsuz yer görmezem."

"Cümle yerde Hakk hazır, göz gerektir göresi"

***

"Ey dün ü gün Hakk isteyen, bilmez misin Hakk nerdedir?
Her nerdeysem orda hazır, nere bakarsam ordadır”.

***

"Hakk cihana doludur, kimseler Hakk'ı bilmez
Onu sen senden iste, o senden ayrı kalmaz."

***

"Çün ki gördüm ben Hakk'ımı, Hakk ile olmuşum biliş
Her kancaru baktım ise hep görünendir cümle Hakk”.

***

"Nereye bakarısam dopdolusun
Seni nere koyam benden içeri?"

***

Baştan ayağa değin, Haktır ki seni tutmuş

Haktan ayrı ne vardır, Kalma guman içinde

Konunun anlaşılması için bugünün bilimsel bulgu ve verilerinden de yararlanabiliriz.Şöyleki; Bugün, bilim çevrelerince, Evrenin yapısı ve bununla direkt bağlantılı olarak, Evreni algılayan yorumlayan insan beyninin işleyiş tarzı hakkında bir takım görüşler ortaya atılmaktadır. 1940'lı yıllarda fareler üzerinde bir takım deneyler yapıldı. Farelerin beyninin bir kısmı alındı ve göstereceği tavırlar izlendi. Sonuçta fare, kendisine öğretilen yolu, beyninin bir kısmı alınmadan önceki gibi bulabilmekteydi. Yine görme merkezinin yüzde 98'i alınmış bir kedi, görme fonksiyonunu eskisi gibi yerine getirebilmekteydi. Bu durum, bilimadamlarını şaşırttı. Nörofizikçi Karl Pribram, beynin holografik özellik gösterdiğini düşünerek, bu husustaki çalışmalarına ağırlık verdi. 1960'lı yıllarda hologram prensibi ile ilgili okuduğu bir yazı, kendisinin düşündükleriyle paraleldi. Pribram'a göre, beyin fonksiyonları holografik olarak çalışmaktaydı. Beyinde görüntü yoktu, peki o zaman neyin hologramı oluşmaktaydı. Gerçek olan neydi? Görünen dünya mı, beynin algıladığı dalgalar mı, yoksa bundan da öte bir şey mi? Bugünkü fizik anlayışımıza göre Evren, birbirini kesen pek çok elektromanyetik dalgalardan meydana gelmiştir. Bu tanıma göre, uzayda boşluk yoktur, her yer doluluktur. Ünlü fizikçi David Bohm, atomaltı parçacıklarla ilgili araştırmaları neticesinde Evren'in de dev bir hologram olduğu kanısına vardı. Bohm'un en önemli tesbitlerinden biri, günlük yaşantımızın gerçekte bir holografik görüntü olduğudur. Ona göre Evren, sonsuz ve sınırsız "TEK" bir holografik yapıdır ve parçalardan söz etmek anlamsızdır.

Bilim bu tesbitleri henüz yapmamış iken, Tasavvuf ehli kişilerin çok uzun yıllardan beri, dille getirdiklerini düşündüğümüzde, esasında çok farklı şeyler söylemediklerini görüyoruz. Üstelik, onlar bunu bir hal olarak yaşarlarken, bir kısmı yaşadıkları bu hakikatı dışarıya aksettirmemiş, bazıları ise, içinde bulundukları toplumun anlayış seviyesine uygun, bir tarzda açıklamaya çalışmıştır.

Bu bir acaip haldir bu hale kimse ermez

Alimle davi kılar, Veli değme göz görmez

İlm ile hikmet ile, kimse ermez bu sırra

Bu bir acaib sırdır, ilme kitaba sığmaz



Alem ilmi okuyan, dört mezhep sırrın duyan

Aciz kaldı bu yolda, bu aşka el uramaz

Yunus canını terk et, bildiklerini terk et

Fena olmayan suret, şahına vasıl olmaz

***

Unuttum din diyanet, kaldı benden

Bu ne mezheptir, dinden içeri

Dinin terk edenin küfürdür işi

Bu ne küfürdür imandan içeri

Geçer iken Yunus şeş oldu dosta

Ki kaldı kapıda andan içeri

***

Yunus bu cezbe sözlerin cahillere söylemegil

Bilmezmisin cahillerin nice geçer zamanesi

***

Ey sözlerin aslın bilen, gel de bu söz kandan gelir

Söz aslını anlamayan, sanır bu söz benden gelir

Söz karadan aktan değil, yazıp okumaktan değil

Bu yürüyen halktan değil, halık avazından gelir



Şimdi biz bir takım bilimsel verilerin ışığı altında, onların bir zamanlar ne demek istediklerini daha iyi anlayabilmekteyiz. Hologram prensibi, tasavvufun anlatmak istediğinin, kısmen de olsa daha iyi anlaşılabilmesini sağlamıştır. Genel anlamda TÜM'ün sahip olduğu bütün özelliklerin boyutsal olarak her birimde nasıl mevcut olabildiğini açıklar. Bu ifade tarzının anlaşılması ile, bizden ayrı, ötelerde olduğu düşünülen Tanrı imajı yıkılarak, gerçek "Allah" kavramı ortaya çıkmaktadır. Bu noktada tasavvuf ile hologramın ne olduğu hakkında kısa bir bilgi verelim, sonra da birleştikleri noktaları tespit etmeye çalışalım.

Tasavvuf, tek bir varlığı ve bir hakikatı tüm boyutları ile inceleyen bir felsefedir diyebiliriz. Bu felsefenin temeli düşünceye dayanır, Düşünme neticesi tespit edilenler ise, bizzat yaşanır. Kur'an'ın ve hadislerin anlaşılabilmesi, tasavvuf erlerinin, verdikleri ipuçlarının çözülebilmesi, değerlendirilebilmesi için, bu felsefenin bilinmesi mutlak olarak zorunludur. Hologram ise, en kısa tanımıyla üç boyutlu görüntü kaydetme yöntemi'dir. Hologram tekniğinin en önemli özelliği, hologram plakasına cisimlerin görüntüsünün değil; o görüntünün elde edilmesi için gerekli bilgilerin kaydedilmesi, dolayısıyla hologram plakasının en küçük parçasının bile, Bütün'ün tüm bilgilerini içerebilecek kapasiteye sahip olmasıdır. Bu tekniği kısaca şu şekilde anlatabiliriz:

Bir lazer kaynağından gelen ışın, yarı geçirgen bir ayna tarafından ikiye ayrılır. Bu ışınlardan biri, hologram plakasına doğrudan ulaşır, öbürü ise görüntülenmek istenen cisme yöneltilir ve oradan yansıyarak hologram plakasına varır. Hologram plakasına doğrudan gelen lazer ışını ile cisimden yansıyarak gelen lazer ışını, bu plaka üzerinde bir girişim modeli oluşturur. Böylece cismin görüntüsü kaydedilmiş olur. Daha sonra, kayıt sırasında kullanılan frekansta ve aynı açıdan yeni bir lazer ışını ile hologram plakası aydınlatılacak olursa, görüntülenen cisim, üç boyutlu olarak odanın içinde canlanır. Plaka, kendisine gelen ışınları tıpkı görüntüsü saptanan cisim gibi yansıtacağı için, görüntü net ve eksiksiz olacaktır. Beyin hücreleri dediğimiz nöronlar da, tek tek birer mini hologram gibidirler ve gelen impalsları frekanslarına ayırarak algılarlar. Her bir hücrenin etkinliği, kendi içinde bir dalga boyu oluşturmaktadır. Bir sürü hücrenin dalga boylarının birbiriyle girişim yapmalarından oluşan holografik model, bizim beş duyuyla algıladığımız görüntüyü ortaya koymaktadır. İnsan beyni de pek çok mini hologramdan oluşmuş büyük bir hologram olarak düşünülebilir. Çünkü beyindeki her hücre, esasında her işlevi yapabilecek yetenek ve kabiliyette var olmuştur. Ancak, kozmik programlanmadan sonradır ki, hücreler özelleşerek kendilerine ait işlevleri meydana getirirler.

Bu açıklayıcı bilgilerden sonra, dini verilerin de ışığı altında beynin nasıl programlandığını düşünelim... Kişinin "Ayan-ı Sabite" denilen, sabitleşmiş ana programını oluşturan yüz yirminci gündeki kozmik ışınlar, meleki tesirler ile yedinci ve dokuzuncu aylarda ve nihayet doğum anında alınan tesirler ile beyin programlanmaktadır. Zaten insan, Allah isimlerinin manalarının bir terkip halinde oluşmasıyla meydana gelmiş bir birim. Ve bu kemalatın genetik verilerle insandan insana nakledilmiş olması dolayısıyla, bu doksan dokuz isim her insanda mevcut. (Bakara 30-31) Ayrıca İnsan, Zat, Sıfat, Esma ve Ef'al boyutlarını özünde bulunduran bir birim. Hologram prensibinin en önemli özelliği, her noktasının bütün cismin görüntüsünü verebilmesidir. Hologramın her noktasına cismin her tarafından ışın dalgaları gelmekte ve orada kaydedilmektedir. Bu nedenle, hologram plakası ne kadar koparılsa, kırılsa bile her parça bütünün bilgisini içinde taşımakta ve gerektiğinde bütünün tam görüntüsünü tek başına vermektedir.

Şimdi, bu verilerle şu sonuçlara ulaşabiliriz: Görüntülenmesi istenen cisimden yansıyarak gelen lazer ışınının hologram plakasına cismin görüntüsünü kaydetmesi gibi, insan beyinleri de, doğum öncesi ve doğum anında, kökeni meleklere dayanan burçlar olarak tabir ettiğimiz sayısız takım yıldızlardan gelen kozmik ışınlarla programlanmış oluyor. Nasıl benzer frekanstaki ışınları plakaya gönderdiğiniz zaman cisim üç boyutlu olarak ortaya çıkıyorsa, Burçlardan ve Güneş sistemindeki planetlerden gelen ışınlar da, o programlanmış olan insan beyinlerini etkilemekte ve kişilerden programları doğrultusunda çeşitli fiillerin, davranışların ve düşüncelerin ortaya çıkmasına neden olmaktadırlar.

Aslında plaka üzerinde görülen üç boyutlu cismin gerçekte bir varlığı yoktur, dalga boylarının oluşturduğu bir modeldir (ya da hayaldir) biz onu var gibi görmekteyiz. Bunun gibi, insan beyni de bu noktada tıpkı bir hologram gibi çalışmaktadır ve biz beş duyumuzun kapasitesi gereğince kendimizi bir birim gibi kabul edip, çevremizde gördüğümüz her şeyin de varolduğunu sanırız. Gerçekte, o hologram plakasındaki görüntünün bir gerçekliği olmadığı gibi, çevremizde görüp var kabul ettiğimiz bir takım şeylerin de bir varlığı yoktur. Fiil diye algılananlar tamamiyle manalardır. Tasavvuf erleri bu anlamda "eşyanın menşe-i"ni düşünmek tevhiddir demiştir. Her mana ise, belli frekanstaki bir dalga boyudur. Böylece beyin holografik olarak evreni algılamaktadır.

Buradan hareketle, makro plandaki Evren de tıpkı beyin hücreleri gibi, kökeni kuantsal enerjiden ibaret bir hologramik yapıdır. Mutlak manadaki Evreni bir an için, hologram plakası gibi düşünün. Sonsuz, sınırsız tek olan Allah, kendindeki manaları seyretmeyi dilemiş ve bu manaları çeşitli şekillerde terkiplendirerek sonsuz sayıda varlıkları meydana getirmiştir. Fakat bu varlıklar, o tek varlığın ilmiyle ve ilminde yoktan var ettiği ilmi suretlerdir. Bu yoktan var ettiği bütün birimler, O'nun ilmiyle, O'nun ilminden ve O'nun varlığından meydana gelmiş olması nedeniyle, o varlıklarda kendi varlığının dışında hiçbir şey mevcut değildir. Tasavvufi anlatımla da olsa evren tek bir ruhtan meydana gelmiştir ve evrende mevcut olan herşey hayatiyetini bu ruhtan alır. Ve bu ruh, aynı zamanda şuurlu bir yapı olması nedeniyle, ilme, iradeye ve kudrete sahiptir. İşte bu evrensel ilim, güç ve irade hologramik bir şekilde Evrenin her katmanındaki her birimin, her noktasında mevcuttur. Bu gerçeğe ermişlerin, "Zerre küllün aynasıdır" şeklinde anlatmaya çalıştığı konu, mutlak bir iradenin yanında bir de irade-i cüz'iyenin var oluşu şeklinde anlaşılmıştır.

Sizin vücudunuzun her zerresinde o kozmik güç, ilim ve irade aynı orijinal yapısıyla mevcut bulunmaktadır. Ve siz bir şeylerin olmasını istediğiniz zaman, ötelerdeki bir varlıktan talep etmiyorsunuz, kendi varlığınızdakinden, Öz'ünüzden istiyorsunuz. Yani Öz'ünüzde mevcut olan Allah ilmi, kendi dilemesiyle ve kendi kudretiyle isteğinizi açığa çıkarıyor. Holografik yapının önemli bir diğer özelliği ise, zaman ve mekan kavramları olmaksızın, geçmiş, şimdi ve gelecek diye bildiğimiz her şeyi yani tüm bilgileri bir arada bulundurmasıdır. Zaman, mekan, geçmiş, gelecek diye algılananların hepsinin algılayanın kapasitesinden kaynaklanan göreceli değerler olduğu, bir kez de hologram prensibi ile destek görmüştür. Tüm'ün bilgisi, her zerrede özü itibariyle mevcuttur ancak: zerrenin de o tüm bilgiyi değerlendirebilmesi, mevcut kapasiteyi kullanabildiği ya da açığa çıkartabildiği orandadır. Levh-i Mahfuz, "kesreti" yani çokluk kavramlarını meydana getiren Esma Terkiplerinin "kaza ve hüküm", bilgi ve bilinç boyutudur. Allah ilmindeki "hüküm ve takdirin" fiiller alemine yansımasıdır.
CiwCiw Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
  #6 (permalink) Alt 26-04-2006, 20:26
Kendini aşan 2de1'ci
 
CiwCiw - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Kayıt: 20.04.2006
Yaş: 20
Mesajlar: 5.109
Rep gücü: 21
Rep derecesi: CiwCiw Biraz daha dikkatli olaması gereken bir üye

Ynt: YUNUS EMRE

 
Bu platformda her şey bilgi olarak, tasarım olarak tüm varoluş gerekçesiyle mevcuttur. Burada zaman ve mekan kavramı olmaksızın ezelden ebede kadar her şey bilgi olarak mevcuttur. İşte bu Levh-i Mahfuz alemlerin aynasıdır ve evrenin geni hükmündedir. Evrende ve onun boyutsal tüm katmanlarında meydana gelmiş olan tüm varlıklar, Levh-i Mahfuz diye bilinen bir üst boyutun tafsiliyle meydana gelmişlerdir. Burada mevcut olan her birim, galaksiler, burçlar, güneşler, planetler ve dünya üzerindeki her şey varlığını Allah'ın varlığı ile vardır. Ve her biri kendi boyutunun algılayıcısına göre vardır. Gerçekte var olan, sadece ve sadece tek'tir, varlık Vahidül Ahad olan Allah'dır. Evrende mevcut olan bu mana suretlerinin hepsinin de tek'in tüm özelliklerini içermesi ve müstakil bir varlıklarının, mevcudiyetlerinin olmaması ve Allah her zerrede zatıyla, sıfatlarıyla ve esmasıyla mevcut olduğu içindir ki, evren de holografik özellik göstermektedir. Bunu tespit eden ermişler de "Alemlerin aslı hayaldir" diyerek bu gerçekliğe temas etmişlerdir. (Bu yazıda Hologram ile ilgili bilgiler, Michael Tablot’un Holografik Evren isimli kitabı ile Bilim ve Teknik dergisinden alınmıştır.)

Aşk ile ister idik yine bulduk ol canı

Gömlek edinmiş giyer suret ile bu teni

**

Yunus imdi sen senden, ayrı değilsin candan

Sen sende bulmaz isen, nerde bulasın anı



Alemdeki varlıkların oluşumu her an devam etmektedir. Allah katında zamanın ve mekânın bir anlamı yoktur; Tek bir an vardır ve o an devr-i daim ederek, Allah'ın kudret ve iradesine göre şekillenmektedir. Başlangıç ve bitiş zamanı aynıdır. Oluşlar noktanın sürekli deveranıdır. Var oluş konusunda üç durum söz konusudur; Birincisi mutlak varlıktır. “Var olmak” kendisidir. Onun yüce zati sıfatıdır. İkincisi mutlak yokluktur. Sadece mutlak varlığın bilinmesi için mefhum olarak ortaya çıkarılmış durumdur. Yoktur. Üçüncüsü mümkünattır yani mevcudattır. Varlık verilenlerdir ki; var olabilirde, var olmayabilirde. Bu mevcudatın varlığı, kendinden menkul değil, varlığını verene aittir.Bu mevcudatın iki yönü söz konusudur. Birincisi varlıktan gelen ve ona ait olan varlık yönüdür. ikincisi ise varlığı kendinden olmamakla kendisine ait olan hiçlik - yokluk - çirkinlik - ayıp - terslik yönüdür. Bu mevcudatın benzeri, eşi, dengi veya zıddı olur. Bu mevcudat, mümkünattır. Yani var olmasıda, olmamasıda mümkündür. Varoluşun kitabı kainat ve özeti olan Kur’an, NOKTA ile başlar.Bu nokta herşeyin içinde olduğu tohum anlamında olduğu gibi;Mutlak varlığın bilinmesi için, ortaya çıkarılan YOKLUK anlamındadır. Mevcudatın tümü, içinde yokluk mefhumu olan noktadır. Nokta, tüm mevcudatın-varlıkverilenlerin kendisi ve özetidir. İlmin başı noktadır. Nokta konulmuşturki bununla varlık (vücud) bilinsin.Herşeyin izahı-beyanı bu noktada mevcuttur. İlim şehrinin tanıtımı burdadır.Yokluğun ortaya çıkarılması, varlığın bilinmesi içindir. Çünkü bu boyutta (mevcudat içinde) her anlam karşıtı ile bilinir. Tasavvufta nokta, ahadiyete işaret eder. Vahidiyetin batını AHADİYET, zahiri RAHMANİYET'tir. Ne dün vardır ne de yarın! Evren her an oluş halindedir. "O her an yeni bir şe'ndedir" (Kur'ân-ı Kerim 55/29).

Varlıkların özünde Allah olunca, tabiatta iyi-kötü, hayır-şer olamayacağı gibi, ölüm diye bir şey de yoktur. Var olmak ve yok olmak aslında bir değişimdir. Varlık ve yokluk da bize göredir. Gerçek anlamda ölüm yoktur.

Koğıl ölüm endişesin, Aşıklar ölmez bakidir

Ölüm aşıkın nesidir cun nur-u ilahidir

Ölümden ne korkarsın çünkü hakka yararsın

Bil ki ebedi varsın, Ölmek fasid işidir

***

Kal u bela denmeden, Kadimde bile idik

Biz bir uçar kuş idik , vücut can budağıdır

Yunus beşaret sana, gel derler dosttan yana

Ol kimseye ol ana KULLUN YERCİ aslıdır

Bütün oluşların temelinde Allah vardır; bize bizden yakın olması, yaptığımız her şeyi bilmesi bundandır. Bizim her şeyi kendimiz yapıyormuşuz gibi, başka varlıkların başka şeyler yapıyormuş gibi görünmeleri sadece bir hayaldir. Aslında herşeyi yapan Allah'tır; Kur'ân'da Hz. Muhammed(S.A.V) 'e "Attığın zaman sen atmadın, lâkin Allah attı." (22/17) ifadesi vardır. Burada da sûreten Hz. Peygamberin attığı, ama gerçekte işi yapanın Allah olduğu ifade edilmektedir.

Tasavvuf'da ; yaratılmış olan herşey insan içindir. Mutasavvıflar, evrenlerin yaratılışını sadece Allah'ın var olup hiç bir şeyin olmadığı "lâ taayyün" devresinden (Hz Ali “Sadece Allah vardı başka hiçbir şey yoktu"), evrenlerin kademe kademe yaratılıp insaniyet mertebesine gelinceye kadarki evrelere kadar incelerler. İnsanın yaratılmasına kadar evrende çeşitli tabiî olaylar olmuş, birçok canlı türleri gelmiş geçmiş ve tam insanın yaşayabileceği bir ortam oluşturulduktan sonra Hz. Âdem yaratılmıştır. Hz. Muhammed(S.A.V) 'in bedenen gelişi de gene insanların belli bir olgunluk düzeyinden sonradır. İnsandan önceki varlık evrenin gayesi, insanın özünü taşıyacak olan bir bedenin hazırlanması idi. İnsanlığın gayesi olan bu İnsan-ı Kamil ( Yani Hakk'ın Zahir yönünün aldığı isim ) beden peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V) dir. İnsanın yaratılmasına gelince, bu hem ilk insanın hem de daha sonraki tek tek her insanın yaratılmasında önemli bir konudur. Evrenler için yer küresi (arz), onun içinde maden-bitki-hayvan üçlüsü diğerlerine göre ayrılmıştır. "Asıl"dan madenler, madenlerden bitkiler, bitkilerden hayvanlar seçilerek geliştirilmiştir ("ıstıfa"). Hayvanlar içinde birçok grup vardır ve insan da ayrı bir varlık katmanı olarak bunlardan seçilip yaratılmıştır. Bu, ilk yaratılmış insan olan Âdem'de böyle olduğu gibi, şimdi yaratılmakta olan her insanda da böyledir.("Hiçbir şeyden haberi olmayan cansızlardan gelişip boy atan bitkiye, bitkiden yaşayış, derde uğrayış varlığına, sonra da güzelim akıl,fikir, ayırt ediş varlığına geldin" Hz.Mevlana). Yeryüzündeki insan, "Allah'ın halifesi" olarak yaratılmıştır (Kur'ân-ı Kerim 2/30). Allah'ın halifesi demek, onun iradesiyle onun çok şanlı ve hayırlı yaratmalarına onu temsilen vesile olmak demektir ki bu yetkinin doğru kullanılıp kullanılmaması melekleri bile endişeye sevketmiştir. Ama Allah, "Ben sizin bilmediğinizi bilirim" diyerek insanın önemini göstermiştir. Varlık evreninin gayesinin insanı yaratmak olduğunu Yüce Allah,peygamberimiz vasıtasıyla bir Hadis-i Kutsi ile bildirmiştir.”Ben gizli bir hazine idim,bilinmek istedim. Sevdim ve bütün cevherlerimi bu alemlere saçtım.(Ademi yarattım)” .Bu hadisle Allah tüm evren ve alemleri bilinmek için yarattığını ifade etmektedir. Bu sözle varoluş şekli açıklanırken, gizli olanın evrensellik ve adem adı altında zahir olduğu da anlatılmaktadır. Evren yaratıldıktan sonra ise sıra kendisini bilebilecek özellikte bir varlığın yaratılmasındaydı. Sıradan bir varlık onu bilemeyeceğine göre ,Bu çok üstün bir varlık olmalıydı.Ve kendi özelliklerini taşıyan (Yeryüzündeki halifesi) bir varlık olarak insanı yarattı (“İnnallahe halake Ademe ala suretihi” – Allah Ademi kendi suretinde yarattı.) Tabii buradaki insan ile Insan-ı Kamil kastedilmektedir. Kişiliği yönü ile İnsan-ı Kâmil, hayatiyeti ile Ruhu Azam adını alan bu muhteşem varlık, Hazreti Muhammed(sav)’in hakikatidir. O zat, genel anlamda Rasullerinin tümünü temsil eder. O zat, tüm rasullerin temsil ettiği yüce değerlerin en üst seviyede kendisinde toplandığı, insan için zirve olan ve insanın yaratılış GAYESİNİ temsil eden bir büyük yaratılıştır. Onun hakikati, tam manası ile, “Allah için” olan, Allahtan ve Allahın olan bir Gaye ve Ruh-Rasuldür

CiwCiw Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
  #7 (permalink) Alt 26-04-2006, 20:28
Kendini aşan 2de1'ci
 
CiwCiw - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Kayıt: 20.04.2006
Yaş: 20
Mesajlar: 5.109
Rep gücü: 21
Rep derecesi: CiwCiw Biraz daha dikkatli olaması gereken bir üye

Ynt: YUNUS EMRE

 
BEN YÜRÜREM YANE YANE
Ben yürürem yane yane, Aşk boyadi beni kane
Ne akilem ne Divane, Gel gör beni aşk neyledi
Gah eserem yeller gibi, Gah tozaram yollar gibi
Gah akaram seller gibi, gel gör beni aşk neyledi
*** ***
Akan sulayın çağlaram, Dertli cigerem dağlaram
Şeyhim anuban ağlaram, gel gör beni aşk neyledi
Ya elim al kaldır beni, ya vaslına erdir beni
Çok ağladım güldür beni, gel gör beni aşk neyledi
*** ***
Mecnun oluban yürürem, ol yari düşte görürem
Uyanıp melul oluram, gel gör beni aşk neyledi
Miskin Yunus biçareyem, baştan aşağı yareyem
Dost ilinden avareyem, gel gör beni aşk neyledi


SEVELİM SEVİLELİM
Hak cihana doludur, kimseler Hakkı bilmez
Onu sen senden iste, o senden ayrı olmaz
Dünyaya gelen geçer, bir bir şerbetin içer
Bu bir köprüdür geçer, Cahiller onu bilmez
*** ***
Gelin tanış olalım, işin kolayın tutalım
Sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz
Yunus sözün anlar isen, mani'sini dinler isen
Sana iyi dirlik gerek, bunda kimseler kalmaz



GÖNÜLLER YAPMAYA GELDiM
Benim bunda kararım yok, bunda gitmeye geldim
Bezirganım mataım çok, alana satmağa geldim.
Ben gelmedim da'vi için benim işim sevi için
Dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmağa geldim
*** ***
Dost eşruğu deliliğim, aşıklar bilir neliğim
Devşuruben ikiliğim, birliğe bitmeye geldim
Yunus Emre aşık olmuş, ma'şuka derdinden olmuş
Gerçek erin kapısında ömrüm harcamaya geldim
CiwCiw Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
  #8 (permalink) Alt 26-04-2006, 20:30
Kendini aşan 2de1'ci
 
CiwCiw - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Kayıt: 20.04.2006
Yaş: 20
Mesajlar: 5.109
Rep gücü: 21
Rep derecesi: CiwCiw Biraz daha dikkatli olaması gereken bir üye

Ynt: YUNUS EMRE

 
AŞK KİTABIN OKURUZ
Söylememek harcısı, söylemeğin hasıdır
Söylemeğin harcısı, gönüllerin pasıdır
Cümle yaratılmışa bir göz ile bakmayan
Halka müderris ise, hakikatte asidir
*** ***
Şeriat haberini şerh ile eydem işit
Şeriat bir gemidir, hakikat deryasıdır
Ol geminin tahtası her nice muhkem ise
Deniz mevci kat olsa, tahta uşanasıdır
*** ***
Bundan içeri haber işit, eydeyin ey yar
Hakikatin kafiri, şer'in evliyasıdır
Biz talib-i ilimleriz, aşk kitabın okuruz
Calap müderris bize, aşk hod medresedir


NİCE BESLEYESİN
Nice bir besleyesin, bu kadd ile kameti
Düştün dünya zevkine unuttun kıyameti
Dürüs, kazan, ye yedir, bir gönül ele getir
Yüz KABEden yiğrektir, bir gönül ziyareti
*** ***
Uslu değil delidir Halka Salusluk satan
Nefsin müslüman etsin var ise kerameti
Yunus imdi sen dahi, gerçeklerden olagör
Gerçek erenler imiş, cümlenin ziyareti


BU BİR ACAİB HALDİR
Bu bir acaip haldir bu hale kimse ermez
Alimle davi kılar, Veli değme göz görmez
İlm ile hikmet ile, kimse ermez bu sırra
Bu bir acaib sırdır, ilme kitaba sığmaz
*** ***
Alem ilmi okuyan, dört mezhep sırrın duyan
Aciz kaldı bu yolda, bu aşka el uramaz
Yunus canını terk et, bildiklerini terk et
Fena olmayan suret, şahına vasıl olmaz
CiwCiw Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
  #9 (permalink) Alt 09-05-2006, 23:38
Banned
 
^^SuLuBoYa^^ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Suyla yaklaşma!!
 
Kayıt: 20.04.2006
Mesajlar: 5.719
Rep gücü: 0
Rep derecesi: ^^SuLuBoYa^^ Biraz daha dikkatli olaması gereken bir üye

Yunus Emre

 


Yaşam Öyküsü

Anadolu'da tasavvuf akımının ve Türkçe şiirin öncüsüdür. İnsan sevgisine dayanan bir görüşü geliştirmiştir. Yunus Emre Mevlana Celaleddin-i Rumi, Hacı Bektaş-i Veli gibi varlığın ve tanrının birliğinin kalben duyulması temel konularını şiirlerinde işleyen bir halk adamıdır. Yaşamı konusunda yeterli bilgi olmadığı gibi onunla ilgili kaynaklarda anlatılanlar da birbirini tutmaz. Nerede, hangi yılda doğduğu kesinlikle bilinmiyor. Kimi kaynaklarda Anadolu'ya Doğu'dan gelen Türk oymaklarından birine bağlı olup, 1238 dolaylarında doğduğu söylenirse de kesin değildir. 1320 dolaylarında Eskişehir'de öldüğü söylenir. Batı Anadolu'nun birkaç yöresinde Yunus Emre adını taşıyan ve onunla ilgili görüldüğünden makam adı verilen yer vardır. Yapılan araştırmalara göre şiirlerinin toplandığı Divan ölümünden yetmiş yıl sonra düzenlenmiştir. Anadolu'da Yunus Emre adını taşıyan ve Yunus Emre'den çok sonraları yaşamış başka şairlerin yapıtlarıyla karışan şiirlerinin bir bölümü dil incelemeleri sonunda ayıklanmış, böylece 357 şiirin onun olduğu konusunda görüş birliğine varılmıştır. Yine Yunus Emre adını taşıyan ve başka şairlerin elinden çıktığı ileri sürülen 310 şiir daha derlenmiştir. Onun dil, şiir ve düşünce bakımından özgünlüğü ve etkisi, ilk düzenlenen Divan'daki şiirleri nedeniyledir.
Eskişehir ilinde Yunus Emre Heykeli
Büyüt
Eskişehir ilinde Yunus Emre Heykeli

Yunus Emre'nin şiirinde, edebiyat tarihi bakımından, dil, düşünce, duygu ve yaratıcılık gibi dört önemli sorun sergilenir. Bu sorunlar bir görüş ve inanış bütünlüğü içinde ele alınır, insan konusunda odaklaştırılır. Şiirde işlenen konular ise insan, Tanrı, Varlık Birliği, sevgi, yaşama sevinci, barış, evren, ölüm, yetkinlik, olgunluk, alçakgönüllülük, erdem, eliaçıklık gibi genellikle gerçek yaşamı ilgilendiren kavramlardır. O, bu kavramları, şiirinin bütünlüğü içinde temel öğe olarak sergilemiştir.

İnsan bir sevgi varlığıdır, tin ile gövde gibi iki ayrı tözden kurulmuştur. Tin tanrısaldır, ölümsüzdür, gövdede kaldığı sürece geldiği özün ve yüce kaynağa, tanrısal evrene dönme özlemi içindedir. Gövde dağılır, kendini kuran öğelere ayrılır. İçinde insanın da bulunduğu tüm varlık evreni toprak, su, ateş ve rüzgar gibi dört ilkeden kurulmuştur. Bu dört ilke yaratılmıştır, yaratıcı da Tanrı'dır. Tanrı, bu dört ilkeyi yarattıktan sonra, ayrı ayrı oranlarda birleştirerek varlık türlerinin oluşmasını sağlamıştır. İnsan sevgi yoluyla Tanrı'ya ulaşır, çünkü insanla Tanrı arasında özdeşlik vardır. Ancak, insanın bu madde evreninde bulunması, tinin tanrısal kaynaktan uzak kalması bir ayrılıktır. Bu ayrılık insanı, yaşamı boyunca Tanrı'yı düşünme, ona özlem duyma olaylarıyla karşı karşıya getirmiştir. Gerçekte insan-Tanrı-evren üçlüsü birlik içindedir, var olan yalnız Tanrı'dır, türlülük bir "görünüş"tür. Çünkü Tanrı, kendi özü gereği, bütün varlık türlerini kapsar, her varlıkta yansır. Evreni kuran öğelerle insanın gövdesini oluşturan ilkeler özdeştir. Bu özdeşlik tanrısal tözün bütün varlık türlerinde, biçimlendirici bir öğe olarak bulunmasından dolayıdır. Tanrısal tözün nesnel varlıklarda bulunması bir yansıma niteliğindedir, çünkü Tanrı yarattığı nesnede yansıyınca oluş gerçekleşir.

Sevgi insanda birleştirici, bütünleştirici bir eğilim niteliğindedir. Yunus Emre, sevgiyi Tanrı ve onun yarattığı tüm varlıklara karşı duyulan bir yakınlık, bir eğilim diye anlar. Sevginin ereği yüce Tanrı'ya ölümsüz olana kavuşmak, onun varlığında bütünlüğe ulaşmaktır. Tanrı insanla özdeş olduğundan kendini seven Tanrı'yı, Tanrı'yı seven kendini sever. Çünkü sevgi kendini başkasında, başkasını kendinde bulmaktır. Sevginin olmadığı yerde, öfke, kırgınlık, çözülme ve birbirinden kopukluk gibi olumsuz durumlar ortaya çıkar. Sevginin değerini yalnız seven bilir, sevmek de bir bilgelik, bir olgunluk işidir. Yeterince aydınlanmamış, Tanrı ışığından yoksun kalmış bir gönülde sevginin yeri yoktur. Bütün varlık türlerini birbirine bağlayan, onları tanrısal evrene yönelten sevgidir. Sevgi bir çıkar aracı olmadığından seven karşılık beklemez. Dost kişi gerçek seven kimsedir (âşık). Dost başka bir anlamda da Tanrı'dır, kişinin gönlünde ışıyan tözdür.

Yunus Emre'de yaşamak tanrısal tözün bir yansıması olan evrende sevinç duymaktır. Çünkü, bütün varlık türlerinde Tanrı görünmektedir, bu nedenle severek, düşünerek yaşamayı bilen kimse her yerde Tanrı ile karşı karşıyadır. Yaşamak belli nesnelere bağlanmak, yalnız gelip geçici varlıkları edinmek için çırpınmak değildir. Böyle bir yaşama biçimi kişiyi tanrısal tözden uzaklaştırdığı gibi yetkinlikten, bilgelikten de yoksun kılar. Yunus Emre'nin dilinde bilge kişinin adı "eren"dir. Eren barış içinde yaşamayı, bütün insanları kardeş görmeyi, kendini sevmeyeni bile sevmeyi bilen kişidir. Onun gönlü yalnız sevgiyle, dostluk duygularıyla doludur. Evreni bir tanrısal görünüş alanı olarak bildiğinden, erenin evrene karşı da sevgisi, saygısı vardır. Erenin gözünde insan bir küçük evrendir, büyük evren ise tanrısal tözün kuşattığı sonsuz varlık alanıdır. Eren olma aşamasına ulaşmış kişide erdem, alçakgönüllülük, eli açıklık, yetkinlik, olgunluk bir bütünlük içinde bulunur.
Resim:Yunus emre.jpg

Ölüm tinin gövdeden ayrılıp tanrısal kaynağa dönmesiyle gerçekleşir. Bu nedenle ölüm tinle gövde arasında bir ayrılıktır. Gerçekte ölüm yoktur, tinin ölümsüzlüğe ulaşması, yüce kaynağa dönüşü vardır. Çünkü, bütün varlık türleri tanrısal tözün yansıması olduğundan, salt ölüm de söz konusu değildir. Ölümün bir başka anlamı da bilgiden, erdemden, yetkinlikten, sevgiden yoksun kalmaktır.

Yunus Emre'nin şiirinde Yeni-Platonculuk'tan kaynaklanan Tasavvuf öğretisinin bütün sorunları bulunur. Bunlara yeni bir çözüm getirmez, Yeni-Platonculuk'un yöntemine dayanarak yorumlar ileri sürer. Bu nedenle onun şiiri Yeni-Platonculuk'un Türkçe açıklanışıdır.

Yunus Emre'nin edebiyat tarihi bakımından, önemli bir yanı da Anadolu'da, Türkçe şiir dilinin öncüsü olması ve tasavvuf sorunlarını yalın, kolay anlaşılır bir dille söyleyişi nedeniyledir. Şiirlerinin ölçüsü, Türkçe'nin ses yapısına uymayan aruz olmakla birlikte söyleyişi akıcı, sürükleyici bir nitelik taşır. Tasavvufun en güç anlaşılır kavramlarını, Türkçe'nin ses yapısına uygun biçimde dile getirir, şiirinde duygu ve düşünce birliğinden oluşan bir derinlik görülür. Yer yer yalın halk söyleyişine yaklaşan dilinde anlam-uyum bağlantısı bütüncül bir içerik taşır. Ona göre önemli olan bir sözü etkili biçimde söylemektir. Bu nedenle sözün boş bir kavram olmaması, bir varlık sorununu, bir düşünceyi dile getirmesi gerekir. İnsan ancak söz söyleme yetisiyle insandır, konuşan Tanrı durumundadır. Yunus Emre'de Türkçe, şiir dili olma yanında, düşünceyi içeren, açıklayan bir odak özelliği kazanmıştır.

Yunus Emre'nin biri şiiri, öteki düşünceleriyle olmak üzere, iki yönlü bir etkisi vardır. Gerek dili, gerek görüşleri bakımından halk şiirinin de öncüsü sayılmaktadır. Özellikle tasavvuf inançlarını benimseyen Alevi-Bektaşi geleneğini sürdüren halk ozanları üzerindeki etkisi büyük olmuştur.

UNESCO, 1971-1972 yilini bütün dünyada Yunus Emre yili ilan etmistir.

Cafer Tanrıverdi 'nin ozel Yunus Emre sayfasindan alintilar.

Turkoman Yunus - Yunus Emre

In the Anatolia everybody knows to him

Turkmen Yunus or Dervis Yunus

Whatever you wish for yourself Wish for the others This is the meaning of the four books

(Torah, Psalms, Gospel, Kuran) If there is any meaning


YUNUS EMRE’den....


Gonul yuksekte gezer, dem-be-dem yoldan azar,

Tash yuzune su sizar, icinde ne var-ise.


Ak sakalli pir koca, bilimez hali nice,

Emek virmesin hacca, bir gonul yikar ise.


Sagir isitmez sozi, gece sanur gunduzi,

Kordir munkirin gozu, alem munevver-ise.


Gonul Calab’in tahti, gonule Calab bakti,

Iki cihan bedbahti, kim gonul yikar-ise.


== SEN SANA NE SANURSAN, AYRUGA DA ANI SAN,

DORT KiTABIN MA’NASI, BUDUR EGER VAR-iSE. ==

YUNUS EMRE

TURKOMAN YUNUS

DERVISH YUNUS


Yunus Emre was a 13 th century Turkish poet and mystic, who had an immense influence on Turkish literature.

He was the leading representative of mysticism in Anatolia. Under the influence of Mongol onslaught in the 13th century, the Islamic mystic (sufi) literature reached to its zenith and Yunus Emre became one of the most distinguished poets by his simple and pure style and his ability to easily describe even the most difficult mystic concepts in a few simple sentences.


He is still a popular figure in a group of countries located on a broad geography from Azerbaijan to Balkans.

His poems, written by using traditional methods of Anatolian folk poetry , are mainly about the divine love and human destiny.

Biz dünyadan gider olduk Kalanlara selâm olsun. Bizim için hayir dua Kilanlara selâm olsun

Ecel büke belimizi Söyletmeye dilimizi Hasta iken hâlimizi Soranlara selâm olsun

Tenim ortaya açila Yakasiz gömlek biçile Bizi bir âsân vechile Yuyanlara selâm olsun

Selâ verile kasdimiza Gider olduk dostumuza Namaz için üstümüze Duranlara selâm olsun.

Dervish Yunus söyler sözü Yash dolmushtur iki gözü Bilmeyen ne bilsin bizi Bilenlere selâm olsun.



YUNUS EMRE

Büyük halk shairi ve mutasavvifi olan ve shiirleri Türk halkinin yüzyillar boyu mânevi besin kaynagi olan Yunus Emre’nin hayati efsânelerle doludur. O, ne zaman yashamish, nerede yashamish ve ne zaman ölmüshtür; bunlar kesin olarak belli degildir. Bolu veya Sivrihisar’da dogdugu rivayet edilir.

Shiirleri pek açik, gayet dogal, özellikle düshündürücü olanlari çoktur.

Yunus shiirleriyle, ilâhileriyle, efsâneleriyle Türk halkinin yüzyillarca hâfizasinda yer etmish, dilinde canlanmish, ruhunda yashamish ve göz yashlarinda akmishtir.

Yunus Emre, büyük, engin ve içten bir halk shâiridir. O, temiz bir Türkçe ile halka Allah sevgisinin erishilmez heyecanini duyurmaga ugrashmish ve bunda da basharili olmushtur. Ona göre, tabiatta her shey Allah’i aramakta ve Allah’i anmaktadir.

Yunus’ta derin bir tasavvuf kültürü görülür. O, Oguz Türkmen lehçesinin en güzel eserlerini vererek Türk halk dilini edebi bir dil durumuna getirdi. Yashadigi dönemde Farsça edebî dil, Arapça ise ilim dili idi. Yunus Emre, sade ve basit bir dille ilâhî düshüncelerin en güzel anlatimini verdi.


Benim burda kararim yok, Ben burdan gitmeye geldim. Bezirgânim metaim çok Alana satmaya geldim.

Ben gelmedim dava için Benim ishim sevgi için Dostun evi gönüllerdir Gönüller yapmaya geldim.


diyen, gönüller ikliminin güneshi, büyük âshik Yunus Emre için yazilanlar diziye gelmez, koca bir kütüphaneyi doldurur. Aslinda o yüzyillari kucaklar. Yüzyillar onu söyler, seven ve sevilen gönüller, yüzyillardir onu söyleshir. O, yüzyillarin, âshk yüklü dertli dolabidir inleyen...


Benim adim dertli dolap Suyum akar yalap yalap Böyle emreylemish çalap Derdim vardir inilerim.

Suyum alçaktan çekerim, Dönüp yüksege dökerim, Görün ben neler çekerim Derdim vardir inilerim.


Yunus Emre’nin yashadigi devir, Anadolu'nun içine dönük, umutsuz, bezgin bir dönemidir. Mogol akinlari karshisinda yenik düshen Anadolu Türkmen Selçuklu Devleti, bazi Türkmen Boylarinin ikide bir ayaklanmasiyla tümden güçsüz kalmish, halktan koparak, kendi derdinde, kendi yashantisini sürdürme çabasina düshmüshtür. Üst üste gelen kitlik ve sürekli kurakliklar, bitkin ve ezik halkin yashama umudunu kirmishti.


Halk, gerçek mutlulugun ölümden sonra var olacagini, bu geçici dünyada, ari-duru bir gönülle Tanriya yönelmeyi telkin eden mutasavvif sheyhlerin çevresinde küme küme toplanmishti. Yunus, bu ortamda, bir ashk ve sevgi güneshi olarak Anadolu'da dogmush, umutsuzlara umut vermish, Anadolu'nun gönlü ve dili olmushtur.


Daglar ile tashlar ile Çagirayim Mevlâm seni Seherlerde kushlar ile Çagirayim Mevlâm seni.


Mevlâsini, her yerde, her zaman çagiran Yunus, gençlik yillarinda büyük mutasavvif Mevlâna Celâleddin'in sohbet meclislerine katilmish:


Mevlâna Hüdavendigâr bize nazar kilali Onun görklü nazari gönlümüz aynasidir,


beytiyle himmet nazarinin gönlüne ayna oldugunu söylemishtir.


Çeshitli söylentiler, Yunus Emre'nin yashantisina renk katar. Bir kitlik günü Haci Bektash-i Velî'nin dergâhina varmish, bugday istemish. Ona, bugday yerine “himmet” teklif edilmish. “Hayir, demish bugday isterim.” Çuvallarini bugdayla doldurmushlar. Köyüne dönerken yari yolda akli bashina gelmish. Geri dönerek Haci Bektash'tan “erenler himmeti” dilemish. “Senin kismetin Taptuk Emre'dedir” demishler ve Taptuk Emre'ye ismarlamishlar.


Yunus, tam kirk yil Taptuk Emre'nin Dergâhi'na odun tashimish. “Taptuk Dergâhi'na odunun egrisi bile gerekmez” diyerek, kirk yil tek bir egri odun getirmemish. Sonunda, muradina ermish ve kendisine izin verilmish.


Dirildik pinar olduk, Irkildik irmak olduk, Aktik denize daldik, Tashtik Elhamdülillâh.

Taptugun tapusunda, Kul olduk kapisinda, Yunus miskin çig idik Pishtik Elhamdülillâh.


diyerek, diyar diyar dolashmish, içinde yanan ateshin közüyle, shiirler söylemege bashlamishtir.


Bundan sonra, Yunus'un gönlünde ilâhî ashk'tan bashka bir sheye yer yoktur artik. Bu ashkin potasinda yanip yakilmakta, bu yanishin iniltileri Yunus'u ozanlashtirmaktadir.


Artik Yunus yok, ortada ashk var, ashkin terennümleri var. Yunus, bu ashk harmaninda savrulan bugday taneleri gibi estikçe ashk, döküldükçe ashk:


Ashkin aldi benden beni Bana seni gerek seni Ben yanarim dün'ü günü Bana seni gerek seni

Ne varliga sevinirim Ne yokluga yerinirim Ashkin ile avunurum Bana seni gerek seni...


Yunus Emre, Anadolu'da dogan, yine Anadolu'da batan bir tasavvuf güneshidir. Yashadigi çagda Türkçe bir kenara itilmish, hor görülmüshken, Yunus, Türk dilini, bütün incelik ve güzellikleriyle sirtlamish, ayaga kaldirmish, kendinden sonra gelen ozanlara öncülük etmishtir.


Yunus Emre’nin dili, Anadolu'nun öz dilidir. Anadolu Türklügünün yüregi Yunus'ta çarpar, bu yürek, tüm kükrekligiyle Yunus'ta dile gelir :


Gönlüm düshtü bu sevdaya Gel gör beni ashk neyledi Bashimi verdim kavgaya Gel gör beni ashk neyledi.

Ben aglarim yana yana Ashk boyadi beni kana Ne âkilim ne divâne Gel gör beni ashk neyledi.


Onun doyumsuz sevgisinde, tüm insanligin sesini duyarsiniz. Bu seste gerçek inanç, Tanri sevgisi, insan degeri ve var olmanin sevinci vardir. Tüm kötülüklerden arinmish, duru bir gönülle seslenir insanliga:


Adimiz miskindir bizim Düshmanimiz kindir bizim Biz kimseye kin tutmayiz Kamu âlem birdir bize...


derken, insanlari anlayish ve dayanishmaya, birlige ve dirlige davet eder. Onun bu çagrisi “sevgi” ocaginadir. Seslenir:


Gelin tanish olalim, Ishi kolay kilalim. Sevelim sevilelim Bu dünya kimseye kalmaz.


Yunus Emre’nin bilinen iki eseri vardir. Biri, Risaletü’n-Nushiyye ya da (Ögüt Risalesi) adiyla aruz ölçüleri içinde yazilmish, tasavvufî, ahlâkî, dinî bir eserdir. Ötekisi ise, asil büyük shiir gücünü yansitan Dîvân’idir.


Son arashtirmalara göre, Yunus Emre, 1321 yilinda, yetmish yashlarinda oldugu halde, hayata gözlerini kapamishtir. Porsuk suyu ile Sakarya’nin birleshtigi yerde bir zaviyesi oldugu ve oraya gömüldügü rivayetler arasindadir. Bursa’da gömülü oldugu da söylenir.


Erzurum’daki Tuzcu Köyü yakininda, Manisa’nin Salihli ve Kula kazalari arasindaki Emre Köyü’nde, Keçiborlu kasabasi civarindaki bir köyde Yunus Emre’nin mezari diye gösterilen yerler varsa da onun asil mezarinin seven ve sevilenlerin gönlü oldugu bir gerçektir.
^^SuLuBoYa^^ Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
  #10 (permalink) Alt 09-05-2006, 23:39
Banned
 
^^SuLuBoYa^^ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

Suyla yaklaşma!!
 
Kayıt: 20.04.2006
Mesajlar: 5.719
Rep gücü: 0
Rep derecesi: ^^SuLuBoYa^^ Biraz daha dikkatli olaması gereken bir üye

Ynt: Yunus Emre

 
Başlıca Yapıtları

Yunus emre şiirleri

* Divan, (ö.s), 1943
* Risaletü'n-Nushiye, (ö.s), 1965, (Öğüt Kitapçığı).


Eserlerinden alıntılar

Severem ben seni candan içeri
Yolum utmaz bu erkândan içeri

Nireye bakar isem toptolusun
Seni kanda koyam benden içeri

O bir dilberdürür yokdur nişânı
Nişan olur mı nişandan içeri

Beni sorma bana bende degülven
Suretün boş yürir tondan içeri

Beni benden alana irmez elüm
Kadem kim basa sultandan içeri

Tecellîden nasîb irdi kimine
Kiminün maksudı bundan içeri

Kime dîdar güninden şu'le değse
Anun şu'lesi var günden içeri

Senün ışkun beni benden alupdur
Ne şîrin derd bu dermandan içeri

Şerî'at tarikat yoldur varana
Hakîkat ma'rifet andan içeri

Süleyman kuş dili bilür didiler
Süleyman var Süleyman'dan içeri

Unutdum din diyânet kaldı benden
Bu ne mezhebdürür dinden içeri

Dinün terkidenün küfürdür işi
Bu ne küfürdür imandan içeri

Geçer iken Yunus şeş oldı dosta
Ki kaldı kapuda andan içeri

Ey bana iyi deyen adımı sufi koyan
Aceb sufi mı olur hırka ile taç giyen

Başıma taç üründüm halka sufi göründüm
Dışıma hırka giydim içim bir kuru kova

Bu dilim zikir söyler gönlüm fesat fikreyler
Git böyle mi zikreyler Hakk'i aşk ile seven

Gözüm yolun gözetmez kulak işidir tutmaz
Dilim yerinde yatmaz da'viler kılar yalan

Yunus gümansız bilir yalancı yolda kalır
Bir gün maksadın bulur gerçeklik ile gelen

Ben yürürüm yana yana
Aşk boyadı beni kana
Ne akîlem ne divâne
Gel gör beni aşk neyledi

Gâh eserim yeller gibi
Gâh tozarım yollar gibi
Gâh akarım seller gibi
Gel gör beni aşk neyledi

Akarsulayın çağlarım
Dertli ciğerim dağlarım
Şeyhim anuban ağlarım
Gel gör beni aşk neyledi

Ya elim al kaldır beni
Ya vaslına erdir beni
Çok ağlattın güldür beni
Gel gör beni aşk neyledi

Ben yürürüm ilden ile
Şeyh anarım dilden dile
Gurbette halim kim bile
Gel gör beni aşk neyledi

Mecnun oluban yürürüm
O yâri düşte görürüm
Uyanıp melûl olurum
Gel gör beni aşk neyledi

Miskin Yunus bîçâreyim
Baştan ayağa yâreyim
Dost ilinden âvâreyim
Gel gör beni aşk neyledi
^^SuLuBoYa^^ Çevrimdışı   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
You may not post new threads
You may not post replies
You may not post attachments
You may not edit your posts

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı
Trackbacks are Açık
Pingbacks are Açık
Refbacks are Açık

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Kategori Cevaplar Son Mesaj
Yunus Emre tutku_çiçeği Sanatçılar 4 05-10-2008 18:25
Karaman Yunus Emre ÜnlÜsÜ babür Karaman 0 02-07-2007 14:34
Yunus Emre Vakfı kuruluyor Haberci Son Dakika Haberleri 0 06-05-2007 00:30