Dest!na ...HüzünLer GüzeLi...
Kayıt: 12.10.2006 Mesajlar: 3.320 Rep gücü: 36 | < ELif Şafak / MahreM >  | |  | | | Mahrem
Elif Şafak
Metis Yayınları “Kırk yamalı tek iplikli kisvesi gibiydi
ayna kırıklarındaki aksi
İpliği çekince dağılacaktı, dağıldığında bile bir aradaydı
Gelişigüzel saçılmıştı
gelişigüzelliğinde bir nizam vardı.
Sonsuzdu zaman, sınırsızdı mekan
Öyleyse bu kalıpta niçin sıkışıp kalmıştı?
Makas aldı ve
İsmiyle mühürlenmiş hikayeyi kırptı;
kırpıkları zamanlara ve mekanlara saçtı.
Bir başka zamanda,
çok çok sonra ya da pek yakında,
Ve bir başka çok mekanda,
Bir daha dönmek üzere bu dünyaya
hemen şimdi yok olmalıydı.” Elif Şafak üslûbu: ‘nev-i şahsına münhasır’
Mahrem üçüncü romanıdır yazarın. Üçüncü aşmışlığıdır klişeleşmiş roman anlayışını. Hapsetmeden kelime içlerine anlamı, sonsuz zaman ve sınırsız mekân mikyasında, hudutsuz mânâ açılımlarıyla döker, içinde biriktirdiklerini. Yuğar motif ve desenlerle rengi de, tutkallayıp parçalanmışlıkları en ummadık yerinden sunar okuyucusuna ‘âlem’ diye. Her kitabında, ayrı gibi görünen aynı alemler mahfuzdur Elif Şafak’ın, kurgusu tanımlanamaz zekâ ürünüdür. Değiştikçe gözlem, özlem değiştikçe gelişen söylem tadını barındırır romanları gözbebeğinde.
Sonu yok dolambaçlı bir labirent gibidir Mahrem. Her cümle grift bir bilmece, her çevrilen sayfa cevabı aranan soru gibidir. Sanki tüm cevaplar en son sayfada vücut bulacakmış gibidir de göz kırpar aheste gelme diye. Halbuki roman bittiği yerde başlayacaktır. İşte tam bitti dediğimiz o anda sondan başa roman yeniden okuyası gelir insanın. Sanki eksik kalan bir şeyler vardır didik didik edilesidir…
Roman; tüm unsurlarının dillendirildiği, her dillenişin bir görmekten ibaret olduğu; konusu itibariyle kelime oyunlarının sık sık karşımıza çıktığı ve hatta aynı kelime öbeklerinin yer yer sanki hafıza dikkatini ölçüyormuşçasına yinelendiği bir dairesel halka... “çocukluğun arka bahçesi vişne eksisi tadındadır.
hatırlamak, bayramlık elbiselerde leke bırakır.
oysa her şeyi unutmak kabildir. iyidir unutmak, göz temizliğidir. insan unutunca ve unuttukça, bir kedi gibi kendi kabahatinin Üzerini Örtebilir. yeter ki hafıza ususun. ne zaman mevsimlerden kış, olanca beyazlığına rağmen kara diye anılacak kadar zorlu geçse, yakacak bulmak için kömürlüğe inmek gerekir. kömürlüğün çıraları, odunları ve kömürleri, hatıralardan mürekkeptir. kolay tutuşur hatıra çıraları; onlar tutuştukça, hafızanın kim bilir hangi vakitte, kim bilir nerede donakalmış damarlarına kan yürür. çıralardan çıkan kesif duman göz yaşartır gerçi ama iyidir ağlamak. ağladıkça temizlenir gözbebeği, arınır. ağladıkça, kireç, katran ve balçık; çalı çırpı börtü böcek ve toz toprak akıtır. akıttığı kömür tozları, savatlanmış yollar çizer gümüşi teninin üzerinde. geceyi andırır. ve ne büyük bir tesellidir gece, nasıl da güzeldir. güzelliğini nakşeder karanlığa, tıpkı bir simkeş gibi sırma tellerini çeke çeke.
çocukluğun arka bahçesi vişne eksisi tadındadır.
tadına bakanın dişleri kamaşır.”
Genel olarak konu; en çok görünen ve gören iki tip insanın hikaye içre hikaye esrarı ile müzeyyen öyküleridir. Bu öyküde bir giz vardır. Beklenir. Mahrem, aşikâr olduğunda hikâyeleri, olayları ve hatta kelimeleri dahi birbirine öyle bağlar ki yazar, başından sonuna kadar ördüğünüz ağ bir anda düğüm düğüm bulaşır. Aslında hiç var olmamış bir, bitmeyen iki’de’dir sobelendiği üç’ün. Efsunu rakamlarında mahrem öykülerin bütünüdür sır. “oysa her şeyi unutmak kabil değildir. göz dedikleri şu hayatta tekmil gördüklerini unutmayı becerebilir de, görüldüğünü bir türlü çıkaramaz aklından. şahitler olmasa geçmişini unutabilir insan.
şahitler varsa iş değişir. çünkü onların her bakışı bir itham, varlıkları unutmaya engeldir.
bu yüzden işte, bir turlu sayamıyordu birden üçe. bir'i bir kenara kaldırmıştı, iki'yi bir kenara. habire savruluyordu ikisinin arasında; eksiliyordu, toplamlarına varamadıkça.”Bir de nazar sözlüğü barındırır roman bağrında. Her kelimenin kapısı görmeye ve görülmeye açılır. Mahremin teyididir tanımlar. Sadece sözlük Elif Şafak’ın kitabı yazmadan nasıl bir ön çalışma yaptığının göstergesi, birikiminin yansıtıcısıdır. "ay çiçeği: ay çiçeği güneşe aşık olunca, gülmekten kırılmış bütün bitkiler. 'güneş gökyüzündeki tahtından bir an bile ayrılmaz. kudretli ve ulaşılmazdır. sen kim, o kim. vazgeç bu sevdadan,' demişler hep bir ağızdan. ay çiçeği sesini çıkarmamış. sevdalı gözlerini dikmiş güneşe; bakmış bakmış bakmış.
uzun müddet hiçbir şeyin farkına varmayan güneş, nihayet bir gün, ay çiçeğinin bakışlarını hissetmiş üzerinde. önce geçici bir heves sanmış ama zamanla yanıldığını anlamış. ay çiçeği öyle inatçıymış ki, güneş tahtını nereye taşıdıysa, yılmadan usanmadan o yöne çevirmiş başını.
derken bir öğleden sonra, artık bu takipten bıkan güneş sapsarı gazabıyla kavurmuş ay çiçeğini. daha ay çiçeğinin üzerinde simsiyah duman tüterken, insanlar akın etmişler olay mahaline. 'yaşasın!' demiş içlerinden biri. 'şimdi ne güzel çitleriz bu aşkı.'
aynı gece televizyonun karşısında acıklı bir aşk filmine gözyaşı dökerken, çitlemişler ayçekirdeklerini."
Sineye damlayan bir kitap. Ama ne kan ne yağ ne göz yaşı ne de su gibi. Bunlardan ziyade bir mum gibi. Damladığı yerde öylece kalıyor ve dönemedikçe bağrından koptuğu sıcaklığa kaskatı kesiliyor. “merak ediyorum arka bahçelerde sırlanmış sırlar, işlenmiş kabahatler, yarım kalmış satırlar kaydediliyor mu satır satır, kelime kelime? bilmek istiyorum bir mahremiyeti var mı insanoğlu-insankızının, insan olmanın? ara sıra da olsa, gözlerden kaçabileceğimiz, görülmekten kurtulabileceğimiz gececil bir an, karanlık bir nokta kadid bir boşluk, belirsiz bir yırtık, ufacık bir çatlak, önemsiz bir kaçak... hani sanki, bit ısırmış, kene yapışmış, tırtıl kemirmiş, sülük emmiş, güve yemiş, gökten düşen üç elmanın birinden kurt çıkıvermiş kadar küçük, küçücük bir mahremiyet var mı bu seyirlik dünyada.”... (Hazırlayan: Hatice Zühâl)
aLıntı | |  | |  | |