Aşkın ömrü, yaşamın sebebi, huzurun yolları. “İşte geldik gidiyoruz şen olasın Halep şehri” diye bir söz vardı, yaşamın hızlı geçişini, bizleriz çekip gitmemize rağmen kalan şeylerin olduğunu anlatan güzel bir sözdür. Eskiden sık kullanırdım, uzun süredir kullanmıyordum bu sözü, uzun zamandır aynı yerlerde dolaşmışım demek ki. Yer değiştirmemişim, iş değiştirmemişim. Çok mu durağan kalmışım şu son on yıldır acaba. Durup beklemediğim halde, kalkıp gitmemişim de. Beden yer değiştirmese de, düşüncelerin yer değiştirmesi de “işte geldik gidiyoruz şen olasın eski düşünceler” şeklinde bir sözle veda etmeyi gerektirir mi? Hangi düşüncenin tamamı beni kendinde tutabilir ki, fanatik yapabilir ki? Çok zor, düşünceler, felsefeler de kıvırtıp durdukça, beyin de kıvırıp durmaz mı? Bu beyin o nedenle boğum boğum değil midir, her boğumunda eski düşünceleri boğsun öğütsün diye.
Sabah kalktığınızda her şeyi yeniden öğrenmeye başlayan bir insanın öyküsü anlatılıyordu. Her sabah karısına yeniden aşık olmak için çaba gösteren, onu ilk kez tanıyormuş gibi davranan adamın öyküsü. Güzel bir şekilde filme almışlardı. İşte bitmeyen aşk isteyenler için güzel bir çözüm. Sonsuz veya ölüme kadar sürecek her gün aynı kişiyi kendine aşık etmek için çaba göstermek, yatıp uyuyunca unutmak ve unutmuş vaziyette uyanmak.
Yaşamın süresi, ölüm olduğu sürece, sıfıra yakındır, çünkü geldiğimiz noktada sanki geçmiş yaşanmamış gibidir, ve geldiğimiz noktaya hangi hızla geldiğimizi anlamakta güçlük çekeriz.
Bu kadar kısa ve olmayan bir yaşam için ortaya koyduğumuz çaba şayanı takdirdir bence. Bu hırs, bu ihtiras, yaşam olsaydı veya ölüm olmasaydı ne boyuta ulaşırdı acaba.
Hayat yok aslında, ölüm var. Hayatı anlamak yerine ölümü mü anlamak lazım acaba? Çünkü asıl olan ölüm bu evrende, biz asıl olanı bırakıp tali olanla cebelleşiyoruz.
Ölümden gelip, ölüme giden uzun ince bir yolda, yeni ölümler, hızlı ölümler keşfediyor insanlık. Sanki yaşam varmış gibi, ölümü icat edip duruyoruz. Alet kullanmaya başladığımızdan beri, tekli ve toplu öldürme araçları icat ederek tabiatın gerçekliğine yardımcı oluyoruz.
Olmayan hayatta çok yer değiştirip, çok lezzetler tatmak belki ölüm gerçeğinin ağırlığını üzerimizden alabilir. Çünkü yaşamak ve yaşam başlı başına bir hediyedir, dünyaya gelmeyi, insan olarak şekillenmeyi beceren sperm ve yumurtaya. Çünkü bu ödül, olmayan bir yaşamın şekillendirilebilmesi için haz ve acı ile doldurulmuş bedenler ve bunu kontrol edecek beyinler arasına katıyor bizleri. Herkes genlerinden ve yaşadıkları yerlerden kazandıkları beceriler ile hem kendi huzur dünyalarını, hem de kendilerinden sonra geleceklerin güvenli dünyalarını oluşturmaya veya tersini oluşturmaya çalışıyorlar. İşte burada olmayan hayattan en fazla mutluluğu almak önemli. Ve bu her insan için farklı ihtiyaçların karşılanması demektir. Olmayan hayatta çıngar bu nedenle çıkıyor, farklı ihtiyaçların tam
doyurulamamasıdır çıngarın kök nedeni. Bunu düzeltebilecek, kaynaklara ve anlayışlara sahip olmadığımız için, olmayan hayat hiç çekilmez hale geliyor.
Temas (contact) filminde “eğer yaşam sadece dünyada ise, bu evren çok büyük bir alan kaybı” diyordu filmin kahramanı. Hayatın yalnızca bize verilmiş bir hediye olmadığı belli de, nerelerde olduğu meçhul, ve sınırlarımız başka hayatları görmeyi engelliyor, onu yalnızca kurguluyoruz. Ve hata bu olmayan hayatı o denli sevmişiz ki ölümü de hayata dahil edip, ölümden sonraki hayatlar üzerine hayaller kuruyoruz. Bildiği hayatı gerektiği gibi yaşayamayan insana ölümden sonra hayat verilse onu da eline yüzüne bulaştırmaz mı dersiniz? İnsan kendine sunulan bu dünyasal yaşamı alt üst ediyor, cenneti, cehennemi ne hale getirir acaba? Hiç düşündünüz mü?
Aşk, ölüm derken, insanın olduğu yerde huzurun olmayacağı gibi bir kural mı çıktı ortaya? Veya huzuru kaçıran mülkiyet midir? Mülkiyet olmayan bir dünya nasıl olur? Bunu tasarlamak, anlatmaya çalışmak ne kadar zor. Düşünün hiçbir şeye sahip değilsiniz ve sahip olma arzu ve hırsınız da yok. Sadece karnımızı doyurmak için çalışmak yetecekti. Hasta olunca ya ölecektik, veya yan komşunun bize verdiği otu yiyerek iyileşecektik. Beynimi zorluyorum mülkiyetsiz bir dünya kurgusu için. Merakımızı ne ve neler artırırdı? Kuşun niye uçtuğunu merak eder miydik? Tekeri icat edip yer değiştirmeye bir sebep kalır mıydı? Masum insanlar olarak yaşar ve ölürdük. Mülkiyet masumiyeti mahvetti mi demek lazım, mülkiyet yoksa akla gerek yok mu demek lazım?
Aklın okyanusuna yelken açtıkça, ortak anlayışlı bir huzur düzeninin mümkün olmadığını, böyle bir limanın hep ufukta kaldığını görüyorum. Ufukta kalan limanlara götüreceğim diyen kaptanların gemilerine binmek deniz ortasında mahzur kalmak demek. Veya ufka ulaşmak için umut yolculuğuna çıkarak mutlu olmak demek. Başkasına zarar vermeyen her hayat şekli kutsaldır. Bu düşünce, hayatların korunmasını gerektirir, çünkü yok olacak ve belki şu anda düşünürken yok olan şeyleri, yok etmek yanlıştır. Çünkü süresi sıfır olan bir yaşam ne kadar yaşanılırsa yaşanılsın hiç yaşanılmamış gibi olacaktır.
Bir insanın bilincine ulaşmadığınız sürece o yaşıyor sayılır mı? Diyorlar ki, bir insan adını en son söyleyen öldüğünde ölür. Adını iyi veya kötü diye andığımız onlarca insan yaşıyorlar mı şimdi. Yaşadıklarını biliyorlar mı? Bilinçlerine ulaşabiliyor gibi düşünmek bizi rahatlatıyor. Ölüden güç aldığımız anlar ne kadar çok. Nekrofil( ölü sevici) olmak böyle bir şey. Yaşıyor dediğimiz anlarda insan kıymeti bilmemek. Öldükten sonra “sen olsaydın” , “sen ne büyüktün” demek, “kör ölünce badem gözlü olur “ demek nekrofil toplumların davranışlarını yönlendiren sözlerdir. Oysa her yaşam, başkasına zarar vermeyen her yaşam kutsaldır ve yüceltilmelidir gibi canlı sevici davranışlar zor mu geliyor?
Sevdiğinizi söyleyin, sarılmak istediğinize sarılmayı geciktirmeyin gibi sözlerin altında yatanlar, yaşamı sevmenin, yaşayanı sevmenin sonucudur. Olmayan yaşamın tuğlalarında sevginin çok olması belki yaşamı sahiden var edecektir. Denemek çok zor olmasa gerek.
Özlediğiniz her şeyi seviyorsunuz demektir. Onlara sevdiğiniz zaman zaman söyleyin, kaybedeceğiniz bir kelimenin yerini binlercesi dolduracaktır.
Çünkü “işte geldik gidiyoruz, şen olasın yaşam” gibi bir sözle gerçeğe doğru gitmek ne güzel olur.