| | Hep kendinden başka canlıların inanılmazlığını yaşar ''insan'' değil mi?Doğumlar,açan çiçekler v.s...Her başlangıç muhteşem bir deneyimdir.
Hiç oturup düşünmez kendi varoluş ve süregenlikleri esnasında ki inanılmazlıkların ne derece büyük ve anlamlı-anlamsız sırlarla dolu olduğunu...
Hiç acamaz kendi kavanozun kapağını;''cesaretsizlik'' mi yoksa ''önemsemezlik'' midir bunun nedeni bilinmez.
365 günde bir gün,önüne bir pasta getirip birileri,üzerinde ki mumların sayısı artıgını gördükçe,hele hele zaman gelip mumlar pastaya sığmamaya başlayınca,birisi karşınıza geçip,sırıta sırıta ''her sene için bir tek mum diktim,üzgünüm,tümünü sığdırma şansım yoktu'' deyince,amiyane bir tabirle en gürültülüsünden iner jetonu bir yerlerden bir yerlere...
Yaş kaç olursa olsun,o gece baş yastığa değdiğinde düşünülen tek konu,yılların ne çabuk geçtiğidir.''Hayat'' denilen bulmacanın hangi sorusunda takılacağını,siyah karelerin nerelere yerleştirildiğini düşünür durur insan bedenini uykuya teslim etmeden önce.
Ehliyet alma ya da seçme özgürlüğünün tanınması,bankada hesap açtırma,ya da en ucuna gidip,evden kaçma cesaretini gösterip,polislere,''ben 18 yaşını doldurdum,reşidim'' ukalalığını yapma dışında,ne özelliği olduğunu bilemediğim ''18 yaş sendromu''nu atlattıktan sonra,nedendir bilinmez ama,bir türlü yetişemiyor insan yılların hızına.Son sürat giderken kimi zaman çakıl dökülü,kimi zaman otoban misali müteahiti kim olduğu bilinmez yollarda;bazen otobüs,bazen son model bir araba,bazen bir motorsiklet hatta bisiklet bile olabiliyor altındaki araç..
Her 10 sene de bir kişilik tahribatı yaşadığımız üzerine sunulan tezlerin doğruluğunu yanlışlığını tartışıp dururken birileriyle birileri,bana göre en ara yaş olan 30-40 yaş sürecinde içinde ki bir yaşın altına gizlenmiş bir kadın olarak,''bugün benim doğum günüm'' nidalarınımı atayım,yoksa bir köşeye çekilip kimseye çaktırmadan usul usul ağlayayım mı;açıkçası bir türlü karar verebilmiş değilim...
Saatler 00.00'ı gösterdiği andan itibaren,ilk işi aynanın karşısına geçip,elinde büyüteçle,''acaba nerelerimde ne kadar kırışıklığım var?'' manikliklerine başlayıp,bir de üzerine üstlük hiç utanmadan bunu kağıda döktüğüme mi,yoksa büyüteç sayesinde devleşen(kedi ve poposu hikayesi misali) kırışıklıkları yok etmek için ne işi abartıp ''yarın estetikçiden randevu alman lazım'' feryatlarıma mı yanayım bilmiyorum ama,kabullensem de,kabullenmesem de,20 li yaşlarda kahkalarla güldüğüm,asla anlayamadığım ve anlam veremediğim ''30 yaş sendromu'' ile (gerçi 2 sene geçikmeli oldu ama...) bizzat tanışmış bulunmaktayım şu an itibariyle;gözüm aydın..
5 yaşında elinde elinde biberonu,bir köşeye çekilip gizli gizli süt içen,ilkokul müsamerisinde kırmızı tuvaletiyle sahneye çıkıp söyleyeceklerini unutup zırıl zırıl ağlamaya başlayan,orta okul mezuniyetinde tuvalete girip,gizlice dudağına parlatıcı süren,lise mezuniyetinde,''bende saçıma röfle yaptıracağım'' diye ortalığı kırpacanaya koyan,evlenen ve hatta ayrılan,çok istediği halde anne olmayı bir türlü beceremeyen ''mazi'' adı verilen yıllarıma baktığım zaman,hayata karşı ne kadar aceleci davrandığı,ama en acısı,onun benden daha hızlı davrandığını bir kez daha anlıyorum.
''Abla'' yerine ''teyze'' demeye başlayan çocukların sesini duyunca ve en kötüsüde,etrafına şöyle bir bakınıp,hitap edilenin aslında ''ben'' olduğumu anlayınca,aynı sıraları paylaşıp,''ortak kişilik'' kazandığım arkadaşlarımın bir zamanlar poposunu temizlediğim oğulları sünnet olalı 3-5 sene geçmiş,sesleri kalınlaşmış,birer erkek olma yolunda hızlı hızlı ilerlerlerken,bir zamanlar annemin ''bizim zamanımız da'' diye başlayan ve benim içimden ''offfffff''' şeklinde cümleler kurduğum, ama bugün benimde futursuzca tekrarladığım o kelimeyi düşününce,'anlaşılan o ki,'kişiler içinde tarih tekerrürden ibarettir'' demekten alamıyorum kendimi..
''Ya iyi de,benim daha yapacak çok işim var,bir durun yerinizde be yıllar,bir de sizi kovalamakla uğraşmayayım'' diye düşünürken,''hayat'' en sevilenlerinizi elinizden alıp, yaratıldığınız toprağa verirken geri;''ben koca bir kadınım artık'' zırhlarına bürünüp,''ruh'', ''azrail''e teslim olurken,elini tutup gönderebiliyorsanız ''canım'' dediklerinizi,hani bir yerlerde kopuyor birşeyler de,farkına varıp varmamak sizin ''direnme'' ve ''maneviyata inanma''gücünüze kalıyor artık...Farkında bile olmadan elinize tutuşturulmuş ''bayrak devir törenlerinin'' bir parçası olacağınız gerçeği bir tokat gibi çarpıyor bir cami avlusunda ki asla karşılama töreni yapma şansınızın olamadığı hazin uğurlamalarda.İşte o günden sonra gazetede ki ''ölüm ilanlarınları''na daha çok bakmaya başlıyorsunuz.Olabilesi her tanıdık soyadı benzerleğinde bile,dayanılmaz ateşler düşüyor bedeninizin içinde bir yerlere.Acaba ''açan hanımellerinin kokusunu soluyacak kaç bahar kaldı önünde'' sorusu geçiyor beyninizin bir yerlerinden,sorunuzun karşılığında derin bir sessizlik cevabını alıyorsunuz.
Hayat siz farkına bile varmadan tuzaklarını kurup,sonu bir ''musalla taşı'' saltanatında bitecek olan maratonlar için çalınca düdüğü,hazır olup olmadığınıza bakmadan başlıyor yarış.Kim,neden,niçin,nasıl şartlıyor bilinmez ama,''en iyi ben olmalıyım'' mücadelesinde,''kayıp-kazanç'' skorunun yazıldığı tabelanın ışıkları sönmek bilmiyor.Hatta o kadar ki;bir zamandan sonra ''skor''lar giriyor hayata;futbol,basketbol maçı ya da bir tenis turnuvası yaşar gibi seyretmeye başlıyorsunuz kendinizinkini ya da başkasınkini...Atan ve karşılayan tabirlerini benimseyiveriyorsunuz.
Birden bire ''herşeyi çok hızlı yaşamalıyım,zamanım azalıyor'' şeklinde anlamsız bir ruh haline bürünüyor insan,çok geç olmadan becerebilip kendinizi dinlemeyi başarabilirseniz eğer, kalakalıyorsunuz duyduklarınız karşısında.
Dinlemeyeceğini bildiğiniz halde,''vakti saati geldiğinde anlatılacak'' notu düştüğünüz kilo kilo deneyimler saklamaya başlıyorsunuz dolapların içine;tabir-i caiz ise sizden sonra gelecek jenerasyon için..Pek bir açılmaya başlıyor çeneniz,susmak bilmiyorsunuz.Genel olarak şikayetler,memnuniyetsizlikler,abuk sabuk zamanlarda gelen anlamsız ağrılar bile başlıyor oranızda buranızda.Hastalık hastası olup çıkıveriyorsunuz.''Garanti sürem dolmaya mı başladı ne?'',''Bizim modeller de eskidi artık'',gibi abuk sabuk espriler yapıyor ya da yapanları dinlemek zorunda kalıyorsunuz dudaklarınızda çeyrek ekmek misali bir gülümsemeyle.
Alış-veriş faslı daha pek bir heyecanlı(!) geçmeye başlıyor.En fazla ziyaret edilen yer kozmetik dükkanları,güzellik salonları olmaya başlıyor farkında olmadan.Bahane ise,''aslında daha yaşım çok genç biliyorum ama,yarınlara hazırlık''..İşte garip bir yaratık insanoğlu,kendi çalıp kendi söylemek diye buna derler;kendi yalanına önce kendi inanıyor...En sevilen insanlar,''kaç yaşında gösteriyorum'' sorusuna,''en fazla 25'' diye cevap vermeyi başaranlar oluyor.Hani bir de yakınlarda bir yerlerdeyse bu arkadaş,bunu 2 günde bir tekrarlamayı başarırsa,değmeyin bizimkinin keyfine...
Bir de giysi alışverişleri var;var ki en büyük sorunlardan biri...Magazin programları bir anda vazgeçilmezler arasına giriveriyor.Kim ne giymiş,ne takmış takıştırmış?.Kazara biri zap yapma gafletine düşmesin o anlarda,desibilite sınırlarını zorlayan bir sesle''çevirme şu kanalı'' şiddetine maruz kalır kumanda sahibi.''Biz bu kadınla aynı yaştayız,bak o giymiş,bende giyebilirim'' ara gazını alır ya,ilk bulunan fırsatta çarşı talan edilmeye başlayıverir.Bir de renklerin keşfini yaşar ,30 yaşından sonra giriverir hayatına pembeler,maviler,yeşiller...Tezgahtar kız siyah renkli bir kıyafet çıkarmaya görsün kazara;en tersinden bir bakışı suratına yiyip oturuverir yerine.
Market alışverişleri de zorlamaya başlıyor bu yaşlarda.Tavuktan süte kadar,en light olanını arama,bulma ve alma yarışı içinde,oradan oraya koşturup duruyor insan.Rejim çılgınlığı adı altında,sözümona tüm kalorisiz yiyecekleri sepete doldurup,arasına çukulata,şeker,dondurma gibi,nedense kasiyere ''oğlana,kıza,kuzenime,arkadaşımın çocuğuna aldım'' açıklaması yapmak zorunda hissedilen yiyeceklerin alınırken ve yenilirken kendini suçlu hissetme yaşı da bu aralıklar işte...İtiraf etmek çok acı verici ama,az önce, kırmızı kalp şeklinde ve çubuklu bir şekeri, suratımda en muzip bir ifadeyle mideye indirmiş, ortalama ''11.688'' günlük bir bebek olarak,bu suçluluk duygusunu en derinlerde yaşıyorum.
''Pre-menopoz'',''Pre-antropoz'' gibi varlığı,yokluğu şahsa münhasır durumların korkusu mudur nedir,''aşk-meşk'' durumları pek bir önem kazanmaya başlıyor ne hikmetse.Modern meyhane köşelerinden tutun da,sabah kahvelerine kadar gündem konusu oluyor bu ''aşk''sızlık durumları...Sanal-manal,genç- yaşlı,güzel- çirkin farketmiyor,''aşık oldum ya ben,yarım kilo kelebek yuttum;hemde bu yaşta'' demek ve kasım kasım kalımak pek bir moda oluveriyor.İşin en garip tarafı da,etrafında alkış tutacak birileri hemen bulunuyor.
Yazıyı olurken abarttığımı düşünenler olabilir aranızda,ama 30+ oldu mu kadın,-ki çogu 30 da sabitlenip,ortalama 3 yılda bir yaş almanın uygun olduğu konusunda hemfikirdir- malesef bu psikolojiler istese de,istemese de yakasına yapışıveriyor.''Bunlar kesin ve net kurallardır,her kadın aynıdır'' ibaresini düşmenin yanlış olduğunun bende farkındayım,ama bir çogumuzda bu satırlarda yazılanlar yaşanıyor,yaşanacak...
.................................................. .
Bu kadar sevimli(!) betimleme ve genelleme sonunda,30 yaş sendromuna resmi olarak girmiş,ama hala yapacak çok şeyi olduğuna inanan, bir kadın olarak yazıyorum bunları...
Bir dakika sonrasında bile ne yaşayacağını bilemeden,en mutlu anlarda en büyük trajedilerin,en trajedik saatlerin içinde bile kahkahaların izlendiği,muhteşem-rezalet karışımı bir oyun-oyuncu paradoksu yaşam...
Kimine çok cömert,kimine çok haris davranıyor...
Kimine tek atımlık barut,kimine barut çuvalı hediye ediyor.
''İnsan kendi şansını kendi mi yaratır,yoksa cenine düştüğü anda şans ya da şanssızlık hücreleriyle tanışır'' bilmiyorum.Ama yaşayamadıklarımdan öğrendiğim en büyük deneyim,''gerçek sevgi'' denen şeyin insanın karşısına sadece bir kez çıktığı...''Mucize'' denen şeyin ise,o sevgiye sahip çıkabilme,yaşamından kaybetmeme yeteneği olduğu...
Şairin tabir ettiği o meşhur yolun yarısına ''3 kelebek takvimi kadar '' kala,başlamadan önce ''uyku'' denen yarım ölüm yolculuğuna,''İnsanın en iyi dostu kendisdir'' sözünün bir yerlerlerine saklanıp,bu sene ilk önce ben kutluyorum benim doğum günümü...
Büyüteci dudaklarıma yaklaştırıp,görebileceği en büyük ''gülümseme''yi hediye ediyorum...
En içten,en katıksız,en büyük ''Hep çok mutlu ol bebeğim'' temennilerini yolluyorum...
Gözlerinin içine bakıp,''Seni Seviyorum'' deme cesaretini gösteriyorum...
31 senelik defterin kapağını en sert şekilde kapatıp,yepyeni bir defter ve sadece mutluluğunu yazabileceği bir kalem hediye ediyorum...
DOĞUM GÜNÜN KUTLU OLSUN GÜLÜMSE,HEP GÜLÜMSE....
(gülümse/Ocak/8/2007) | |