| | --------------------------------------------------------------------------------
ÇOK SADE BİR HİKAYE
Şimdi size çok sade bir hikaye anlatacağım.
Ne anlatan için anlatması, ne dinleyen için anlaması zor olacak bu
hikayenin:
Ne büyük anne ne büyük baba tanımıştı masallarda ya da hayatta olduğu
gibi ki kendisine bir şeyler öğretilsin. Ama iklimi munis sözü gerçek biri o
henüz küçücük bir çocukken söylemişti:
Hava soğuk, su soğuk ve yatak sıcacıkken ve uyku kollarına çağırırken
seni; sabah namazına kalktığına yarın ruz-i mahşerde, yatak tanıklık
eder, yorgan tanıklık eder, su tanıklık eder.
Oysa hayat onu, tanıklıkların yabancı dilden giren sözcük listeleriyle ifade
olunduğu bir metropol uygarlığının kollarına bırakmıştı. Hep o bildik
cümle. Plastik kredi kartları. Artık betonarme bile olmayan çok ama çok
katlı binalar. Bilgisayarlardan da öte teknolojiler. Hayata kablolarla bağlı
bir yaşam. Hayata sorsanız ki her şeyin sorumlusuydu, o da sorumsuz
olduğunu söyleyecekti. Görünürde alabildiğine genişlemişti yaşamı.
Görünmezde alamadığına daralmış. Sıkışıp kalkmıştı. Nefes almasaydı
ölecekti. Nefes almadan yaşamayı öğredi.
O kadar ki gökyüzü artık daraltılmış bir alandı.
Yıldızları saymak artık çok kolaydı.
Çünkü kentler aydınlık ve yıldızlar öylesine azdı. Zeytin ağacı. İncir dalı.
Gül yaprağı. Papatya tortusu. Toprak kokusu. Sardunya. Su.
Uzak bir rüyaydı.
Rüyaları olmadığından olacak uykusuzlukları başladı. Gece terlemeleri.
Oysa çok imkanlı ve çok yenilikli sağlık ünitelerinin, çok bilmiş doktorların
denetiminde biliyordu ki hasta değildi. Sorular sordu sonra, görünürde
soru sormasına neden yokken. Neden, diye sordu. Neyim ben? Nereden
geldim? Nereye gideceğim? Ne? Ne? Ne? Ne çok N ile başlayan soru
vardı. Ve N, ne çok geometrik hesapların dik başlılığına terk edilmiş
çizgileriyle ilk bakışta görkemli ama ne sert ve acı ne acımasızdı.
Sentetik elyafın sıcaklığında ısıtılmış yatağında bir sola bir sağa dönüp
durduğu uykusuz gecelerin birinde. Yapayalnızken. Bir avuç uykuya avuç
açmışken. Gecenin sessizliğinde. Gecenin sabaha döküldüğü yerde.
Birden. Üst kattan gelen sesler dikkatini çekti. Önce suyun sesi,
mahremiyeti ihlal edilmiş katlar arasında. Sonra iki diz’in sanki, sanki
sonra bir alnın yere dokunması, yere kapanması gibi. Yaşlı bir beden
olmalıydı bu. Bir anlam veremedi önce. Sonra bir gece, iki gece, üç gece.
Anlamını bildi.
Öyle oldu ki, uykusuzluklarının, gece terlemelerinin arka plan nedenleri
ortadan kalkıp da plastik bir uygarlıkta huzur dolumlu uykuları kendisine
döndüğü zamanlarda bile. Artık vakit gelince kendiliğinden uyanır ve o
sesleri bekler oldu. Bir tür refakat duygusu. Önce su.
Gecenin bu vaktinde kendisi gibi ama kendisinden bambaşka bir
uyanıklıkta olan, görmediği bir gövdenin hareketlerini izlemeye başladı.
Ne biliyorsa, ne kadarını biliyorsa hatırlamaya, okumaya ve boşlukları
doldurmaya çalıştı. Ama hiç yerinden kalkamadı. Hava soğuk ve yatak
sımsıcaktı. Oysa insan, istediği kadardı.
Her gece uyku ile uyanıklık arasında süre gitti bu refakat.
Biri sentetik yatağında huzursuz ve uykusuz, diğeri uyanık iki kişi.
Aradan çok zaman geçti. Kalbin uyanmasına, bedenin bile değişmesine
yetecek kadar çok zaman.
Bir gün. Günün geceden sıyrıldığı bir zaman. Yani o zaman. Refakat anı.
Kulak kesildi. Su sesi bir alt kata inmedi. Ne bir ses ne bir hareket. İçi
sızladı. Uyuya kalmıştır, dedi. Gidip kapısını çalsam. Uyandırsam.
Vazgeçti. Hava soğuk yatak sıcaktı.
Bir gece. Üç gece. Beş gece. Çıt yoktu.
Neden sonra duydular. Kapıcının sayesinde buldular. Su her zamanki gibi
soğuktu.
İçi sızladı adamın. Yalnız ve yaşlı bir kadın. Yaşamı gibi ölümüne de
refakat edecek kimsesi olmamıştı. Hava soğuk, yatak sıcacıktı. Kalktı. İlk
kez soğuğu duymadı. Gökyüzüne en yakın olabileceği yere, balkona çıktı.
Çelik kolonlarla sağlamlaştırılmış kente doğru baktı. Sonra başını kaldırdı,
yıldızları saydı. İçi sızladı, hem nasıl sızladı.
Onun, dedi, her sabahın geceden sıyrıldığı anda uyandığına ve sıcacık
yatağını terk ederek soğuk suya koştuğuna; yatak tanık, yorgan tanık,
yastık tanık. Kabul edersen tanıklığımı, dedi, şu aciz beden tanık.
……
Bir alt katta genç bir üniversite öğrencisi, gecenin o vaktinde şiir yazmak
için gamlanıp duruyordu. Birden, mahremiyetleri ihlal eden bu çok katlı
ve kendi zenginliğinde yoksul binada, bir üst kattan gelen su sesiyle
irkildi. Sonra sanki iki dizin ve sonra sanki bir alnın zemine hafifçe
dokunması sesi. Orta yaşlarda bir gövde olmalıydı bu. Önce bir anlam
veremedi. Sonra bir gece, üç gece, beş gece… Çok sade bir hikayeydi.
Nazan Bekiroğlu-Mor Mürekkep | |