| | MÎMAR SİNAN'IN SÜS ODASI
Kitap medeniyetinin asıl unsuru oldugu için, kalem bizde öteden beri saygı ve îtibâr gördü, âdetâ mukaddes bir eşya kabul edildi. Şâirler bu konuda da hikmetli sözler söylediler, nefis şiirler kaleme aldılar. Bu vesîleyle belirtelim ki, kalem, Kur'ân-ı Kerîm'de de başlı başına bir sûrenin adı oldugu için, bütün İslâm Dünyası'nda ve yazı âleminde en büyük hürmeti gördü. Hattâ eskiler, kalemin yazı yazmak için kâgıtla temâsa geçmesini, kalemin secdesi olarak nitelendirdiler.(1)
Hiç şüphe yok ki kalem asıl degerini usta bir hattatın elinde buluyor ve gerçek mahâretini işte o zaman gösteriyor. Hikmet sâhibi bazı zâtların dedigi gibi, kamış kalemin cızırtıları, Kudret Kalemi'nin ilâhî nagmelerini andırıyor. Ehl-i kalemin bu sihirli âlete gösterdigi saygıya bakınız ki, hattatlar hayat defterlerine son noktayı da yine onun vâsıtasıyla koyuyorlar. Bir zamanlar öyle yazı ustaları vardı ki, onlar ömür boyu kullandıkları kamış kalemlerinin yongalarını biriktiriyorlar, cenâzelerinin bu yongalarla ısıtılacak su ile yıkanmasını vasiyet ediyorlardı. Eczâcı Ugur Derman Beyefendi'nin nefis bir yazısından ögrendigimize göre, kalem yongalarını teberrüken saklayan hattatlardan biri de Abdurrahman bin Ali adındaki büyük hadis âlimiydi. Hazret, vefât ettiginde, gasil suyunun, kaleminin ucundan dökülen yongalarla ısıtılmasını arzu ediyordu. Eceli gelip ölünce vasiyeti yerine getiriliyor, gariptir ki, bir hayli kalem kırıntısının daha kaldıgı görülüyor. Bu da o zâtın hayat boyu ne kadar çok yazı yazdıgını, ne derece mürekkep tükettigini -çarpıcı bir tablo hâlinde- gözler önüne seriyor.
Yüzyıllardan beri kutsal bir eşyâ gibi elden ele dolaşan, ceplerimi süsleyen kalem, asıl özelligini ve güzelligini, içinde taşıdıgı mürekkeple kazandı. Kalemlerin gıdâsı diyebilecegimiz bu sihirli sıvının hemen hemen her rengi mevcuttu ama daha çok siyah olanı tercih ediliyordu. Türk el sanatlarının en önemlilerinden birini de mürekkepçilik teşkîl ediyordu. Özel yöntemlerle elde edilen parlak ve koyu siyah mürekkep, çok uzun ömürlü oldugu için Kur'ân-ı Kerîm'ler, Hilye-i Şerîfe'ler, câmilerdeki levhalar bununla yazılıyordu. Kalem efendileri, önemli belgeleri, devlet sırlarını, -kezâ- bu mürekkeple yazıyorlardı. Hatta sonradan silinen mürekkeple yazılan belgeler sahte evrak kapsamına alınıyor, bu yola başvuranlar şiddetli bir şekilde cezâlandırılıyorlardı.
Üçüncü Murat devrinde bunun bir örnegi ortaya çıkıyor; bazı kâtiplerin, silinebilen mürekkeple sahte evrak tanzîm ettikleri anlaşılıyor, adı geçen hükümdârın veziri Sinan Paşa ise bunları birer birer ortaya çıkarıyor. Kimi îdâm ediliyor, kimi kürek cezâsına çarptırılıyor, kiminin de sag eli kesiliyor.(2)
Kaliteli mürekkep elde etmek için hem işin sırrını bilmek, hem de sabırlı olmak îcâp ediyor. Meselâ mumlardan elde edilen isler, Sûdan zamkıyla birlikte mermer bir dibege konuluyor, şimşirden yapılmış bir tokmakla durmadan dövülüyor. Bu işle meşgul olan ustanın tokmagının, dibege en az yüz bin defâ vurması gerekiyor. Çünkü mürekkep ancak böyle bir işlemden sonra kıvâmını bulabiliyor. Ayrıca bu mürekkebe güvercin kanı da katılıyor. Selâtin câmileri denilen padişah câmilerinin etrâfına toplanan bu güvercinlerden biraz da bu maksatla istifâde ediliyor.
İşte hükümdarlara takdîm edilen kıymetli eserler, Mushaf-ı Şerîf'ler, ayrıca içine anber katılan böyle çok kaliteli mürekkeplerle kaleme alınıyor. En büyük ve en meşhur Türk hattatlarından biri olan Amasyalı Şeyh Hamdullah'ın, bu türlü bir yöntemle elde edilen mürekkeple yazdıgı nefis bir Kur'ân-ı Kerîm'i, İkinci Bâyezîd'e takdîm ettigi biliniyor. Bu vesîleyle belirtelim ki, padişah da onun mürekkep hokkasını ayakta tutmak sûretiyle, hocasına gerekli saygıyı duydugunu gösteriyor.
Kaliteli mürekkebin kıvâmını bulması için türlü yöntemlere baş vuruluyor. Ezcümle mürekkep küçük bir şişenin içine konuluyor, en işlek hamamlardan birinin kapısına asılıyor, kapı devamlı açılıp kapandıgı için mürekkep yeteri kadar çalkalanıyor. Ayrıca her yıl İstanbul'dan Hicaz'a giden Sürre Alayları'ndan da istifâde ediliyor, meselâ mürekkep şişesi devenin hörgücüne yerleştiriliyor, şişe sallana sallana Medîne'ye kadar gidip geliyor.
Matbaa Türkiye'ye gelmeden önce -bilindigi gibi- kitaplar el yazısı ile yazılıyor, dolayısıyla mürekkep en fazla tüketilen maddelerin başında geliyordu. Beyazıt'ta, Zeynep Hanım Konagı'nın karşısında bir Mürekkepçiler Hanı vardı. Vezneciler'de mürekkep satılan dükkânlar o zamanlar dolup taşıyordu. Meşhur mürekkepçiler de ayrı bir esnâf grubunu oluşturuyordu. Bu mukaddes sıvı öyle bir ihtiyaç hâline gelmişti ki, bazı hayırsever kimseler, mürekkep vakıfları bile kurmuşlardı. Meselâ İstanbul Soganaga Mahallesi'nin sâkinlerinden el-Hâc Mustafa Aga, vakfiyesinde şöyle diyordu:
Merhum Sultan Bâyezîd-i Velî imâreti kapusu pîşigâhında (önünde) be-her hamîs (her Perşembe) günü, bir adama vakfiyeden mürekkep verilip, bir emîn kimse, tâlibînin devâtına (isteyenlerin divitlerine) kifâyet edecek kadar mikdârı tevzî' ve taksim eylediginde mukâbelesinde rûhuma duâ taleb ede.(3)
Yaptıgı minâreler zarif kalemleri andıran Mîmar Sinan da, kendine mahsus bir yöntemle yazı medeniyetine katkıda bulunuyor. Şöyle ki:
Eskiden câmiler koca koca mumlarla aydınlatılıyor, Süleymâniye Câmii'nde de bine yakın kandil bu maksatla kullanılıyordu. Ve hârika bir buluştur ki, yüzlerce mumun ve zeytinyagı kandilinin çıkardıgı yogun is, ne kubbeyi ne de duvarları kirletiyordu. Dâhî mîmârımız, bu muhteşem mâbedi inşâ ederken, Haliç kapısının üstüne bir menfez (odacık) yapmıştı. İsler hava cereyanın da etkisiyle, işte bu menfezde toplanıyordu. Medrese talebeleri veya mürekkep ustaları geliyorlar, bu isleri mürekkep yapımında kullanıyorlardı. O zamanlar bu menfeze is odası veya süs odasıdeniliyordu. | |