| | Durup doyasıya seyretmediği gün dünyası kararıyor, işleri dahi yolunda gitmiyordu. Hasretten yüreği kafeste olan kuş gibi sıkılıyordu. Kimseyi görmek, kimseyi dinlemek istemiyordu. Elana’nın her bakışı aklını başından alıyor, sözleri esrarengiz bir gelecek vad ediyordu. Dağlara çıkıp bağırası geliyordu.
“Ey dağlar, ey kayalar, ey güneş duymadık demeyin. Ben Elena’yı seviyorum.” Her şey gönlüne bir başka gözüküyordu. Dünya yaratılalı beri, sanki hep öyle güzel, öyle aydınlık ve tozpembe geliyordu.
“Bir ömür seni bekledim. Yanındayken bile seni özlüyorum. Seni beklemek için şafağın sökmesini beklediğimi bir bilseydin? Her şeye senin bakışın sinmiş. Sakladığım resmine bakıp seni öpüyorum. Ayrılıklardan sonra seni gördüğümde sevinçten ağlamak, heyecandan konuşamaz oluyorum. Şaşkınlıktan elim ayağım dolaşıyor” diyordu.
Elena’nın Moskova’ya giderek, Taşkent’e evli olarak dönmesini bir türlü kabullenememişti. O günden beri ne yaptığını, ne yapacağını bilemez olmuştu. Her geçen gün, biraz daha hırçın biri olup çıkmıştı. Elena’yla ilişkisi onun bunun diline düşmüştü. Okulda, gazetede hatta sokakta bile; konuşuluyordu. Bu doğrudan kendi kulaklarına da gelir, duyar olmuştu. Elena’nın kocasının bir telefonu, Müdür Beyi harekete geçirmeye yetmişti. Müdür seni çağırıyor dedikleri zaman; suç işlemiş gibi hissetti kendini. Daldığı hayal aleminden uyandırdığı için, müdüre de, çağırana da içinden ağır sitemler, kahırlar gönderdi. Ağır aksak kalktı, müdürün odasına gitti. Müdür:
“Çağırmasam semtimize uğradığın yok! Neden çağırdığımı anladın mı?”
“Evet!”
“Ne olacak şimdi?”
“Bilmiyorum!”
“Bilememen en kötüsü… Hafife almaya gelmez. Akıbetin kötü olur. Kocası hiçbir şeyin peşini bırakmayan biri... Gençlik hevesi desek… o kadar gençte sayılmazsın.”
“Seviyorum. Ne yaptığımı bende bilmiyorum.”
“Çocuk değilsin. Ciddi şekilde düşünmen gerek. Yüksek tahsilli kızlar bile senin için can atar. İstersen köyünden adem eli değmemiş bir kızla evlen. O bir başkasının karısı olduğuna göre… Başına bela mı alacaksın?”
“Sevmediğim bir kadınla evlenip onu mutsuz etmeye ne hakkım var?”
“Bende severek evlenmedim ama krallar gibi yaşayıp gidiyorum. Üstelik beşte çocuğum var…”
“Onsuz hayatın bir anlamı yok ki!”
“Yazdığın yazıları okuyorum. Yazdıklarından anlaşılıyor. Ancak, seven insan böyle şeyler yazabilir… Sıradan yazılarının bile destansı havası var. Bazen sana imrenmiyor da değilim. İnsan yaşadı mı kara sevdadan geri olmamalı… Kara sevda herkese nasip olmaz!”
“Kaderden kaçış olmazmış…”
“Ama, kader de insanın kendi elinde…”
“Ben öyle sık dokuyup sık eleyen biri değilim. Kimi seveyim? Kiminle evleneyim? Pek planlar yapmam.”
“Gözün başka bir şey görmüyor!”
“İstiyorsanız çeker giderim.”
“Acele etme… Seni sevemeseydim söylemezdim. Bilirsin ki, kavgaların çoğunluğu birbirilerini deli gibi sevenler arasından çıkar. İnsan gençliğinde birçok şeyin hesap kitabını yapamıyor. Aşkla kabiliyet yan yana da yürür. Seni tenkit etsem bile, bir gün seninle çalışmış olmaktan gurur duyacağım. Öyle insafsızlar var ki, binlerce iyiliklerinizi görmezler de bir kaşık suda fırtına koparırlar. Hatta iftira bile edebilirler. Bahtsızlığından hoşlananlara, ayağınızın kayışı bile hoş gelir. Aşk ağacı his ve duygularla beslense de, kökleri akıldan kuvvet alır.
İnsanların kalitesinin bozuk olduğu yerde, sevgi ve saygı da ortadan kalkar. O cemiyette maddi ve manevi kalkınma olmaz. Yarınlarını karanlık görenleri suyun başında bulundukları dönemlerde küplerini doldurma yoluna bakarlar. İşlenen cinayetlere ortak olanlar, mecburen cinayet belge ve delillerini saklamaya yardım ederler. Güvensizlik ve korku bir araya gelince ihanet kaçınılmaz olur. Arkasında dağı olanın, yüreğinde taşı olur. Dağları korumak için tepeleri muhafaza etmek gerekmez mi? Yanlış yerde yürümek, insanın hayata bakışını olumsuz yönde değiştirdiği gibi maneviyattan da uzaklaştırmaz mı? 'Yiğit adam kendisi için doğar, başkası için ölür. İyi adamın başı beladan kurtulmaz' derler.”
Bir süre daldı. Müdürün ne söylediğini duymaz olmuştu. “Seni severim. Konuştuklarımız da aramızda kalsın.” Sözünü bağlamasıyla kendine geldi.
Okul müdürü nasihatle karışık ihtar çekmişti. Bu ise yüreğine hoş gelmese de, pek aldıracağı da yoktu. Düzenli olarak; haftalık gazete ve aylık dergilere de yazılar yazıyordu. Elena ile duygusal bağları olmasına rağmen; o, kendi ırkından biriyle evlenerek sevdasına ihanet etmişti. Onunla yaşadıklarını hatırladıkça, ona olan aşkına, duygularına söz geçiremiyordu. Yaşı ilerlemesine rağmen; hala bekardı. Mavi gözlü, sarışın, güzel bir kadın olan Elena da aynı okulda dil derslerinde öğretmenlik yapıyor veya öyle gözüküyordu.
Elena’nın işi bırakmasının üzerinden birkaç ay geçmiş ve bir de oğlu olmuştu. Gerçek babası kimdi? Kim bilirdi ki… Artık okula da gelemeyecekti. Kocası her ne kadar ticaretle uğraşıyor gözükse de, polütbüro da; iyi bir nüfuza sahip biri olduğunu bilmeyen de yoktu. Görüşemez olmuşlardı. Elena’nın pencersindeki saksılarında ki güller; kaç kez tomurcuk çıkardığını, artık saymaz olmuştu. Saçak altındaki kırlangıçlar yavrularını yuvadan uçurduğunda ise gün, güze geliyordu. Hep birlikte yok olmuşlar, güneye sıcak memleketlere gitmişlerdi. Karlı tepeler gibi uzak aşkı, hicran ve azap vermeye devam ediyordu.
Elena’yla geçen Moskova’da okul dışı kaçamaklarını, Kırım’da yaptıkları yaz tatillerini, yedikleri Semerkand’ın hüseyni pidelerini, Yedisay’ın kazıları(sucukları)nı, Harezm’in şekerparelerini hatırladı durdu. Edebiyat fakültesine giderken; o filolojide okuyordu. ‘Yaşlılık günlerinde hatırlamaya değecek şeyleri gençlik günlerinde becermek. Sen öldükten sonra isterse kelle paçanı pişirip yesinler. İnsan gördükçe göresi, yaptıkça yapası gelir’ diye anıp duruyordu.
Akyar dağına içini çekerek bakıyordu. Ay dağ arkasında sini gibi yükseldiği günlerde köyden okumak için çıkışını ve lekelenen sevgilerini, eşi ve benzeri bulunmayan Aybala’yı düşlediği geceleri hatırladı. Verdiği sözlere, yaşadığı duygularına, yaylalar çiçeğe durduğu günlerde sevdasına kar yağıyordu. Gözüne hoş görünen şeylerin sihirli güçleri, zaman içinde yok oluyordu? Gözüne dünya dar gelemeye başladı. Duvarda asılı duran ‘bir meçhul güzel’ tablosuna takılıp kalmıştı.
Takibe ve iftiraya uğradı. Bir yığın sıkıntı ve mihnetten sonra meslekten men edilerek kapı dışına konmuştu. Yapacağı, yapabileceği bir şey yoktu. Doğduğu, büyüdüğü yerlere gitmek istiyor, utancı buna mani oluyordu. 'Kendimi belki biraz toplarım'diyerek köye dönmüştü. Uzayıp geçen yılları, beklediği halde gelmeyen haberi, sevgi ve sevdasına sahip çıkmayan birini beklemye tahammül edemedi. Ailesine, yakınlara direndi de, sevdiginin ihanetine dayanamadı. Aybala köyde gözyaşları içinde evlenmiş, geride kalan yıllar ona üç de çocuk hediye etmişti... Geri dönmüştü ama artık o da yoktu. Elleri bomboştu... Ne Aybalası, ne de Elena kendine yar olmuştu. Aybala'nın saf ve temiz aşkına olan ihanetin gazabına uğramıştı. Bir yanda kirlenmiş sevgileri, bir yanda o güzel kız, yürekler yakan kız, sevdasına göz yaşları dökmüştü. Zaman, Aybala’yı, bir başkasının kolları arasına salmıştı. Yüreği yangın yeri olmasına rağmen… El değmemiş sevdalar yaşamasına rağmen… Dere kenarında yanında çocukları ve kaynatası olan Aybala ile karşılaşmıştı. Aybala’dan doğan o çocuklar, kendinin olabilirdi. Zayıflamıştı. Bakımsızdı. Ama hala bir saf, temiz dağ çiçeğinden farkı yoktu. Geçen günlerine, onu ihmal edişine, ona ihanet edişine, ondan daha çok kendine acıdı. Ama o bunu bilmiyordu. Onunla evlenmediğine bir değil, bin defa hayıflandı.
Selam verdi. Yakın bir kayaya oturdu. Kayn atası çocuklara bilgiler aktarıyordu. Bunları çocukluk yıllarında kendisi de öğrenmişti. Buluta bakıp havanın nasıl ocağını... gölgeye bakıp saatin kaç olduğunu anlardı. Akan derenin suyu çoğalsa, hava ılık geçeçeğini ve tomurcuklar fırtına olmasa bile düşeceğini bilirdi. Bunun bir yağmurun habercisi oluduğnu... Rüzgar eserken dallardaki yapraklar sağ taraftan başlayarak yere düşerse de yağmur alameti olduğunu... Kuru bulut alçaktan geçerse de yağmur alameti olduğunu. Suyun yüzü tomurcuklansa da yağmur çok yağacağını... Ne kadar kar yağarsa yağsın vişne yapraklarını dökmedikçe kış gelmiş sayılmayacağını... Güz başında şiddetli bir yağmur yağasa, bir ay-kırk gün hava kuru geçeceğini... bilirdi. Buna da ‘hava çocuk düşürdü’ derlerdi. Ne diyeceğini, ne söyleyeceğini bilemedi.
“Aybala yüzün gülmüyor.”
“Evinde dirliği olmayanın sokakta yüzü mü gülermiş?”
“…”
“Sevdasına kar yağan biri nasıl güler, nasıl mutlu olur? Hele bunu senin hiç mi hiç sormaya hakkın yok!” Duygulanmıştı. Aybala’nın yanaklarından sessiz akan gözyaşları göğsü üstüne damlıyordu. Koca adam olmasına rağmen eli ayağı birbirine dolandı. Dudakları kurudu. Yutkunmak istediyse de boğazına bir yumruk durmuştu sanki…
Köyünde eskilerden aradığı hiçbir şey yoktu. Ne o eski insanlar, ne eskilerin neşesi, ne dirlik ve ne de düzen vardı. Köy her geçen gün biraz daha viraneye dönüyordu. Şu veya bu sebeple şehre gidenler bir daha köye, geri dönmek istemiyordu. Ne Aybala, ne de Elana kendine yar olmamıştı. Her şeyini kaybetmiş olarak; akşamın alaca karanlığı içinde, hem gözlerinden ve hem de yüreğinden sevdasına yağan karları eritmek istercesine ağlıyor, ağlayarak yürüyor, şehre doğru gidiyordu. | |